Alanya, Fotoğraf Makinalarımdan Ne İstiyorsun ?

Günlerdir evde deli gibi osmo kameramı arıyorum, yok. Çantalarıma, ceplerime baktım, karavana indim baktım, yok. Son umudum arabada olması. Orada da yoksa gitti yine makinamla fotoğraflar.

Yine diyorum, zira bundan 25 sene evvel Can,  Kürşad ve ben gitmiştik Side'ye. Alanya'yı gezmiş dönerken yol kenarında denize girelim demiştik. Deniz de sahil de kötüydü, yarım saat olmadan geri dönmüştük ama bir baktık ki arabadan bir çantamız çalınmış. Her şeyi de o çantanın içine tıkmıştık. Güneş gözlükleri, mp3 çalar, babamın praktika marka fotoğraf makinası ve dört  gün boyunca gezdiğimiz her yerin fotoğraflarının olduğu filmler. Babacığım gıkını çıkartmamıştı çalınan makinasına ama bizim için Alanya pek kötü kaldı hatıralarımızda. Köprülü Kanyon, Aspendos, Side, Alanya, Manavgat, gezdiğimiz her yerin fotoğraflarının gitmesi de ayrıca üzücüydü. Tek şansımız cüzdanlarımızın o çantada olmamasıydı. 

İşte şimdi de yok makina. Bit kadar bir şey, umarım bir köşeye sıkışmıştır arabada. Aile fotoğraflarımız hep ondaydı. Malum geniş açı çektiği için ben onu selfi kamerası olarak kullanıyorum. Hem biz hem de arka plândaki her şey çok güzel gözüküyor. Neyse ki en azından şu karavandan çıkma videosunu yüklemişim telefonuma. 

Konuyu değiştireyim.

Günlerdir çamaşır yıkıyorum ve bir dargın bir barışık havada kurutmaya çalışıyorum. Ormanda kamp yapınca her yerimiz toprak oldu. Sandaletleri bile makinaya attım. Terlikleri omolu suya bastım. Daha karavana inmedim, oranında sıkı bir süpürülmeye ve hatta halısının silinmesine ihtiyacı var. 

Can dün arızalarını tamir etti.

Mover çalışmıyordu dönüşte, elle itmek zorunda kalmıştı bizimkiler. Aküden çıkmış kablosu ama onu bulana kadar bütün depoyu boşaltmak zorunda kalmış. 

Akümüz bitmişti kampta, şarjda unutmuş Can bir şeyi . Dolmuyordu yeniden. Neyse yola çıkmadan önce dolmaya başladı.

Ocak çalışmadı. Ben söküp bakmıştım ama o bir parçasını daha söküp oradaki pislikleri temizlemiş. Çalışıyor şimdi dedi. Tabi kendi gözümle görmem lâzım zira gitmeden önce de çalışıyor demişti, bir cezve suyu iki saatte kaynatabilecek şekilde yanıyordu :/  Küçük tüpümüz vardı, sorun çıkmadı ama içerideki ocak gerçekten çok pratikmiş, dışarıdaki tüp çık dışarı gir içeri yaptırdığından yorucu oldu. Neyse ki Can'ın ablası da bizimle kaldı kampta da bana yardım etti. 

Kamp alanını,Köprülü Kanyonu, Manavgat Şelalesini (aman sakın gitmeyin ,  yani alış veriş için ya da kafe için gidin isterseniz de şelale içi girmeyin),  Alanya Kalesi'ni, Kızıl Kule'yi, Tersane'yi,  Alana Arkeoloji Müzesi'ni anlatacağım. Müze kartı aldım uzun zaman sonra yaa, bu sene her ay en az bir müze gezmeyi hedefliyorum. 



Hazır hakkında yazmışken Manavgat Şelalesi'nin tek fotoğrafını da koyayım da aradan çıksın. 

7 lira verip içeri giriyorsunuz, bilimum dondurmacı, kafe, hediyelik eşya dükkânı arasında şöyle bir teras var ve şelaleyi bu noktadan görüp fotoğraf çekip çıkıyorsunuz. İşte bu kadar :(

Şimdi gidip çamaşırlarıma bakayım, kurumuşlar mı?  Neyse en azında kalorifer yanmaya başladı da evde kurur bari.

Elli Bir Bebeğim. Yolun Yarısı Diyelim Biz Buna :D


Yürüyüşten dönüp kendimi koltuğa attım. Oğlanlara kahvaltıyı bu sabah bana hazırlarsınız artık dedim :D Biri sofrayı kuruyor, diğeri sucuklu yımırta pişiririyor. Metehan'a babanı da kaldır da domatesi de o doğasın diye akıl verdim. Üç erkekle yaşayınca bilgisayara komut verir gibi vermezsen error veriyorlar zira,  far görmüş tavşan gibi kalakalıyor benimkiler :D

Şimdi Can kalktı, bana şımarık bir doğumgünü çocuğu görüyorum diyerek geçiyor yanımdan.

Eee,  olucam tabi.


İyi ki doğmuşum :)



Ve bu güzel fotoğraf da bu sabahtan. 

Anne olma günün kutlu olsun anneciğim.  

Eve Dönüş







 Dün sabah... 

Daha dün sabahın altı buçuğunda kalkıp bu fotoğrafları çekmiştim. Yedi buçukta hamakta sallanıyordum. Sekizde kendimi denize atmıştım.

Bugün yağmurlu bir sabaha uyandım. Çiçeklerim solmuşlar, onları suladım. Çamaşır makinası doldurdum. Çöplerimi pazar arabasına doldurup pazara giderken camları kumbaraya, kutuları geri dönüşüme attım.

Mangal yapılmasından bıkmış bünyem sebzelere saldırdı. Bir de lüfer gördüm, ağzım kulaklarımda.

İnsanın en büyük zenginliği harika bir tatilden döndüğünde özlediği bir evi olması sanırım.  Yapacak çoook işim var ama olsun. Hepsi bir bir biter.

Hepinize iyi pazarlar. Paylaşacağım çook şey var, tatilde Bilgiç bir hafta boyunca toplamda on beş dakika girdiği denizde telefonunu mayosunun cebinde unuttuğundan hep beni telefonuma el koyup internetimi de bitirdiğinden ancak şimdi gelebiliyorum buralara. 

Öptüm sizi.

Fethi Karamahmudoğlu 07.10 .1942 - 07.10.1999


 Denizi çok sevmemin nedeni gözlerin mi acaba baba?  Seni her düşündüğümde içimi sıcacık yapan,  sevgi dolu gözlerin. Mavinin her tonunda dolaşıp içimize işleyip bizi sarıp sarmalayan.

Kimi dalgalı kimi sakin,  ama her daim yüreğimize uzanan mavi bakışların mı acaba beni denizin delisi yapan. 


Yanımızda olsaydın yetmiş dokuzuncu yaşını kutlayacaktık bugün. Dün bize "bana kaç yaşımda olduğumu sorun" diyecektin. Yetmiş sekizin tadını son bir kez çıkartmak için. Sana hediye seçme telaşına düşmüş olacaktım ,  bir de onun ne olduğunu anlayamayacağın şekilde paketlemeye çalışacaktım.


Ah babacığım, onun yerine yirmi iki sene önce,  yine bugün sana veda etmiş olmanın hüznü var içimde. Yirmi iki sene, dile kolay. Yirmi iki sene.  


Ama nasıl dipsiz bir derya ise sevgin, ben onca zamanı senin gözlerine bakıp sevildiğimi hissederek geçirdim. Onca zamanı senin akıllı kızın güzel kızın olduğumu bilerek, ne aklımdan ne güzelliğimden hiç şüphe etmeden geçirdim. Onca zamanı yanıbaşımdaymışsın da sarılmışsın sıkı sıkı gibi geçirdim.


Bugün senin doğumgünün. İyi ki doğmuşsun, iyi ki benim babam olmuşsun. Birlikte geçirdiğimiz yirmi dokuz sene tüm ömrüme yayılıp beni sarmaladı. Senin kızın olmaktan hep gurur duydum. Ünlü bir sanatçı olduğundan değil, harika bir baba, harika bir öğretmen, harika bir insan olduğun için.

Kaç kişinin kırılan şişeleri bile tamir edebilen, ona oyuncaklar yapan ,  bıkmadan  usanmadan anlatan, öğreten, seven, öpen, koklayan babası vardır ki. 


Seni çok seviyorum.


Küçülmek

Küçük anların tadını çıkartıyorum derken kendimi büyük mutlu anlardan alıkoyuyor olabilir miyim diye düşündüm yürürken. (Hâlâ da yürüyorum unutmamak için yazmaya başladım.)

İçimde hep şimdi başıma ne gelecek duygusu var. Çok şükür gelen büyük bir şey yok,  ufak tefek şeyler. Ama başa çıkma kapasitem düştü sanki iyice. 

Migros'un park yerine bıraktığım arabayla oradan çıkmaya çalıştığım gün gibi. Daracık bir yerdi ve ben geri ileri alıyordum sürekli, yapmam gerekeni de biliyordum ama oraya sıkıştım, bir adam halime acıyıp bana "gelgel"  yapmasa sonsuza kadar oradan çıkamayacaktım sanki. İşte aynen öyle hissediyorum şimdi de.

Arada kaçak anların tadını çıkartma konusunda uzmanlaştım ama araba park yerinden çıkamıyor. Ben kısır döngülerimden kurtulamıyorum.

Bu arada annemin kapısına geldim, fonda döne döne "Feeling Good" çalıyor.  Ânın tadını çıkartıyorum.

Bir kaç saat sonra tatile gideceğiz. Can ilave bir kaç gün izin almayı başardı, karavanla yola çıkacağız. Eskiden olsa sadece mutlulukla hazırlanırdım. Şu anda her şeye endişelenmekle meşgulüm. Bunun bir kısmı yaşımdan geliyor, bir kısmı dünyanın hallerinden. Kalanı da halı altına süpürdüklerimden sanırım.

Evet, güzel anların tadını çıkartmayı çok iyi biliyorum. 

Ama arada bardağı gidip doldurmak için yarısı boş demek de gerekiyor sanırım.

Bak, annem hazırlanmamış daha  ben de yazımı bahçede oturup bitiriyorum diye mutluyum şu an.

Off nolcak benim bu halim. 

Karavan Günlükleri


 Komik hallerimiz, nefis gün ışığı, Metehan nerede yattı, Handan'ın saçları ne kadar mormuş öyle, kahvaltıda ne yediydik, Bilgehan'ın kendinden geçme ânı, hepsi bu videoda. Beğenmeyi unutmayınız. 

Bir Kaç Güzel Film

Bu sabahki şarkının hikâyesini de anlatayım size. 

Dün instagramda reels videosu hazırlarken buldum şarkıyı, çok hoşuma gitti,  kullandım videoda. Yalnız şarkıyı dinlemediğime eminim, gelgelelim biliyorum.  Çok tanıdık.

Akşam Metehan'a dinlettim o da aynı şeyi hissetti. Reklâmda mı duyduk, filmde mi derken ekşi sözlük sağ olsun buldum filmi.

Daha da yeni izlemiştik Metehan'la. Farkında değiliz ama şarkıyı da çok sevmişiz. 


Intouchables,  (Türkçesi bi milyonuncu Can Dostum, ya hadi kendiniz isim uydurup duruyorsunuz, bari aynı ismi uydurup durmayın) boynundan aşağısı tutmayan zengin bir adamın yanına bakıcı olarak işe giren  kenar mahallede yaşayan zenci bir gencin hikâyesi. Aslında üç iş başvurusundan geri çevrilip işsizlik parası alabilmek için gidiyor oraya ama onun pervasız tavırları, komik halleri ve güçlü kuvvetli oluşu adamın hoşuna gidince kendisini çalışırken buluyor.

Gerçekten izlenilesi bir filmdi. 


Dün akşam da Koç Carter'ı izledik. Doğrusu Beyaz Gölge 'yi hatırladığımdan mıdır nedir (Beyaz Gölge de ne diyen tıfıllar yaşımı ortaya vurmayınız :D)  dizi film zannederek izlemeye başlayıp bir saati geçip de hâlâ bölüm bitmeyince film olduğunu algılamış olabilirim :D

Çok ahım şahım değildi belki ama özellikle çocukların basketbol maçlarındaki galibiyetlerini hayatlarında yapabilecekleri en güzel şey olarak düşünerek aslında onları şimdiden nasıl bir geleceğe yerleştirdiklerini anlayamayan ana babaların halleri öyle etkileyiciydi ki. Kendimi sorgularken buldum kendimi. Ağzımızdan çıkan her sözün kulağımıza girip beynimize ulaşıp aslında ne dediğimizi duymamız gerekiyor. 

Filmdeki şu alıntı da çok güzeldi. 

Sanırım Marianne WILLIAMSON 'un bir şiiriymiş ama çok da fazla bilgi bulamadım hakkında.

(İngilizcesi şuradaymış.)

En korktuğumuz şey yetersiz olmak değil. En korktuğumuz şey ölçüsüz derecede güçlü olmak. Karanlığımız değil, ışığımız korkutuyor bizi en çok. Küçük oynaman dünyayı kurtarmaz. Etrafındaki insanlar kendilerini güvensiz hissetmesin diye ezilip büzülmen bilgece değil. Hepimiz parlayacağız, çocuklar gibi.  Sadece birkaçımızda değil, hepimiz içinde var bu. Kendi ışığımızı saçtığımızda farkına varmadan başkalarına da açıyoruz aynı yolu. Kendi korkularımızdan kurtulduğumuzda varlığımız özgürleştirecek başkalarını da.



Benim Mevsimim :)


Ekinoks gelmiş, terazi burcu iş başına geçmiş. Benim zamanlarım.



Elbisem ve hırkam yeni. Sabahın ilk saatlerinde annemle yürüyüşe giderken giydim. Ne demişti Küçük Ev dizisindeki Caroline, eşinin ona binbir güçlükle almayı başardığı porselen tabakları hemen kullanmaya başladığı zaman : "Özel eşyalar özel günler için değil özel insanlar içindir" 



 Pandemide sabah yürüyüş kıyafetlerim eski bir eşofmandan yeni kıyafetlere evrildi. Arada böyle elbise giymeyi bile başarıyorum.

Elbiseyi de hırkayı da lcw den.  İnternetten sipariş ettim. Çok da uygun fiyatlılardı.

O zaman en sevdiğim sonbahar şiirini de yazıp kaçayım.

Hepinize harika bir haftasonu olsun.


EYLÜL SABAHININ SERİNLİĞİ


Eylül sabahının serinliğini
Yaprakların serinliğini
Ciğerlerime dolduruyorum

Sessizlik ve serinlik
Birleşiyor
Yıkanmış güvercinler
Ve çok uzakta bir tren sesi

Her zaman yeniden başlamak duygusu
Doğuyor içimde
Her uyanışımda

Düşmanlarımı bağışlıyorum
Daha çok seviyorum dostlarımı
Her uyanışımda

Eylül sabahının serinliğini
Yaprakların serinliğini
Yüreğime dolduruyorum

Ataol Behramoğlu

Annelik Üzerine Konuşmalar - Boş Konuşmalar Bunlar :)

Bir sürü madde sıralamıştım aklımdan, bebeklerde akşam yatırma düzeninden iki kardeşe farklı davranmaya, yanında konuşmaktan, anneden önce kendin olmaya bir sürü madde.

Zor geçen bir gecede,  üzerine gelen afakanlarla kendi çocuğunu korkutan bir anne olarak çok da ahkâm kesip durma Handan dedim. Benim ayın muayyen günlerimle onun heyheyleri bir araya geldiğinde hâlâ abuk subuk durumlar yaşıyoruz. 

1. Yanıma bir şey söylemek üzere her geldiğinde yapması gereken bir şeyi hatırlatmayı bırakmalıyım.

2. Yapamıyorum dediklerini  tembellikten yapamadığını kabul edip psikiyatristiyle bu konuyu konuşmalıyım.

3. Sürekli eleştirmemeliyim.

4. Yemek konusuna birlikte çözüm üretmeliyiz.

5. Daha çok keyifli konulardan sohbet etmeliyiz.

6. Olumlu geri bildirimlerde bulunmalıyım.

7. Kendimi düzgün tutmalıyım.

Şimdilik bu kadar.

Son bir şey diyeceğim sadece, başkalarının anneliğini yargılamayın, büyük konuşmayın, ahkâm kesmeyin :) Ve kendinizi de hırpalayıp durmayın, insanız sonuçta. 

Bitti :)

  • Çarşamba, Eylül 22, 2021
  • 4 Yorum

Annelik Üzerine Konuşmalar 3 : Akşam Baban Eve Gelince Görürsün

Demek, ben dinlenmeye değer bir şahsiyet değilim, dediklerimin bir önemi yok, baban asıl sözleri dinlenmesi gereken kişi demekle aynı şeydir.

Bu cümleden öyle nefret ederim ki. Hem annenin kendisini küçültmesi sebebiyle hem de akşamdan akşama çocuklarıyla iletişim kurabilecek babanın o saatlerde öcü babaya çevrilmesi sebebiyle.

Benim gibi 24 saat çocuklarınızla birlikteyseniz disiplini siz vermek zorundasınız. Akşam babayı beklemek kadar manasız bir şey olamaz. Yemek mi yemedi, akşam baba, yaramazlık mı yapıldı,  akşam baba. Eee akşama kadar karşılıklı pişpirik mi oynayacağız, ne olacak yani? 

Çocuklar kimin sözünü dinleyeceklerini çok iyi bilirler ve bunun anne ya da baba olmakla bir alâkası yoktur. 

Sözleriniz tutarlıysa

Yaptığı şeyin sonucuna katlanacağını biliyorsa

Ceza gibi değil de yemeği bitmediyse çok doymuş abur cubur yiyemez gibi, eğer çok gürültü yapıyorsa annenin başı ağrıyacağından onu iyi dinleyemez gibi ya da sürekli etrafı dağıttığında annenin toplamaktan onunla birlikte olmaya zamanı yetmeyecek gibi sonuçları biliyorsa

Dediğinizin kesinliğinden ve geri dönmeyeceğinizden haberdarsa (bakınız bir önceki yazı)

Sözleriniz dinlenecektir. Ay öyle miydi, neyse canım bu seferlik, hadi baban görmeden idare edelim gibi abuk subuk durumlara düşüyorsanız tabii ki akıllı bıdıkınız sınırlarını sonuna kadar zorlayacaktır, neden zorlamasın ki :D

Hem bırakın akşam babalarıyla eğlenceli şeyler yapsınlar, babaları hayatlarında korkutucu değil güzel bir figür olsun, annelerin çocuğun gönlünü alması kolaydır ama babalar hele ki her zaman yanlarında olmayınca gitgide uzaklaşıp gidebilirler. Ve her ne kadar yüzde sekseni çocuk büyütmede tam bir yeteneksiz olsa da ( :D)  çocukların o babalarıyla geçirecekleri saatlerde elde edecekleri şey inanılmazdır.




Bu arada küçük bir açıklama, çocuklarınızı yapamayacağınız cezalarla tehdit etmeyin.  

Tamam, ceza yok, ödül yok ideal durumlarını ben de biliyorum,   ama o dünya nerede onu bilmiyorum, dolayısıyla yukarıda saydığım şekilde sebep sonuç etkileşimleri asıl yapılması gereken olsa da arada bazı cezalar tabii ki uygulanıyor,  şimdi hiçbirimiz diğerini kandırmaya çalışmayalım :) 

Diyelim ki bir şekilde çileden çıktınız ve ceza vermeye karar verdiniz. "Bir hafta sana bilgisayar yok" demeyin meselâ,  özellikle küçük çocuklarda bir gün de yeterince uzun bir süre.  Yarım saat şu koltukta otur pek hayalperest olabilir, beş dakika şuraya oturup düşünmeni istiyorum gibi mantıklı, yapılabilir şeylerle gidin.  Çocuğunuza verdiğiniz cezanın sizi de etkileyeceğini, bir müddet sonra sıkılıp uygulamak istemeyeceğinizi, sinirle ağzınızdan çıktığı için had safhada abartabileceğinizi bilip tedbirinizi alın :) 


Annelik Üzerine 2 : Sınırlar, Kurallar, Hayır Demek Üzerine

Çocuklar katı kuralları, belirginlikleri severler. Karmaşa onları rahatsız eder. Her ne kadar istekleri doğrultusunda başınızda bıdı bıdı yapsalar da neyin ne olduğunu çok iyi bilirler. Dolayısıyla kararsız, her isteğe boyun eğen bir anne babanın karmaşası onları aslında mutlu etmez,  hırçınlaştırır. 

Metehan'la her günkü sabah maceramızı yapıyorduk. İki yaşındaydı. Lojmanın kantinine gidip ekmek, poğaça alırdık. Dönüşte yolun kenarındaki su kanallarının içinde macera yapar, eğer yağmur yağmışsa içine taş atar, karınca yuvalarına poğaça ufalayıp dönerdik. Bir sabah bana dönüp "Koşabilir miyim anne?"  diye sordu. (O sıralar ne sıra dışı bir çocuğum olduğunun farkındaydım ama bundan dolayı kendime fazla pay çıkartıyordum, derken Bilgehan doğdu :))  "Koş oğlum" dedim. Üç adım atmamıştı ki geri dönüp " Ama sen geçen gün bana yerler ıslakken koşulmaz demiştin ,  şimdi neden izin veriyorsun?  " demez mi?  Haydaaaa. Düşün Handan düşün Handan, ne demiştin neden demiştin?  Neyse ki aklıma geldi. "O sırada yerler kaygan olan bir zemindeydik ,  oysa burası asfalt ve yerler kaymıyor, burada koşabilirsin"  diye açıkladım. Mantıklı buldu. 

İki yaşında. Her şeyin farkındalar. Ağzımızdan çıkan her sözcüğe çok dikkat etmemiz gerekiyor,  çok. Mantık silsilesi bozulunca onlar da dağılıyorlar.

Sabah kalktıklarında bir rutinleri olmalı, yemek rutinleri olmalı, akşam yatma rutinleri olmalı (bu konuya sonra yine değineceğim),  ve bu rutinler çok önemli bir şey olmadığı sürece bozulmamalı. Bozulduğu zamanlarda neden olduğu, bir kerelik olduğu açıklanmalı.

Günde bir dondurma yeme kuralı, sabah kahvaltı bitmeden masadan kalkmama kuralı, yemekten sonra abuc cubur yeme kuralı. Ne bileyim aslında binlerce kuralımız oluyor böyle ama bu kurallar bazen o kadar esnetiliyor ki ipin ucu kaçıyor. 

Bizimkiler yemeklerini bitirmediklerinde sofradan kalkabilirlerdi, bu sorun değildi. Ama kalkar kalkmaz atıştıracak birşeyler istediklerinde cevabım belliydi. "Eğer yemeğini bitiremeyecek kadar doymuşsan tuzlu çubuk nasıl yiyeceksin, yok doymadıysan yemek neden bitmedi?" 

Oyuncak toplama kuralımız vardı meselâ. Bir kutu toplanıp yerine konulmadan diğeri çıkamazdı. Eğer o kutu toplanmadıysa,  ben kaldırırdım, ben kaldırdığımda bir hafta ona ulaşamazlardı. Her defasında bir sorun çıkartırdı Bilgehan ama toplardı sonunda. Zira toplamazsa olacak olanlar kesin, şakası yok annenin.

Çevremde bir çok arkadaşımda görürdüm, birlikte otururken çocuk bir şey istediğinde laflarını bölmemek, keyiflerini bozmamak için "Hayır olmaz"  derlerdi. 

Çocuğa "Hayır demek"  en önemli konudur bana göre. Ki bu konudaki istikrarımın meyvelerini topladım diyebilirim. Zira sınırlarını ileri derecede zorlayıp asla pes etmeyen bir küçük oğlum var ki ergenliğinde kendisini aşabilirdi belki de biz bu kadar katı olmasak.

Birlikte otururken kalkmak zor geldiğinden hayır demeyi anlayabilir çocuk aslında, tek sorun ona neden hayır dediğimizi açıklarsak. Anlayıp da pes eder demiyorum ama en azından yere kilim serilmesi gibi kimseye zararı olmayan, normalde hep yaptığı bir şeye neden hayır dendiğinin belirsizliği kalkar ortadan. Ama açıklamasız bir hayırın ardından gelen ısrarlarla kalkılıp o kilim seriliyorsa çocuk mesajını almış olur : Yeterince ağlar ve ısrar edersem her dediğim olur... 

Çocuğunuza hayır demeden önce şunu düşünün :

Bu, gerçekten yapmasına asla izin vermeyeceğim bir şey mi? Elli defa daha aynı soruyu soruğunda elli defa hayır diyebilecek miyim yoksa sonunda dediğini yapacak mıyım?

Sonunda dediğini yapacaksanız, hiç o kıymetli "Hayır'ınızı harcamayın.  Baştan evet deyin gitsin. Aksi halde uzun ağlama krizleri, kendini yere atmalar, susmayan bıdı bıdılarla geçecek bir çocukluk ardından kendinizi çaresiz hissedeceğiniz bir ergenlik önünüzde. 

Peki Handan, hayır desek ve arkasında dursak da ısrarı devam ediyor. 

Eder.

Kimi insanın huyu öyledir.

Meselâ benim kocam. En sevdiğim huylarından birisi tuttuğunu koparmasıdır. Bu da hayırları umursamaması demek. O en sevdiğim huy aynı zamanda en sevmediğim huydur, bana karşı olduğunda :D

Dolayısıyla onun karbon kopyası oğlum da hayırlara karşı inanılmaz dirençliydi.

Bir gün bir doğumgünü partisinde, çocuğa gelen hediyeyi açmak istediği için bütün akşam ısrar etmişti. En son, bütün konuklar susmuş bizi dinliyorlardı. Bizimkisi merdivenin başından bana sesleniyor "Bi cevap bekliyorum anne!"  ben de "cevap veriyorum zaten oğlum, hayır diyorum"  diye yanıtlıyordum. 

Veya bir akşam dondurma diye tutturmuştu. Bütün akşamımız şöyle geçmişti :

-Dondurma yok, olsa da yiyemezdin bir tane hakkın var günde, ama istersen sana tuzlu çubuk vereyim

- Tamam

Yarım saat sonra

-Şimdi de sıra dondurmadaaa

-Oğlum dondurma yok, olsa da vermezdim. Sakız alır mısın? 

-Tamam

Yarım saat sonra

-Şimdi de sıra dondurmadaaa

O akşam bir şey vermediğimde yerine de bir şey teklif etmemeyi öğrendim :D boşuna bi ton abur cubur yedi. Hâlâ aile içinde birbirimize "Şimdi de sıra dondurmadaaa" diye takılırız.

Çok zordu. Ömür törpüsüydü . Ve çoğu şeye ilk sorduğunda direk evet dememe sebep oldu. Ama ergenlikteki sinir krizleri ve tutturmaları daha da zordu. Ve eğer ben hayır deme konusunda bu kadar uzmanlaşmış olmasam iyice işin içinden çıkılmaz bir hal alacaktı. Kesinlikle hayır dediklerimizden dönmeyerek çok uğraştık,  bazen karşılıklı alış verişlerle orta yola ulaştık,  sonunda artık sınırlarımızı bilen bir oğlumuz var. (Yine de ara ara zorlar o başka :)

Uzun ve karmaşık bir yazı oldu bu.  Ben psikolog değilim, uzman değilim, pedogog değilim. Ahkâm kesiyormuşum gibi olmasın arkadaşlar. Sadece birbirinin tam zıddı iki çocuğu tam zamanlı büyütmüş bir anneyim. Çocuklarımın ikisi de çok zeki, zekâlarının tipi bile farklı :D 

Sadece Metehan 'la kalmış olsaydım şimdi size mikemmel anneliğimden bahsediyor olabilirdim. Çok şükür Bilgehan da geldi hayatıma da anladım anyayı konyayı. Karizmatik anneliğim yerle bir oldu, sınırlarımı çok aştım.

Yaşadıklarımdan,  kendi deneyimlerimden gördüklerimi sizlerle paylaşmak istedim. Buna cesaret ediyor olabilmemin tek sebebi de benimle vakit geçirmeyi seven iki ergen çocuğumun bir şeyleri doğru yapmışım sanırım hissini vermesi. Gerçi bu his pek kısa sürüp anında uçup gidebiliyor ama yine de her iki oğlum da benimle paylaşırlar her şeylerini. 

Onlara seneler önce benden öğrendiğiniz en önemli şey ne diye sormuştum. Blogda bir yerlerde yazmıştım hatta. İkisine de birbirlerinden habersiz ayrı ayrı sormuştum.  Cevap beni şaşkınlığa düşürmüştü. Çocuklarım bende "sevmeyi"  öğrendiklerini söylemişlerdi.

Her zaman disiplinli bir anne oldum, kurallarımız belliydi,  kendi ayakları üzerinde durmalarını istedim hep, yüksek desibelden bağırmışlığım çoktur, arada mıncırmış da olabilirim. Her dediklerini asla yapmadım, aynı odada hiç yatmadım, emziremedim. Ve çocuklarım benden sevgiyi öğrendiklerini söylediler. Demek ki hayır demek, sınır çizmek, arkadaş değil de anne olmak sevgimizi hissetmelerine engel değil. Arkadaşa ihtiyaçları yok zaten çocuklarımızın, arkadaşları olacak bir sürü, onların anne ve babaya , koşulsuz sevecek, bunu sık sık gösterecek, hep yanlarında olacak anne babaya ihtiyaçları var. 

Annelik Üzerine Konuşmalar 1

Dün bir arkadaşıma ziyarete gittim. 6 yaşında pek akıllı bıdık bir yeğeni var. Biz bahçede otururken okuldan döndü. Biraz sonra yanımıza çıktı. Elinde sopa ile sağa sola vuruyor, çiçekleri elliyor, hani yaptıkları bir yere zarar verecek kadar önemli değil ama sıkıntı belirtisi. Sonra halasından telefonuna komik yüzler yapan bir program yüklemesini istedi. Dedim ki ne saçma bir şey,  bence biz çok daha güzel yaparız değişik yüzleri.

Nasıl yüz yapalım seç bakalım. Şaşkın mı, korkmuş mu, kızgın mı?  Gözlerini de şaşı yapıp pek komik suratlar gösterdi. Şimdi neye şaşırdık onu da söyleyelim dedik. Ben eve gitmişim, Bilgiç odasını toplamış meselâ,  ne şaşırırım dedim. O da eve gitsem babam tabletimi verse hemen şaşırırım diye ekledi. Hiçbir şeyle ilgilenmeyen çocukla yarım saat oynadık. Arada halası öğüt verir pozisyona geçince,  dur dedim, hafif mesajlar verebiliriz ama ciddi şeylere geçersen iş oyun olmaktan çıkar. 

Çocuklarımıza müdahale etmemizi gerektiren çok şey var. Öğreteceğiz diye dilimize pelesenk ettiğimiz cümleler. Boşuna ağzımızı yoruyoruz oysa. Kendimizi koyalım yerlerine, bize sürekli birşeyleri ikaz ettiklerinde ne yapıyoruz? Sizi bilmem ama ben duymamaya başlıyorum. 

Eğitim önemli ama bıdı bıdı başlarına kakıp durma eğitimin bir parçası olamıyor. Oysa kakara kikiri oyun oynarken çok daha fazla şey öğreniyor çocuklar. Ve zaten bildiği şeyleri yapması için sözler değil sarılmalar, kucaklamalar, güler yüzler ile onu mutlu hissetirmek daha çok işe yarıyor. 

Okuldan döndüğünde ne yaptın bugün yerine kocaman bir öpücük, ardından haydi hazırlan gel seninle çay, süt, meyve suyu kaçamağı yapalım demek daha etkili olabiliyor.  

Bir bakın bakalım konuşmalarınız sadece öğüt vermek haline mi gelmiş. Ya da komut vermek haline . 

En son ne zaman birlikte hayal kurdunuz, en son ne zaman bir şiir okudunuz, sevdiğiniz kitaptan bir bölüm paylaştınız, sadece sarılıp oturdunuz, birlikte film izlediniz, ona çocukluğunu bebekliğini anlattınız ( asla sıkılmazlar dinlemekten) ,  en sevdiğiniz film kahramanını, kitabı birbirinize söylediniz, şarkı çalıp dans ettiniz, en son ne zaman bütün aile kutu oyunu gecesi yaptınız, ya da salonun ortasında kamp kurdunuz, ya da tüm ışıkları kapatıp karanlıkta birbirinize eski zaman hikâyeleri anlattınız. 

O tableti elinden bırak demek yerine haydi gel şunu yapalım mı diye sormak asıl olan. Hatta bırakın ne yapacağınıza o karar versin, siz de onun dünyasınu öğrenin. Kim bilir ne saklı hazineler var o dünyada, bizim kuru gürültümüzden gün yüzüne çıkamayan. 

Huzur


Hayatın içinde küçük anlar, bir anda kendini masalda gibi hissedersin. 

Bir gecelik kaçamağımızdan döndük, bana sonbaharın güzel renkli yapraklarının arasından süzülen günışığı kaldı. 

Tam Şu An

Oturduğum yerden bu mini  videoyu çektim. Sabahın ilk saatlerinin tadını çıkartmaktayım. Dalgaların sesi ile meditasyon yapmayı da denedim ama tam nirvanaya ulaşacağım bir fikrim geliyor, kaçırıyorum aydınlanmayı :D


Can'ın üç gün boşu olunca çok özlediğimiz Yalova'ya attık kendimizi ama bu sene bütün izin ve boş günlerde olduğu gibi yine bir sınava denk düştük, Bilgiç'in hazırlık atlama sınavı için yarın sabah evde olmamız gerekiyor. Neyse bir gece ve iki gün de hiç yoktan iyidir.

Nefis videolar çektim, bu sefer tam bir aile kamp yayını yapacağım. Çocukluklarının geçtiği yere gelince bizimkiler çocuk moduna geçtiler, ben de çocuk moduna geçebilen çocuklarım olduğu için mutlu oldum.


Şimdi gidip kahvaltı hazırlayayım artık. Aksi halde bizimkiler tüm günü uykuya yedirecekler.

Hepinize günaydın,  huzurlu,  mutlu  küçük anların kıymetini bildiğimz bir güne açılsın sabahımız.

Ve Sabah

Normalde pazara erken gitmeye çalışıyorum kalabalık olmasın diye, bu sabah erken kalkmaya çalışmadım, yataktan kalkmak istediğimde kalktım. Pazara gitmeyip eve getirsinler diye sipariş mi versem dedim. Sonra vazgeçip yola koyuldum zira eve dönüşte pastaneye uğrayıp simit, tahinli çörek ve bilimum zararlı şey almak istedim.

Pazardan dönüşte demlenmiş çayım beni bekliyordu, saat on iki olmadı falan demeden kahvaltımı hazırlayıp balkona çıktım. Kitabımı da elime aldım.


Derde Deva Randevu 2 'yi Metehan'la geçen haftalarda bir ilk olarak Capitol'e çanta bakmaya gittiğimizde D&R dan 14.90 a görünce almıştım. Gerçi ben ilkini aldım sanıyordum ama :) Çok keyifli bir kitap. Murat Menteş yazarlarla hayali söyleşiler yapmış. Sorular ondan cevaplar yazarların kitaplarından seçmece. Neredeyse her cümleyi yazmak istiyor insan :)

Şu anda saan 11.50, pazarcılar aldığım domatesi getirdiler. Bu sene baktım kavanozlar boşalmamış az aldım domatesi. Yetmezse yine yaparım. 

Çayımı bitirince mutfağa gireceğim . Dga kavanoz kapaklarımı yıkayıp ortalığı domates sosu düzenine sokacağım.

C vitaminli asprinim suda çözülüyor, artık yaşımın ilerlediğini algılayıp dışarıdan yardım almanın zamanı geldi sanırım. 

Epeydir pilav pişirmediğim için kurtlanan pirincime ne yapacağımı öğrenmeliyim bir de. Sanırım kuşlar bayılır.

Towandaaa. Şu domates işi bitsin, gelecek hafta mutfaktan bahar temizliğine başlayacağım ufak ufak. Bahar gelince nasıl bir güdü yerleşmişse içime anında temizlik yapasım geliyor. 

Yine Elimde Telefon Saçma Sapan Oyun Oynayarak Geçiriyorum Günlerimi

Yine boğazımdaki lenf iltihaplandı nane mollayım.

Yine kılımı kıpırdatasım yok, enerjisizim.

Yine yapmam gereken bir sürü iş var.

Yine kitap okumuyorum.

Yine ev dandini.

Yine yemek yapasım,  mutfağa giresim gelmiyor.

Yine sürekli yemek yemek istiyorum. 

Yine doktor randevularını almadım,  dişlerim berbat, bacağım sekiyor.

Yine instagramda saçma sapan keşfete düşenlere bakarak saatlerimi geçiriyorum.

Yine kendimi boşlukta hissediyorum ve hiçbir şey yapasım yok.

Yine bir şey yapmadıkça dinlenmeyip aksine iyice dibe çekiliyorum.

Puffff.. 

Neyse biz güzel şeylere odaklanalım.


Annemin balkonunda börek pasta keyfine bakalım.

Akşam parktaki insanın içini ısıtan görüntüye odaklanalım.


Sokaklarda sakince dolaşmanın mutluluğunu hatırlayalım.


Ve silkinip kendimize gelelim. Ya da kendimizden gidelim. İnsanın sıkıldığında kendisinden gidebilme gücü olmalı. Salıvermemeli. 

Yarın sabah çöp gibi kalkacağım diye düşünmeden girmeli yatağa.

Beklentilerini değiştirmeli.

Yarın sabah zinde bir şekilde kalkacağım. 

Yarın sabah zinde bir şekilde kalkacağım.

Yarın sabah zinde bir şekilde kalkacağım.



Blog Arkadaşlığı Başka


En son 2020 mart ayında dışarıda yemek yemiştim, sanırım yine o zaman toplu taşımaya binmiştim.  

Eh, bazı tatlı kişiler için biraz taviz vermiş olabilirim :)

"Tanışalım mı bağyan"  sorusuna nasıl hayır diyebilirdim ki :) 

Sevgili Ceren'le nihayet yüzyüze görüştük, kaldığımız yerden devam ediyormuşçasına bıcır bıcır konuşurken vaktin nasıl geçtiğini anlamadık.

Ama ben kafeye girmeye girmeye dağılmışım. Birinde onun bana hediye ettiği kitabı bırakıp gidiyordum neredeyse, diğerinde hırkamı unutmuşum, dönüp aldık (iyi ki de deniz otobüsünde fark etmedim, donardım yolda) 

İnanılmaz tembel modda, kendimi bıraktıkça daha dibe çöktüğüm bir zamanda çok iyi geldi bu buluşma bana. 

Yalnız ilk karşılaştığımızda Ceren'in tepkisini düşündükçe gülümsüyorum. E tabi hep devasa erkeklerimle poz verirken yanlarında çıtı pıtı gibi duruyordum :D :D :D

Cerenciğim, deniz kabuğum, tatlı elmam,  okumak için sabırsızlandığım kitabım, nefis sabah kahvaltısı ve güzel sohbet için teşekkür ederim. 

Kendime başbaşa kaldığım uzun vapur yolculuğu da senin sayende oldu. Çok ihtiyacım varmış böyle bir şeye.

24 Yıl + 6

 Geçen hafta Can'la tanışma yıldönümümüzü kutladık. Her sene yaptığımız bir şey değil ama Eminönü- Kadıköy vapurunda birbirimize rastladığımızdan bu yana 30 yıl geçmiş olunca kutlamayı hakketti. Kutlama dediysem sofrada karşılıklı otururken "Vay beeee,  olmuş mu o kadar"  diyerek kutladık.  Tamam kocam bana bir de hediye almış olabilir,  ben vay beeee diye kutladım  :D

Bugün de evlilik yıldönümümüz. Tanıştığımız  gün çıkmaya başlamış olabiliriz ama evlenmeye cesaret etmek için altı sene bekledik.

Evlenme teklifimiz ise efsane.

Tanışmamızın üzerinden henüz 7-8 ay geçmiş, sene 1992, Can Ortaköy'den Beşiktaş'a yürürken beni bir kenara çekip şu an ne dediğini bile hatırlamadığım şekilde evlenme teklif etti. Ben de reddettim. Daha çok genciz, ne evliliği, ben 9 9 99 da evlenmeyi düşünüyorum,  o zaman gel dedim.  Dediğine göre kendisi de ferahlamış ben hayır deyince ama pöh :P

Derken biz ayrıldık,  ayrı şehirlere dağıldık felan. En sonunda yine birbirimize döndük. Sene 1995. Ayrı şehirlerde bol mektuplu, telefon görüşmeli, ara sıra buluşabilmeli bir birlikteliğimiz var. Sene 96 oldu, bütün hayalimiz sokaklarda dolanmak zorunda kalmadan bir evimiz olsun, yan yana oturup pinekleyelime dönüşmüş, yorucu anacım ha babam park bahçe sinema git dur :D

Bir gün dönüp dedim ki, yetti bu böyle gari, 9 9 99 dan vazgeçtim, 9 7 97 de evlenelim. 

Valla bunu demesem benim limonata seçerken karar veremeyen kocam ne zaman evlenme teklif edecekti bilmiyorum :D

Ne yazık ki 9 7 97 ye yetiştiremedik, 7 9 97 de evlendik biz de. Az kalsın alamıyorduk o günü de, neyse ki millet saat 13.00 ü almamış, oh bize kaldı :) Aldıktan sonra da belediyenin önündeki bir banka oturup kara kara düşündük, sonunda neyse canım,ölüm yok ya sonunda, olmadı boşanırız diyerek kendimizi rahatlattık :)

İşte böyle de romantik bir çiftizdir.

24 sene. 

Milyon kavga, birbirini delirtme, sinir harbi.. 

Bazen çevremizdeki arkadaşlarımızın gerildiği de olmuştur bizim gerilimimizden.

Ve fakat el ele tutuşup dolaşırız hâlâ,  her bahanede öpüşürüz, oğlanlar da  "Öpüşüyolaaarrr" diye bağırırlar (:D), kavga ettik diyelim plânlarımızı iptal etmeyiz, gezmemize tozmamıza bakarız, o arada sinirimiz de geçer, zaten artık Can çok uzatırsa surat asmayı "Yapabileceğimiz o kadar kavga varken bir tanesinde bu kadar takılmaya gerek yok, hayat kısa" diyorum :D

O çok kıskanç, ben hiç kıskanmam, o çok kararsız ben illa bir karara varmalıyım, o sürekli yeni birşeyler alır ben hemen hiç almam (bunca sene beni değiştirmemiş olması bir mucize :P),  o hiç kitap okumaz ben hiç araba sürmem, o bir konuyla ilgili yüz bin soru sorar anlayana kadar sonra hiç unutmaz, ben anında anlarım on dakika sonra unuturum, o çok yürümemek için evde bile araç kullanacak neredeyse ben her yere yürüyerek gitme delisiyim, buna rağmen o her sporda pek yeteneklidir ben de sıfır yetenek.

İkimiz de yemek yemeyi severiz, ikimiz de gevezeyiz, ikimiz de kendisini beğenmişiz, ikimizi de diğerinin akrabaları, arkadaşları çok sever, ikimiz de evimizde vakit geçirmeyi çok severiz aynı zamanda yeni yerleri görmeye de bayılırız.

Can hiçbir zaman kolay bir insan olmadı, beni en çok hiç karar veremeyip sürekli fikir değiştirip dediğim her şeye devamlı alternatif  bulması deli eder. Bir de sürekli alış veriş yapması çileden çıkartır. Bir sürü dağınıklık. Ben de kolay bir insan değilimdir eminim, bi kere öyle mikemmelim ki,  zor tabi :D

Ama karşılıklı çok kahkaha atarız, komik bir adamdır benim kocam. Saçmalıklarına kendisi de güler. 

Evlilik karşılıklı saygı ve bol unutma gerektiren br kurumdur. Affetmek zordur ama unutursan  devam edersin. Balık hafızam bu konuda çok işime yaramıştır :D 



Neyse,  dünyanın bu en eski konusu ile ilgili çoook şey söylenir daha ama boş veeer.

Kendimi İçine Gömdüğüm Duvarlar ve Bitmek Bilmez Tembelliğim ve Oburluğum

İşte öyle birşeyler.

Elimde üç tane kitap var birisinden sıkıldıkça diğerini alıyorum elime. 

Topu topu bir yaşam olması ne acı değil mi?  Sıkıldıkça geçerdik ötekine. 

Benim ötekim kesinlikle tek başına ve yollarda bir hayat olmalıydı. 

Diğer ötekim öğretmen olup bir sürü insana dokunmalıydı.

Bir kitapçı dükkânım olup sabahları çayımı demleyip gidip kitaplarıma gömülmek de bu hayatımın hayali olsun meselâ.


Karavan'da Mover Nedir Ne İşe Yarar

Çekme karavanlara taktırılabilen mover diye bir cihaz var. Karavanınızı uzaktan kumanda ile hareket ettirmeye yarıyor. Bizimkisi gibi küçük karavanlarda çok da gerekli değil diyerek ilk başta almamıştık ama yine de 750 kiloluk aracı itiştir çekiştir işi zor olduğundan alalım istedim. 

Gerçekten de çok işe yarıyor. Dar yollarda dönüş manevralarını kolaylaştırıyor. Park etme işlemi keza, çok pratikleşiyor. 

Son videomda daracık yolda dönüş ve park yaparken çektim. 

Ondan önce de daha ayrıntılı gösterdiğim bir videom vardı. İkisini de buraya koyayım.

Youtube kanalıma abone olmuşsunuzdur umarım. Bir de çanı tıklayıp yayınlardan haberdar olmayı da unutmayın, bak oraya yayım koyuyorum gelip bakan yok :D Nasıl yutubır olıcam ben böyle :)




Güz Okuma Şenliği 2021

 


Yeni şenlik başlamış . Yaz şenliğinde pek okuyamadım bakalık bu mevsim neler yapacağım. 


Şenliğe katılmak isteyenler Nilgün'ün bloğuna bakabilirler 



1.Kategori (10 puan): "İsminde GÜZ mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların Güz'de geçtiği bir kitap."  

Pekin'de Sonbahar / Boris Vian / Can Yayınları / 263 sf

2.Kategori (10 puan): Adında Zaman zarfı olan bir kitap. 

3.Kategori (10 puan): Latin Amerika / Uzak Doğu Edebiyatından iki kitap. 

4.Kategori (10 puan): İrlandalı / Hintli yazardan bir kitap. 

İtalyanca Aşk Başkadır / Maeve Binchy / Doğan Kitap / 329 sf

5.Kategori (10 puan): Bilim Kurgu / Fantezi türde bir kitap.

Derde Deva Randevu / Murat Menteş  / Alfa Yayınları / 231 sf

6.Kategori (10 puan): Ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap listesinden bir kitap. 

Biri Hiçbiri Binlercesi / Luigi Pirandello / Kırmızı Kedi / 223 sf

7.Kategori (10 puan): Dünya Klasikleri yada Modern Klasiklerden bir kitap. 

Demir  Ökçe / Jack London / İş Bankası Yayınları / 320 sf


8.Kategori (10 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK / 29 Ekim / Cumhuriyet ile ilgili bir kitap. 

9.Kategori (10 puan): Adında yada konusunda Okul-Öğretmenlik ile ilgili bir kelime olan yada yazarı bir Öğretmen olan bir kitap. 

Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu / Haldun Taner / YKY /95 sf

10.Kategori (10 puan): Polisiye / Korku / Gerilim türünde bir kitap. 

Doktor Uyku / Stephan King / Altın Kitaplar /541 sf

11.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 30 puan): Baş harfleri G / Ü / Z ile başlayan üç kitap. 

Gösteri Peygamberi / Chuck Palahniuk / Ayrıntı Yayınları / 312 sf 
Üç Buçuk Öykü / Patrick Süskind / Can Yayınları /36 sf
Zıkkımın Kökü / Muzaffer İzgü / Bilgi Yayınevi / 195 sf


12.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 30 puan): Kapağındaki baskın rengi SARI / TURUNCU / YEŞİL / KAHVERENGİ olan üç kitap. 

Kaplumbağa Terbiyecisi / Emre Caner / Kapı Yayınları / 270 sf
Günaydın Deme Sanatı / Akgün Akova / Karakarga / 225 sf
Rahael Tanrı'yla Hesaplaşıyor / Stefan Zweig/ İş Bankası Yayınları /70 sf

13.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 30 puan): Şimdiye kadar HİÇ kitabını okumadığınız üç KADIN yazardan birer kitap. 

Uçan İnekler / Pelin Erdoğan / Müptela Yayınları / 169 sf
Küçük Tanrıçalar / Rufi Thorpe / Kafka Yayınları / 339 sf 
Ev / Nermin Yıldırım / Hep Kitap / 453 sf

14.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 30 puan): Kendizinin belirleyeceği bir temaya uygun üç kitap.



İlk bulduğum kitaplar bu kadar,  yenilerini okudukça eklerim :)

Herkese keyifli okumalar.
  • Çarşamba, Eylül 01, 2021
  • 5 Yorum

Yaz Okuma Şenliği Sonu 2021

Valla elime ne aldıysam yarım kalmış. Tüüüü banaaaa.


Kategoriler:

1.Kategori (10 puan):  İsminde YAZ mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların Yaz mevsiminde geçtiği bir kitap.


Gümüş Yaz / Buket Uzuner / Everest Yayınları / 393 sf


145. Sayfada kalmışım.


2.Kategori (10 puan): Konusu yada Adı Gökbilimi ile ilgili olan bir kitap. 


3.Kategori (10 puan): Ölmeden Önce Okumanız Gereken Binbir kitap listesinden bir kitap.


4.Kategori (10 puan): Adında kendi Burcu'nuzun geçtiği bir kitap.


5.Kategori (10 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK veya 30 Ağustos Zafer Bayramı ile ilgili bir kitap.


6.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Thomas Mann yada George Orwell yada Ernest Hemingway ' den toplamda iki kitap.


Ümit Çiçeği / George Orwell / Boğaziçi Yayınları / 132 sf

Klimanjaro'nun Karları / Ernest Hemingway / Varlık Yayınları / 103 sf

Hiç elime alamadıklarım.

7.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Pierre Loti yada Franz Kafka yada Maksim Gorki den toplamda iki kitap.


Ana / Maksim Gorki / BordoSiyah / 362 sf

Taşrada Düğün Hazırlıkları / Kafka / Altı Kırkbeş Yayınları / 84

Şu saçma sapeyn kitabı okuyacağıma üsttekini okuyaymışım bare. Yani adamın çöp kutusundan topladıklarını basmışlar, başı yok sonu yok, eskizler.

8.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): İsimlerinde Aynı yada Eş anlamlı bir kelime olan iki kitap.

Kitapçı Dükkanı /Esmehan Aykol / Merkez Kitaplar / 216 sf

Kitapları Kurtaran Kedi / Sosuke Naksukawa / 207 sf / TurkuvazKitap

İkisi de çok güzeldi, en keyifle okuduğum kitaplar.

9.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 20 puan): Kapağındaki baskın rengin Pembe/Sarı/Yeşil olan toplamda iki kitap.

Uyuyan Adam / Georges Perec / Metis Yayınları /103 sf

Dur Bir Mola Ver / Tom Robbins / Ayrıntı Yayınları / 384 sf


Bitti gibi işaretlemişim ama bitemedi o

"Dur Bir Mola Ver", bitemedi.

Uyuyan adam da içimi daralttıydı.

Neyse o bitti en azından.

10.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Şimdiye kadar HİÇ kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap.  [Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı]

Bukalemunlar Kitabı / José Eduardo Agualusa / Pegasus Yayınları / 238 sf 

Kaza Kurşunu / Sandra Brown / Altın Kitaplar / 478 sf 

Köpekler İçin Gece Müziği / Faruk Duman / Can Yayınları / 129 sf

Bâtıni Mevlana / Kevser Yeşiltaş ve Nilüfer Dinç/ Sınırötesi Yayınları /151 sf


Bunları severek okudum. Faruk Duman'ın başka kitaplarına da bakacağım. Çok sevdim.


11.Kategori (her kitap 10 puan, ekstra 40 puan): Kendinizin belirleyeceği bir temaya uygun dört kitap.


Okunmayı bekleyen seri kitaplarımı bu kategoriye yerleştiriyorum.


Raistlin Tarihçeleri

Ruhdöveni / Margaret Weis / Laika Yayıncılık / 440 sf
Silâh Kardeşliği / Margaret Weis - Don Perrin / Laika Yayıncılık / 466 sf

Keşke bu kategoridekileri elime alaydım da bitireydim. Ya için en keyifli kitaplardı oysa.


İşte böyle, hesap kitap yapmaya üşendim. 10 kitap bitirebilmişim. İki de yarım. Önümüzdeki maçlara bakacağız artık :D
  • Çarşamba, Eylül 01, 2021
  • 1 Yorum

Evin En Küçüğü de Yolunu Çiziyor :)


On beş sene önce şu hamakta sallanırken Oşş Oşş kemir gibi yanıyorum. Neden böyle yapıyisun neden böyle yapıyusun oş diye şarkı söyleyen küçük oğlum üniversiteli oldu.

Geçen sene bu zamanlar "Ben üniversitede okumak istemiyorum"  la başlayan maceramız biraz bedava bilet hakkı biraz yeşil pasaport kaybetme korkusu, baba parası anne kendini paralaması ile bu aşamaya geldi :D


İyi ki Aynur bize her sene tekrar tekrar Bilgehan'ı özel okul sınavlarına sokmamızı söylemiş,  iyi ki ortaokul açılınca mahalledeki üç okulun hepsi bizim okula toplanmış, biz de kalabalık ve kaostan kaçmak için haydi sokalım sınava demişiz, iyi ki burs kazanmış, iyi ki lisede Bahçeşehir Fen ve Teknoloji Lisesi'ne gideceğim diye tutturmuş (İstanbul Erkek'ten Şişli Terakki'ye (%100 bursla) kazandığı halde) ,  iyi ki o sene bizim bu yakada açılmış aynı lisenin bir kampüsü... 


Eğer benimki gibi normlara uymayan, deneme sınavlarına bile girmekten hoşlanmayan (ve girmeyen, iki sene boyunca her hafta yapılan sınavlara toplamda beş kere girip tamamlamamıştır),  online eğitimde hele hepten dağılan çocuğunuz varsa sınav zamanı işiniz zor. 


Bahçeşehir Üniversitesi 'nin harika bir sistemi var. Apply BAU diye. Bu siteden girerek burs için başvurabiliyorsunuz. Mart ayından itibaren bir kaç dönem var başvuru için. Buraya katıldığınız yarışmaların sosyal aktivitelerin belgeleri yükleyip, hayallerinizi ya da projelerinizi yazarak burs isteğinde bulunuyorsunuz. Bölümü  burssuz kazanmanız halinde devreye giriyor bu burs.


Bilgehan ilk aşamada buradan %30 burs kazandı. Sonradan okuluna gelen rektör danışmanı ile konuşmaya gittiğimizde bu bursun az olduğunu fark edip dekanla mülakata çağırdılar. (Bizimkisi yazı yazmayı sevmediğinden pek birşeyden bahsetmemiş, oyun yaptığını bile yazmamış benim oğlum. Eh, anası da asla yerine yazmaz öyle şeyleri :D)  Uzun lâfın kısası %50 burs aldı istediği bölümlerden. Bir de Bahçeşehir öğrencisi olmasının indirimi vardı. Toplamda %65 gibi bir burs oldu.


Bütün mesele o puanı tutturmasındaydı. Tutturdu bir şekilde. 


Bilgehan sadece bilgisayarla ilgili bir bölümde okuyabilirdi. Yazılım, oyun falan. Şurayı kazandı, yazalım okusun diyebileceğimiz bir kişiliği yok. Seneye tekrar girebilirdi ama o da biz de bu senekinden farklı olmayacağını biliyorduk. Ne o gerilimi çekebilecektik ne siniri. Dolayısıyla burs da alınca sadece 3 tercih yaptık. Kazanır dediğimizi kazandı.

Yazılım Mühendisliği okuyacak.


Beni en mutlu eden kazanması, bölümü falan değil, onun mutlu ve hevesli olması. Mutlu,  hevesli ve yeteneğine uygun bir bölüme gitmesi en güzeli.  İki oğlumda da bunun olması için elimden geleni yaptım. Ağabeyi mutlulukla okuyor, umarım Bilgiç de onun gibi mutlulukla okur.

Zafer Bayramımız Kutlu Olsun


Şu ülkede özgürce dolaşıyorsak, bayraklarımız dalgalanıyorsa her köşede, başka birilerinin yanında sığıntı gibi yaşamıyorsak hepsi senin sayende Atam.

Bunu anlayamayanları anlayamıyorum. 


  • Pazartesi, Ağustos 30, 2021
  • 9 Yorum

Yeni Blog Temam

Daha tam oturmadı ama Sevgiciğimin hediyesi yeni blog temam artık mobil cihazlarla da uyumlu hale geldi. 

Ben hep telefondan giriyorum bloğa, oradan yazıp çiziyorum. O yüzden de masaüstü temamı kullanıyordum zira mobil olunca etiketlerin, linklerin gitmesine sinirlenmekteydim. Sevgi de benim masaüstü halimden hiç memnun değildi, rahat okunmuyor diyordu, olaya el attı sonunda :)

Şimdi mobil haliyle de bütün istediğim linklerimin ve videolarımın göründüğü bir temam var.

Henüz tamamlanmadı, başlıklar değişecek, yan kolonu da ayarlamadım. Bir de "devamını oku "kısmı kalkıp düz yazı haline dönecek. I ya dönüşmüş İ ler hallolunca pek güzel olacak.

Ellerine sağlık Sevgi. Teşekkür ederim canım. 

Sevgi'nin bloğu Kiremithanem'i bilmeyen varsa gidip harika fotoğraflarını ve düşündüren yazılarını görsünler derim.

Bir Haftadır Ne Yedim Ne İçtim ve Sonuç

Bu yazıyı yarım tahinli çörek ve bir simiti götürmemin ardından yazıyorum. Ve karpuz, incir, aşure de sırada bekliyor, akşama kadar yemenin cılkını çıkartmayı düşünüyorum :D

Sabah tartıya çıktım. Bunun bir açıklaması olmalı dedim.

Bütün haftayı film şeridi gibi gözlerimin önünden geçirdim.

Geçen pazar serbest günümüzdü. Kahvatıda simit yemiştim. Bir aşure (150 gr lık tabaktı),  kocaman dondurma  bol incir sonunda pazartesi vermiş olduğum bir kiloyu almış gözüküyordum. Çok önemsemedim.

Pazartesi sabahı rejim kahvaltımı yaptım. Akşamına ızgara et ve mercimek çorbası içtim.

Salı sabahı da rejim kahvaltımı yaptım. Ama gezmeye gittim kuzenime. Akşama kadar bir kaç fındık fıstık attım ağzıma. Geç yedik yemeği. Kızartma patlıcan ve mücver aldım köfte ve salatanın yanına. Asıl karpuz yedim geç saatte. Zira zaten bahçede büyümüş karpuzunu yemek için gitmiştik :D Aralıklı oruç saatlerime uyamadım.



Çarşamba normale döndüm. Akşam yemeğinde tavuk göğüs ve salata yedim.

Perşembe başka bir gezme vardı. Bu sefer kahvaltıya gittim bir arkadaşıma.


Kahvaltı sonrasındaki hiçbir şeyden geri kalmadım. Ama eve dönüşte 6.5 km yürümüşüm.

Akşama az yedim. 

Cuma yine normal düzendeydi. Akşama bir köfte, biraz karides ve salata yedim.

Dün akşam nachos yaptım. Kalorisi çoktur ama gün içinde aldığım toplam kalori 1700 ü aşmamıştır.

Bu sabah kalktığımda bilin bakalım ne olmuştu? 

Normal şartlarda yaptığım bütün kaçamaklara rağmen aldığım kaloriler çok fazla değildi. En kötü ihtimalle kilo vermemem gerekiyordu. 

Kilo : 73.2 (+1)

Beli ölçmedim.

Yaş hâlâ neredeyse 51

Ruhun tepesinin tası atmış vaziyette :D

Gidip bir bardak daha çay alayım da şu tahinli çöreğin son kısmını lüpleteyim. 

O arada siz de dün sabah balkonumdan çektiğim kuş fotoğraflarına bakın. İlk defa gördüğüm bu kuş alaca ağaçkakanmış. Çok mutlu oldum yakalayabildiğime :)








Fooğraflara yetmişlerden türkçe şarkılar sakladım beğendiğiniz bir tanesine tıklayıp alabilirsiniz.

Bu arada,  tabii ki pes etmedim. Kesin su tutmuşumdur, yarın kaldığım yerden rejime devam. Öyle kilolar her geri geldiğinde pes etseydim ben :D 


Bize Çok Büyük Lâflar Değil Çok Küçük Hareketler Lâzım : Vatan Millet Sakarya

Bayram yaklaşırken içimde bir yara olan konuya da el atmadan geçmeyeyim dedim :Milli bayram kutlamak

Bloğumu takip edenler bayram kutlama konusundaki titizliğimi bilirler. Dini bayramları da milli bayramları da aynı özenle kutlarım.

Kutlarım derken süslü püslü bir paragraflık cümleleri whatsapp tan herkese topluca göndermek veya sosyal medyada bayraklarla ya da şekerlerle mesajlar vermekten bahsetmiyorum.

Fiilen kutlamak. 

Eskiden stadlarda nefis törenler olurken bu iş daha keyifliydi tabi ama insan çaba gösterirse kendisine katılacak töeen her daim bulabiliyor.

En başta okulların törenleri. Yıllarca okullardaki hemen her törene katıldık çocuklarla. Bu katıldıklarımızın çoğunda görevli değillerdi. Ve sanırım görevli olmadan törene gelen tek çocuk benimkilerdi. Daha da kötüsü neydi biliyor musunuz?  Kutlamada işi biten çocuğunu alıp giden aileler. Düşünün on dokuz mayıs kutlanıyor, en son 13 -14 yaşındaki gençlerin kurduğu grup konseri var, izleyen onların aileleri ve biz. O kadar. Haydi işi olmayan olaydan kopmuş diyelim. Bari oraya kadar gelmiş, çocuğunun heyecanına ortak olmuş olanlar empati yapabilselerdi.

Yok.

Yağmurda,  soğukta  anne gidecek miyiz diyen çocuklarıma Atatürk bugün hava çok soğuk evime gideyim dememiş, bize bu yurdu hediye edenler,  bu sıcakta savaş da hiç çekilmez diyerek klimalı ortam aramamış. Bu bayram kutlamaları bizim onlara şüktanlarımızı sunma şeklimiz. Evde totomuzu yayıp "Vatan millet sakarya"  demekle olmaz o işler diye cevap vermiştim ki zaten şimdi onlar benden daha özenle kutlama yapıyorlar.

Evet stadlarda tören olmuyor, evet kimi densizler paso o sıralarda hastalanıyor felan ama iğneyi kendimize batıralım, biz ne kadar kutluyoruz? 

Bayramlar tatil değil,  özel günlerdir. O hikâyelerini dinlerken gözümden yaş gelen insanların biraz daha fazla saygı ile anılması gerekiyor bence.

Bize Çok Büyük Lâflar Değil Çok Küçük Hareketler Lâzım, Doğal Hayatı Korumak Üzerine

Hepimiz geçen ay büyük bir acıyla yangınları  selleri izledik.

Kimi klavyeler hiç susmadı, kimileri üzüntüden hiç ses çıkartmadı  kimileri öfkelendi kimileri ağladı.  En çok da çaresizlik ve bir yerlere el uzatamamak acıttı. Elimizden geldiğince,  güvenilir bulduğumuz yerlere yardım etmeye çalıştık (Ne acı insanın devlet kuruluşlarına güvenemeyip yardım yapacak yer araması, ne acı bir telefon bile alsa devlete de ekstradan iki telefon parası ödeyen bir ülkenin böyle zamanlarda hâlâ her şeyi cebinden karşılamaya çalışması ama konumuz bu değil) 

Küresel ısınmalara söylendik, kötü yapılaşmaya saydırdık. Büyük işleri yapmaları gereken büyük adamlar nerelerdeydiler? Niçin işlerini yapmıyorlardı? 

Ben yapabileceğim şeyi yapmaya çalışıp sürekli konuşmayı, sürekli aynı şeylerden yakınmayı sevmeyen bir insanım. Evet arada söyleniyorum ama oturduğum yerden sadece birilerine saydırarak elime geçen bir şey olacağını sanmıyorum. Yapabileceklerime bakmayı tercih ediyorum.

Kendime dedim ki neler yapıyorsun, başka neler yapabilirsin Handan? 

Doğa için yaptıklarımı sıraladım.

Çöplerimi ayrıştırıyorum. Camları, kâğıtları, giysileri. Ha devede kulak onlar Handan diyebilirsiniz. Olsun, deveye yapabileceğim bir şey yoksa kulağa odaklanabilirim belki. 

Yağ atıklarımı biriktiriyorum. Atık yerleri var bizim sitenin içinde ama olmasaydı da biriktip çöpe bırakırdım.

Çocuklar küçükken sokak kıyafetlerini her gün yıkamazdım,eve gelince kapı arkasında asarlardı, evde temiz kıyafetlerini giyerlerdi. Sokağa çıkacakları zaman da diğerlerini. 

Spor yaptığım kıyafetler için de aynı şeyi yapıyorum. Terli kıyafetleri asıyorum. Ertesi gün yeniden giyiyorum. Ben temizken o kıyafetlerde ne ter kokusu oluyor ne bir şey.

Pandemide de her şeyi sürekli yıkamadım. Balkona asıp havalandırdım. 

Üç günde bir değişen çarşaflar, her gün alınan uzun duşlar, dakika başı çamaşır suyu dökmeler falan aslında doğal hayata yaptığımız zararlarin içinde.  

Yazın aşırı klima çalıştırmamaya çalışıyorum örneğin . Sadece nefes alamayacak kadar nemliyse açıyorum . Kışın evde yazlık kıyafetlerle dolaşacak kadar sıcak olmasın istiyorum. Gece yatarken ısıtıcıyı kapatıyorum. (Varken öyle yapıyordum yani :)

Gideceğim yerlere mümkün olduğunca yürüyorum. 

(Hayalperest söyleyince aklıma gelenleri de ekleyeyim) 

Mutfak musluğum su tasarruflu. Az akıyor. Meyve sebze yıkadığım sularla bitkilerimi sulamaya çalışıyorum çoğunlukla. Dişimi fırçalarken, elimi sabunlarken musluğu kapatıyorum.  En üzüldüğüm duş alırken suyun ısınması için uzun süre akıtmam gerekmesiydi, şimdi o sırada altına kova koyuyorum, o suyla balkon yıkıyorum ya da tuvalete döküyorum.  

İlk aşamada aklıma gelen basit şeyler bunlar. 

Dünyayı yerinden oynatamıyorum, evet ama kendi üzerime düşeni yerine getirmek için uğraşabilirim. Bu da oturduğum yerden hayıflanıp durmamdan bana daha faydalı. 

Belki ambalajlı ürün alımımı azaltabilmek benim ilk hedefim olmalı. Öyle çok dönüşüm çöpüm çıkıyor ki. Bu konuya odaklanmalıyım.  

Aldıklarımın bozulup atılması engellemeliyim. Bayat ekmekleri değerlendiririm. Domatesler yumuşadığında buzluğa atarım, sonra çorba yaparım. Son kullanma tarihi geçen şeyleri hemen çöpe atmam, tadında bozulma yoksa tüketirim. Ama yine de çürümüş sebzeler olabiliyor. Zira şu günlerde pek minimalist market alış verişi yapamıyorum. Hem internetten sipariş verdiğimden hem de herşeyin fiyatı her an o kadar artıyor ki indirimde görünce biraz depolamak istiyorum. 

Bir de Doğal Hayatı Koruma Derneği'ne üyeliğim geçip gitmiştir artık, yeniden üye olacağı ona.

Bir gün evim olursa bahçesini meyve ağaçlarıyla donatacağım.

Kendi çocuklarıma da bu düşüncelerimi bulaştırmak yapabileceğim en güzel şeylerden biri olacak. Söylediklerim bir kulaklarından girip diğerinden çıksa da yaşadıkları bir şekilde etkiler, kendi evleri olduğunda uygularlar diye umuyorum.

Şimdilik aklıma gelen minik şeyler bunlar.

Evet çoğu şeye el atamayabiliriz ama çocuklarımıza örnek olarak büyük iş yapmış olabiliriz. Hele ki öğretmenler, ah öğretmenler, ne kadar çok çocuğa,  gence dokunabilirler. Muhteşem bir şey değil mi bu :)



  • Çarşamba, Ağustos 25, 2021
  • 19 Yorum

Bize Çok Büyük Lâflar Değil Çok Küçük Hareketler Lâzım

Bu haftamın başlığı da bu olsun.

Az önce midem kazınıyor diyerek kendime su alırken aklıma geldi konu. Konu aklımdaydı da yazmak kısmı :)

Kocaman kocaman cümlelere rastlıyorum sık sık. Sonra oturup düşünüyorum anlamlarını. Bana hiçbir şey ifade etmiyor. Evet ulvi bir şey var ama o ne, belli değil.

Hadi çok ulvi şeyleri geçelim. Aklım fikrim yemekte ya karnım açken beni yazmaya getiren kısma bakalım.

Duygusal açlık.

Efendim duygusal olarak açlığımız varsa fiziksel olarak da açlığımız geçmiyormuş. Mantıklı ve fakat benim ne işime yarıyor şimdi bu? Gün 24 saat açım ben. Hiç doymuyorum. Ruhum isyanını böyle dile getiriyor olmalı.

Hımmm.

Neden duygusal açım. 

Evin içinde çocuklarım ve kocamla uğraşıp duruyorum. Onlar beni bunaltıyor, yoruyor kapana kısılmış gibi hissediyorum, kendimle başbaşa kalmayı,  sadece kendim adıma düşünmeyi özledim. 

Peki.

O zaman şimdi nolcek?

Çocukları cami avlusuna mı bırakiim?  Evden mi uzaklaşiim?  E ev benden uzaklaşmıyor ki?  Hepsini terk edip Tibet'te bi manastıra mı kapaniim?  Valla bir ara en büyük hayalim akıl hastanesine kapatılıp bir köşede oturup ileri geri sallanarak günü geçirmekti.

Eh, sanırım ben aç kalmaya devam edeceğim. 

En iyi ihtimalle rejim yapmaya uğraşırken gram hesaplamaktan dünyanın gerisiyle iletişimimi azaltacağım. Başardığım minik şeylere bakıp mutlu olacağım. Bugün giden 250 gram,  yarın yaptığım 160 tane squat (Çömelip kalkma hareketi)  falan iyi hissettirecek.  Kocaman sözcükler değil minicik hareketlerle ayakta kalacağım. O kadar.


Yepisyeni Bir Hafta

Havalar hafiften serinledi, evim rüzgârlı (derken çamaşır makinası aklıma geldi   gidip bir bakayım) (çamaşırları astım, kendime çay doldurdum geldim :)


Yaz yerini yavaş yavaş sonbahara bırakıyor. Ve bence İstanbul'un en güzel mevsimi sonbahar. İnsan ayılıp bayılmadan mis gibi bir havada kendine geliyor.

Geçen hafta yediğim içtiğim derken başka şeylerden bahsetmemişim.


Birlikte ilk doğumgünümüzü kutladığımızda 18 yaşımızdaydık. Any geldi, onun doğumgününü kutladık annemin aşuresi ile :D


Benim atom karınca arkadaşım, enerjin bol olsun. 

Bir başka akşam kardeşim uğradı, masa başında keyifle sohbet ettik hep birlikte.

Cumartesi günü instagrama bakarken ne gördüm?  Hatice Üsküdar'da ve benim bundan haberim yok :) Bensiz haaa diye araya dalınca, dün o ve Nilgün bana geldiler. Erkut Bilgiç ile legolande gömülürken biz de keyifle sohbet ettik. Nasıl güzel geldi anlatamam.


Bu hafta da kuzenimle buluşma ayarlıyoruz. Açık havalarda hafiften sosyalleşmek, özlem gidermek,  kışa girmeden enerji depolamak gibi.


Yalnız geçen hafta düşündüğüm doktor randevularını alamadım, elimden telefonu bırakma kararımı da uygulayamadım, bir kitabı bile bitiremedim. Kendimi bu konularda kınıyorum. Ama çok da kınamayayım yav. Tatil modundayım işte.

Yedinci Gün , Serbest Gün, Kaç Kilo Vermişim

Sabah kalkar kalkmaz tartıldım ,  yüzüm düştü. Üç yüz gram kadar vermiş gözüküyordum. Sonra pazara gittim, döndüm  bir iki saat geçti, Metos'u da uyanırdım. Birlikte tekrar tartının başına gittik. 

Aradan geçen iki saatte ne olmuş bilmiyorum ama bekliyordum böyle bir şey ,  zira daha önce de yaşamıştım. Bir anda 700 gram daha indi ibre.

Sonuç olarak. 

Günde 1100- 1200 kalori civarı aldım. 

Sadece bir gün 1600 kalori aldım nachos yapınca.

Günde üç dört kuru kayısı dışında tatlı yemedim. Karbonhidrat düşük aldım  proteine yüklendim. 

Her gün bir saate yakın yürüyüş yaptım. Hızlı değildi, aheste aheste dolandım ama dışarı çıktım.

Hemen her gün elli dakika pilates yaptım. Bunun iki tanesi kardiyo pilatesti. Bir gün yapmadım sadece, o gün de ev temizlediydim.

Ortalama günde 300 kalori harcamışımdır.

Akşam sekizde yemek yemeyi kesip öğlen on ikiye kadar sadece su içtim. Öğlen on ikide kahvaltı,  akşam altıda akşam yemeği. Arada yine bir şey yemedim, yani o altı saat yine oruç gibiydi. Altı sekiz arasında çayımı içip biraz kuruyemiş yedim.

Valla açlık hissetmedim dersem Allah Baba çarpar beni, bol proteinli beslendiğim halde gayet de acıktım. Tıka basa doymadım hiç.

Altı günün sonunda 1 kilo vermişim (ilk gün attığım şişkinliği saymıyorum) 1 cm incelmişim (Bence o bir santimden çok olması gerek, kendimi şiş hissediyorum bu sabah). 

Çok fazla değilmiş gibi duruyor ama ben ayda bir kiloyu ancak verebilmiştim daha önce. Üstelik yine kalori sayıyordum ama saate dikkat etmiyordum.

Üstelik bir kilomun hepsi yağdan gitmiş,  belimdeki bir santim incelme bunu gösteriyor.

Bir de,  geçen pazar kendimi bilimum ekmeksel gıdalara gömdükten sonra pazartesi günü c vitamini desteği ile ayağa kalkabilmiştim. Gözlerimi açamıyordum. Salı günü hafifledi, sonrasında geçti. Eğer bugün yediklerimden sonra yarın yine gözümü açamazsam sebebinin ekmek,  tatlı  velhasıl karbonhidrat olduğuna emin olacağım. 


Bu sabah mutlu kahvaltım bu. Simitle bir aşk yaşamaktayım şu an :) Sonrasında aşure hayalleri içindeyim.  Akşama ne sipariş edeceğimizi bile kararlaştırdık Metos'la :D Günlerdir bu iş üzerinde çalışıyorduk :D

Bu bir günlük kaçamak belki kilo verme hızımızı düşürecek ama rejim yapma süremizi uzatacağından uzun vadede daha iyi.  Arada böyle molalar vermekten hiç vazgeçmiyorum, zira elli bir yaşıma çok az kala artık hayatımın hep böyle sağlıklı beslenerek geçmesi gerektiğini biliyorum. (Bu kadar sıkı olmasa da)  ama sevdiğim tadların keyfinden de kendimi mahrum etmeyeceğim. Sonuçta sadece sağlıklı yaşamaya çalışarak yaşamak da sıkıcı anacım. 

Haftaya gün be gün diyet hikâyesini yazmayı bırakıyorum. Burada yapılması gerekenleri özetledim. Belki arada bir kısaca anlatırım. 

Son durum künyesi :

Kilo : 72.5

Bel : 75 cm

Boy: 1.72

Yaş : Neredeyse 51 

Ruh : 20 lerde :D


Tüm bu hafifleme maceram hafifleyelim etiketimin altın. Şurada.

Altıncı Gün; Varoluşumu Sorgulamaktayım

Aslında çok da sorguladığım söylenemez, koskoca kâinatta bir toz zerresiyiz hepimiz. Yaşıyoruz, öleceğiz. Öleceğini bilerek yaşamak olaya renk katıyor elbet. Ölümden sonrası belirsiz. Bilmediğimiz bir kapıdan geçeceğimiz başka bir macera. Çok derinlemesine düşününce sonsuzluk da insanı ürpertiyor. Sonluluk da. Akıl sağlığımız açısından gündelik işlerle meşgul olup içinde bulunduğumuz zaman dilimine odaklanmak gerekiyor. 

Karavanda vakit geçirmeyi belki de bunun için seviyorum. 

Sürekli yapacak bir iş var. Yemek hazırlanacak. O küçük ortamda bu bir meydan okuma gibi. Bulaşık yıkanacak bu daha da zor. Üstelik sınırlı kaynaklarının da bilincinde oluyorsun. O su bitebilir. O tuvalet boşaltılacak. Elektrik yetmeyebilir.

Bütün bunlar seni sürekli meşgul ederken kafan varoluşsal karmaşalara bakmıyor, bakamıyor. Üstelik o küçücük alanın hiç bitmeyen işlerinin bir de keyifli yanı var ki işler bitiyor. Ha?  Yani yapman gereken şeyler bitmiyor ama yaptığın şey bitip yerine yeni bir şey geliyor. Evdeki gibi temizlik yapmam gerek nereden başlasam,  yarın yapsam demiyorsun. Ya da başlayınca bir hafta devam etmiyor o temizlik. Ayağına kırıntılar yapışmaya başlayınca süpürgeyi çıkartıyorsun. Beş dakikada tamam.  Tezgâh dağılmış, on dakikada yerinde.

Kapı kapanmıyor, su ısınmıyor, dış lâmba yanmıyor. Hep bir uğraş. Sonra nihayet tamir olanlar olup, yapılabilenler yapılınca ayaklarını uzatıp içinde bulunduğun doğaya bakıyorsun. Sesleri dinliyorsun. Dalga sesi, kuş sesi, kurbağa sesi, cırcır böceği sesi, yağmur sesi. Öylece kayboluyorsun. 

Saat 10.00. Evde herkes uyuyor. Ben de dışarıdan gelen kuş seslerini dinliyorum. Karavanda değilim ama bakış açım daha bir sakinledi sanki. Bir şeyler beklemek yerine birşeyler yaşamayı öğrendim. Ah yine işler işler diye yakınmak yerine onları yapabiliyor olmaktan mutluyum. Düşünüp durmaktansa hissedip duran bir insan olmak istiyorum. Rüzgârla sallanan yaprakların hışırtısı, uzaktan geçen çocukların sohbetleri, alt kattaki tıkırtıları alıp kendime katıyorum. Midemdeki gurultular ekleniyor, gülümsüyorum. Biraz daha bekleyebilirsin mide, harika bir andayım   yaşıyorum. 

Hava serin, en sevdiğim mevsimin esintileri var . Pelteleşmiş halden sıyrılıp hafif hafif harekete geçmekteyim. Günün bu pırıl pırıl ilk saatleri beni dünün kirlerinden arındıyor. Allah biliyor ya buna çok ihtiyacım vardı. 

Bugün yediklerimden bahsetmeyeceğim. Beni yiyenlerle savaşma modundayım. 

Yarın kilomu ve bel çevremi bildirip bu seriyi bitireceğim. 

Şimdi biraz şu koltukta sessizce oturup sadece duracağım. 

Öptüm hepinizi. 



  • Cumartesi, Ağustos 21, 2021
  • 8 Yorum