Aaaa Araya Kaynak Yapayım, Bu Kısmı Unutmuşum !

Kopenhag'daki ikinci akşamımızda Legolarımızı alıp da otele döndükten sonra oğluşları odada bırakıp kısa bir tur attık baş başa Can'la.

Hedef Gezi olaylarında da sık sık adı geçen Christiania'ya gitmekti. (Bknz)

Tabi hava kararmaya yakın yapılan kısa bir gezi ile pek bir şey anlaşılmasa da sokaklarında dolaşıp orayı da görmüş olduk :) Aslında sırf görmeyip gitmişken biraz uçmak lâzımdı ya , ay ben zaten uçuğum, kola dışında bir şeye hiç ihtiyacım olmadı uçmak için :D


 


Birbirinden harika duvar resimlerinin bir kısmını kaçamak fotoğrafladıktan sonra yürüyerek otelimize geri dönüyoruz.


Saat 23:00'ü geçiyor, hava kararmak üzere..


Manzara beni benden alıyor.


Fonda çocuk sesi olmaksızın sakin ve huzurlu bir kaçamak ikimizin de hoşuna gidiyor...

Hele Bir de Çocuğunuz Lego Seviyorsa Kesinlikle Gidip Görmelisiniz...


Bu bilet satış yerlerini gördüğünde Bilgehan'ın ilk dediği şey "Siz de benim gibi kendinizi küçülmüş hissediyor musunuz?" oldu :)


Kapıdan girişte ilk bankta rastladığımız amca sadece uyumakla kalmıyor, üstelik horluyordu da :)
Uyuyan adamın yanı bizim olası birbirimizi kaybetme durumunda buluşma noktamız oldu :)


Legolardan yapılmış minyatürlerin olduğu bu kısım düşündüğümüzün çok ötesindeydi, insan bir gün boyunca sadece burayı izleyip sıkılmayabilir.


Bu uçaklar perona giriyorlar, çıkıyorlar, taksi yolundan piste gidiyorlar. Bir uçmadıkları kalmıştı. Ama hemen yakındaki hava alanı bu eksikliği kapatmış, sürekli havada inen kalkan uçak gördüğümüzden, bak işte uçuyorlar da geyiğini sık sık yaptık :)

Can'ı bu bölgeden ayırmak zor oldu. "Postacı yıllık iznini almış şehri dolaşmaya çıkmış" misali bizimki de üç günde özlemişti uçaklarını herhal :)


Evler , köprüler, trenler, gemiler... Ve sürekli bir hareket. Mesela Nyhavn'da gezen gezi motoru var ve rehberin konuşmalarını duyuyorsunuz :)




Detaylara bakmak başka keyif.

Hele şu videosunu çektiğim Panama Kanalı modelinde ağzımız açık kaldı ki zaten fonda seslerimizden bunu anlayacaksınız :)




 




Bu girdiğimiz ilk kuyruktu. Tabii ki söylememe gerek yok her yerde yaklaşık yarım saat bekleme süresine 1 dakikalık aletlere binme süresi vardı :) Tamam hakkını yemeyeyim mesela bu oyun 5 dakika kadar sürüyordur. Bu tekneye biniyoruz ve başlıyoruz kolu çevirip etrafa ateş etmeye. Bu arada kenarlara da koymuşlar aynı mekanizmadan, oraya gelenler de bize ateş ediyorlar. En son ıslak ve fakat ağzımız kulaklarımızda iniyoruz oradan. Zaten bayağı ıslanıyoruz oyunlarda :)


Suda bir ejderha mı var?




Bu itfaiye merkezi en çok Bilgehan'ın hoşuna gitti çünkü onun itfaiye serisi var. 


Buradaki oyun da çok güzeldi bence. Her biri bir itfaiye arabasına dizilen yarışmacılar şu eski tren lokomotiflerini yürüten mekanizmayla araçları yürütüp binaya ulaşıyor, orada su pompalayarak yangını söndürüyor ve yine araçla geri dönüyorlar. Bir koşturmaca gidiyor :)


Sıra beklerken etraftaki şeylere bakarken vakit nasıl geçiyor anlamıyoruz .


Bu timsah arada adama saldırıyor :)


Bu çiçekleri önce uzaktan gözüme kestirip,


sonra yakınına gidince bir de orada yakalıyorum :)


Sizce de gerçeğe benzemiyorlar mı?



Bu arabalara da bayıldım, market arabası gibi para atılıp alınıyor ve gün boyu çocuklar için kullanılabiliyor. Bence özellikle Bilgehan'ın yaşı burası için harikaydı, Metehan da çok eğlendi gerçi, ama çevremizde bir yanda bebekleri olup bir taraftan 2-6 yaş arası çocuğunu gezdiren bir sürü aile vardı.


Ertesi gün bir daha dolaşırken minyatür kısmında yine çok vakit geçiriyoruz :) Burası Star Wars bölümü. Bir milyon fotoğraf çekmişiz ama bu kadar yeterli sanırım :)



 
Can'la bu ağaçlara bayıldık.
 




Aletlere binmek için geçerli olan boy çizelgesi, parmak uçlarında durup geçmeye çalışan çocuklar görmeye değer :)


Bazı kuyruklarda böyle masalar var, biz bir saat kuyrukta beklerken Bilgiç keyif yapıyor :)


Bizimkiler altın arıyorlar :)





En son oraya da bakmadan geçmeyelim diye Duplo kısmına giriyoruz. Küçük çocuklar için çok eğlenceli bir park.


Daha yüzlerce fotoğraf koyabilirim ama bu kadarda kalayım en iyisi :)

Burayla ilgili bir iki şey eklemek istiyorum.

Her iki adımda rastlanan tuvaletler hep çok temizdi, o kalabalığa rağmen nasıl oldu bilmiyorum.

Hiçbir gereçte çanta almıyorlardı. Hele ilk gün otelin lobisinde bırakmayalım diye yanımıza aldığımız bütün çantaları her gittiğim yerde bir rafa bırakıp binmek zorunda kaldık.

O kadar çocuğa bağıran çağıran anne baba ben hiç görmedim, Can bir tane rastladım dedi. Bizim burada olsa, tam bir curcuna olurdu eminim. Üstelik çocuklar gayet de hareketliydi.

Bütün sıra yerlerindeki zincirler falan sapasağlamdı, çocuklar hep üstlerindeydi.

Roller Coaster dediğin hep aynı şey değil mi birine de binsen binine de binsen ne fark eder diyordum, fark ediyormuş:) Hele buz kırılıp da düştüğümüz sahne harikaydı, gerçekten şaşırdık :)

Buzlaş kutularını ta eve taşıdım valla. Legoland'den ne getirdin Handan? Buzlaş bardağı :)

Bir saat kuyrukta bekleyerek aldığım Nachos çok güzeldi neyse ki :)

Kurutma kabinleri iyi fikirdi. Çok ıslandıysan 20 Kron atıyorsun, 10 dakika sıcak hava üfleyip seni kurutuyor.


Çocukların sularla oynadığı bir kısım vardı, biz yanımızda mayo götürmediğimiz için girmedik ama pek eğleniyorlardı.

İki günde kanoya, kızağa, arabaya binip macera yaşadık, zindanlarda dolaştık, mumyaların içinden ateş ettik, yangın söndürdük, korsanlık yaptık, pilot eğitimi aldık, altın aradık daha ne olsun :)

Legoland'in sitesi şurada. Anlatmakla olmaz, yaşamak gerek :)

Billund Yolcusu Kalmasın :)

Tatilin en heyecanlı anları tren bileti alıp trene yetişme anlarımızdı.

İki şehir arasında hızlı trenle yaklaşık üç saat yol olduğunu öğrendiğimde uçak yerine onu tercih etmeye karar vermiştim. Çevreyi seyrederek gitmek fikri hoşuma gitmişti.

Tren istasyonuna gidip de bilet alana kadar bir sorunumuz yoktu. Önce tren, ardından yarım saatlik bir otobüs yolculuğu yapıyorsunuz. İkisinin biletini direk veriyorlar zaten. Fakat gişeden ayrılırken iyi ki hangi peron diye sormuşum .Biletin üzerinde hiçbir şey yazmıyor. Gerçi kadının cevabını ben değil Can hatırlıyordu ama olsun. Gittik dedikleri perona, neye bineceğimizi bulamıyoruz bir türlü. Tren geldi, birilerine soruyoruz öğrenmek için kimi bilmiyor, kimini biz anlamıyoruz. En sonunda trenin doğru ama kompartımanın arkalarda bir yerde olduğunu nihayet şarj edip koşturarak yetişmeye çalışıyoruz burnumuzun ucundaki trene :)

Bir kafa karışıklığını da birisi gelip bizim oturduğumuz yere oturmak istediğinde yaşıyoruz. Zaten ben elimdeki biletteki numaraları kesinlikle anlayıp da bir sonuca varamamaktayım. Tabi dört kişilik yer aradığımdan bir sonuca varamamaktaymışım, zira Bilgehan yaşı gereği bedava yolculuk edebildiğinden meğer ona numara verilmiyormuş. Haliyle ben elimde gördüğüm üç numaradan inatla dört kişilik yer anlamaya çalıştığımdan neredeyse logaritmasını alıp türevinin üçüncü dereceden ters fonksiyonunu hesaplayacaktım o numaraların :D He canım abarttım biraz. Ay daha çıkamadık yola :)

Haydi çıkalım artık...


Etrafa bakarken üç saat o kadar çabuk geçiyor ki... Her tarafın bu kadar düz olması çok ilginç geliyor insana..


Uzuun bir köprüyle adalar  arasından geçiyoruz. Bu fotoğraftaki kısmını tren denizin içinden geçiyor, sonraki yarısında üzerine çıkıyor.




Derken Vejle'de trenden inip otobüse gidiyoruz. Bakın canlarım trenden inince sağa dönüp otobüs yazan yere değil sola dönüp istasyonun içine gireceksiniz. Otobüs oranın önünden kalkıyor. Beklerken hemen orada dürüm yazan dükkana girip bir şeyler yiyeyim derseniz, sade dürüm demek için on saat İngilizce boğuşmayın. Yoksa Can'ın başına geleni yaşarsınız.

Can -Eee, we want only meat in it, nothing else.. Bla bla bla..
Kasadaki Görevli (Arkaya Dönerek Bağırır) -Abi ikisi sade olsun..
Can- Haaa????

Bol kahkahayla karnımızı doyurduktan sonra otobüse biniyoruz.



İşte Legoland Hotel'e ulaştık bile.


Tek sorun orada yer olmaması :)

Bizim gidiş tarihimiz kesin olmadığından , bu yolculuk boyunca hiçbir yerde yer ayırttırmadan çantalarımızı kapıp gittik. Orada yer olmadığını görmüştüm zaten internetten ama yine de bir şansımızı deneyelim dedik. Olmadı.

Bilgehan'ın mızıltıları ve güneş eşliğinde, elimiz kolumuz çanta dolu bir şekilde yarım saatlik bir yürüyüş ve iki otel sonra nihayet bir adet boş oda bulabiliyoruz.. Tekerlekli çantamız ve pek değerli lego naylon torbamızı resepsiyonda bırakarak sırt ve omuz çantalarımız yanımızda Legoland'e gidiyoruz hemen. Zira nedense orada oteller akşama doğru hazır oluyor ancak..


Arkası sonra.. Uyarıyorum, bir sürü eleme yaptıysam da, çok fotoğraflı bir yazı olacak...