Boşluk-1

Gözlerini yavaş yavaş açtığında nerede olduğunu anlayamadı önce. Karman çorman sesler ve görüntüler durulunca bir hastane odasında olduğunu fark etti. Burada ne arıyordu, başına ne gelmişti hiç bilmiyordu. Doğrulmak istedi ama sağından solundan çıkan kablolar izin vermedi. O sırada bir hemşire geldi yanına.

- Ah, kendinize geldiniz demek.. Lütfen kıpırdamayın, hemen doktora haber verelim. Lerzan Hanım, ağrınız, bulantınız var mı?
- Yok.
-Baş dönmesi?
- Hayır ama...
- Ama?
- Hiç bir şey hatırlamıyorum.
- Buraya nasıl geldiğinizi mi? Evinizde merdivenden yuvarlanmışsınız, hatırlamıyor musunuz?
- Daha da kötü. Evimi de hatırlamıyorum...
- Doktorumuz şimdi gelmek üzere. Hiç merak etmeyin emin ellerdesiniz..

Yanına gelen doktorun güven verici bir görünümü vardı gerçekten de. Güven verici görünümü hatırlıyorum ama kendimi hatırlamıyorum, ne tuhaf diye geçirdi aklından.

- Merhaba Lerzan Hanım, ben doktorunuz Veysel. Nasıl hissediyorsunuz kendinizi ?
- Boşlukta gibi, hiçbir şey hatırlayamıyorum.
- Tamam, bir bakalım size..

Elindeki değerlere göz atan doktor, bir yandan onu muayene edip bir yandan da anlatmaya başladı.

- Bugün öğleden sonra getirdiler sizi. Yanınızdaki evde oturan Sarp Bey gürültü duyup baktığında kapınız açıkmış, siz de yerde yatıyormuşsunuz. Hemen ambülansı aramış. Sanırım düşme sırasında başınızı çarpmışsınız. Şansınıza nöbette ben vardım, beyin cerrahıyım, hemen ilk müdahaleyi yaptık. Tetkiklerde hafif travma dışında bir bulguya rastlanmadı. Hafıza kaybına yol açacak bir şey gözükmüyor. Sizi bir müddet izlemeye alalım. Geçici bir şey olduğunu düşünüyorum. Refleksler ve değerler de iyi..

- İsmim bile tanıdık gelmiyor, kim olduğum hakkında hiçbir fikrim yok..
- Bildiğim kadarıyla buraya altı yedi ay önce tayininiz nedeniyle taşınmışsınız. Edebiyat öğretmeniymişsiniz. Şimdi size rahatlatıcı bir iğne yapalım, güzel bir uyku sonrası sabaha yeniden değerlendiririz durumunuzu. Bu arada akrabalarınız ve arkadaşlarınızla da konuşursunuz. Ama bu gece değil. Dinlenelim önce.

Dünya Saati'nde Biz Ne Yaptık


Mumlarımızı hazırladık, ürkünç öyküler olan kitabımızı aldık, Bilgiç dergilerden çıkan kes biç yapıştır kartonlarını topladı yanına. Bir saat nasıl geçti anlamadık bile. Yüksek sesle mum ışığında kitap okurken bir bakmışız saat 21:30 olmuş:-)

B-)

Azmettim, bitirdim:-) Yemedim içmedim demek isterdim ama, koca gün yedim , içtim, kitap okudum:-)  Oh be, sinirlenmiştim kendime bir kitabı bile bitiremedim diye:-)

Hele Sen de Bir Bak Hayatına :-)

Geçen hafta, komik bir baş ağrısı gittiğim doktor tarafından pek komik bulunmayınca MR çektirmek zorunda kaldım. Bir taraftan da insan bir sürü şey düşünüyor tabi.

Hayatına, yaptıklarına başka bir gözle bakıyorsun.

Gece hep birlikte film izlerken erkeklerime yönelttim dikkatimi meselâ. Işıklar kapalı, cips sesleri eşliğinde, herkes bir yere yayılmış, klasik, sıradan, özelliksiz bir geceydi işte.. Gülümsedim hallerine. İçime çektim.

Sonra fark ettim ki, ben zaten hep bu moddayım. Hayatımın her anını böyle yaşıyorum. İçerden gelen çocuklarımın sesinin keyfini çıkartıyorum zaman zaman, evdeki sessiz anların tadına varıyorum ya da, dünyayı izliyorum, çiçeği, böceği, kuşu, bulutu, ağacı...

Ben hayata hep o gözle bakıyorum. Ölürsem kalırsam diye de değil üstelik, içinde bulunduğum anın geçip gittiğini bildiğimden. Sadece bunun için...

Bunu bilmek hoşuma gitti:-)

MR sonuçlarım geldi bu arada.. Bir şeyim yokmuş, basit bir ilaç tedavisi yetiyor:-)

* Başlık Özdemir Asaf'ın Bugün ve Bugün şiirinden :-) ( Şurada)

Bakalım Bakalıım

Hafta başı muhasebesi:-)

Yaaa, yine kitabımı bitiremedim. Ama bu kitap hem yavaş ilerliyor, hem minik yazılı.. Tamam tamam bahane yok, okumayınca bitmiyor. Ama hiç aklımda olmayan işler çıktı.

Meselâ son anda hatırladığım film festivali:-) Film seçmek ne uzun ve meşakkatli bir iş biliyor musunuz? Film beğeneceksiin, sana uygun seansı bulacaksıın, arkadaşlarınla koordine edeceksiin. Çocukları ayarlayacaksıın..

Sonra cumartesi sabahı haydi çok erken olmasın diye biraz oyalanıp öğlene doğru Rexx sinemasına gidip " Neyse çok kalabalık gözükmüyor" diyerek sıraya girmeye çalışırken numaratör olduğu gerçeğiyle karşılaşacaksıın. 193 numara elinde 53 numaradan sana gelene kadar beş saat falan mı geçmesi gerekiyor diye şok olacaksıın:-)

Neyse, bir saksının kenarında arkadaşımın dediği yeni filmlerin saatlerini ayarlamaya çalışırken yanımda oturan kadına birileri kendi numaralarını verdiler. Ben de hemen atladım, sizin numaranız kaçtı, ben de onu alabilir miyim diye:-) Bir anda 105 'e gelerek rahat üç saat öne geçtim:-)  İlk gençliğimin haliyle orada olmak ruhuma o kadar iyi geldi ki.. Biletlerimi alıp çıktığımda keyfime diyecek yoktu:-)

Gelelim rejim meselesine. Bir milyon çeşit tatlı, bir de su böreği gerçeğiyle birleşince sabah tartıya pek korkarak çıktım ama yıkanmış yeşilliklerim sayesinde öğlenleri salata ve ızgara tavuk kürüme devam ettiğimden mi bilinmez, kilo almadan geçmiş bu tehlikeli hafta. Yuppi:-)

Haftalık plânıma gelirseeek..

Bilgehan'a ayakkabı al. Çok acil.
Çocuk geziye gidecek, çantasını hazırla, eksik gedik var mı bak.
★ Kitabını bitir. Bak kitabı bitirmezsen, tablet yasağı koyacağım sana haberin olsun!
★ Mutfak dolaplarına biraz ilgi göstersen diyorum.
★ Kitabı bitirince biraz da hikâyene yoğunlaş.

Hımmm.. Yeter bu kadar. Zaten mutfak dolabı beni oyalar bir müddet.

Şu an tam tembellik modundayım. Dün yine pazar alışverişi sonra mutfakta üç saat koşturduğumdan yemek derdim yok:-)

Hepinize günaydın:-)

Kitaplar, Kitaplar, En Sevdiklerim:-)

Sevgili Şebnem beni ebelemiş:-)  Sevdiğim kitaplardan ilk ona girenini listelememi istemiş. Kitaplı mimler en sevdiklerim:-)

Ama sadece on tane olması yıktı beni:-)

Ve fakat hemen çözümü şu anda buldum:-) Şimdi siz önce şuraya bakın, orada ben kırk bir tane kitap sıralamışım:-) Ben de o günden beri okuduklarımdan en sevdiğim on tanesini buraya yazayım. Nasıl ama:-)

Bak çok önemli not, bu kitaplar arasında bir sıralama yapamam, sadece aklıma gelme sırasıyla yazıyorum:-)

♥ Meraklılar - Richard Bach ( İnsana mutluluk ve umut veriyor:-)
♥ Denemeler- Montaigne ( Başucunda durup tekrar tekrar okunası)
♥ Şairin Romanı - Murathan Mungan ( Şiir, macera, fantastik dünya, dedektiflik.. Bayıldım, bayıldım)
♥Düşünceler - Marcus Aurelius ( Sevgili Evren'in hediyesi, bu da başucumda duruyor.)
♥ Yaz - Kürşad Başar ( En son okuduğum, anlatım harika. )
♥ Eva Luna - İsabel Allande ( En son favori yazarım. Hani olur ya ne yazsa alınanlardan:-)
♥ Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi- Ayfer Tunç ( Bu kitabın karaktarler arasında uçuşması en çok hoşuma gitmişti. Ayfer Tunç da sevdiğim yazarların arasında:-)
♥ Hey İstanbul - Deniz Som ( İstanbul'u gezmeden önce iki ciltlik bu kitabı okumalı muhakkak.)
♥ Bir Çift Ayakkabı - Sunay Akın ( Karışık yerlerden bambaşka yerlere çıkan tipik Sunay Akın hikâyeleri ki ben hepsini seviyorum.)
♥ Su - Buket Uzuner ( En kıskandığım yazarım olur kendisi. Bu kitabın devamı da gelecekti ama henüz çıkmadı. Kadıköy seven birisi olarak bildik sokaklarda dolaşmak ve gizemi çözmek çok güzeldi)

Yalnız son yıllarda o kadar kitap okudum, aaa bu harika dediğim on taneyi zor buldum iyi mi? Kesin unutmuşumdur ben , kesin:-)


Ben de Selen ve Mehtap'ı ebeleyeyim de girip biloklarına iki bir şey yazsınlar :-)



Dünya Saati Uygulaması: Bu Gece 20:30-21:30 Arasında Işıkları Kapatmayı Unutma !



Bu bütün dünyada yapılan bir uygulama, biz de son üç dört yıldır evde yapıyoruz. Bir saat sadece ışık değil bütün elektronik aletleri kapatıyoruz.

İstanbul'da oturanlar Ortaköy'e ya da Üsküdar sahile giderlerse, 20:30 da Boğaz Köprüsü'nün, Kız Kulesi'nin, Dolmabahçe Sarayı'nın, Galata Kulesi'nin ışıklarının sönmesini izleyebilirler.

Şurada bizim çektiğimiz görüntülere bakabilirsiniz:-)

Başbaşa bir saat harika gelecek, haydi siz de katılın:-)

Bir Fikir


Senelerce temalı doğumgünü partisi plânlamış bünye yerinde duramıyor tabi. İnternette gördüğüm bu fikir çok hoşuma gitti, ben de duvara oğluşun fotoğraflarıyla 16 yaptım:-) Yazıcının renkli kartuşu yokmuş, silik ve siyah beyaz halleri çok hoşuma gitti. Bütün sevdiklerimiz yanımızda gibi oldu:-)

Tembel Mod:-)

İki gündür tembellik modundayım. Rejim de evdeki cheesecake, fındıklı kurabiye ve mini sufle gibi şeylerle sekteye uğradı ama boşveeer demiş.

Bu sabah yürüyüşe de çıkmadım, nefis bir sandviçin ardından cheesecake keydi yaptım. Üşenmezsem bir ara ütülenecek çamaşırlarla ilgilenip bir de sağlıklısından pırasa pişireceğim:-)

Dün festival filmlerine gömüldüm. Sekiz tane seçmişim. Çoğu gündüz matinesi, bir iki tanesi de arkadaşlarımla gitmek için akşama. Kız kıza yemek, sinema kaçamağı güzel oluyor:-)

Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman kitabını okuyorum. O kadar ince yazıları var ki sıkılırım zannettim ama bir fizikçinin anılarının bu kadar keyifli olacağını hesaba katmamışım. Çocuklara da okutmayı istiyorum, öğrenebilecekleri çok şey var Bay Feynman'dan:-)

Bir de Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak'ı okumalılar muhakkak. Annem de bana okumamı tavsiye etmişti. İlk okuduğum kişisel gelişim kitaplarından olduğu için miydi bilmiyorum ama çok etkilenmiştim. Su geçirmez bölmelerde yaşamak fikrini oradan edindim örneğin. Yani akşama misafirim gelecek, yapılacak bir milyon iş varken beş dakika çayımı koyup balkonda keyif yapmak gibi. Ya da sabah tartışıp sinir olduğum Can'la öğleden sonra gezmeye çıktığımda sinir olmamı evde bırakıp dolaştığım yerlerin tadını çıkartmak gibi.

Hayat o kadar kısa ki, üç gün sonra saçma gelecek endişeler için anın güzelliğini görmezden gelmek çok saçma...

Hele de bir ilkbaharda:-)

Nereden nereye geldim:-)

Tabletin pili ! e gelmiş. Bitmeden yazımı bitireyim.

Hepinize günaydın.

Epeydir yoklama yapmamıştım, sağdan say bakiim, kaç kişi buradaymış görelim:-)

Neredeeen Nereye :)


İki fotoğraf arasındaki 16 farkı bulunuz :)

Not: Yalnız baktım da ilk fotoğrafta 29 yaşımda olduğumu bilmesem inanmazdım, vay beaaa  :)

Not 2: Bu yazının yorumlarında herkesin dediğine bir cevap yazacağım derken güzel sözleriniz için teşekkür etmemiş olduğumu fark ettim. Şuradan topluca edeyim bari, karışıklığa gelmesin, Teşekkür ederim:-) 

Metehan Oğlum, Ağabey Oğlum, İlk Göz Ağrım :-)

Canım oğluşum...

Beni anne yapan oğluşum..

Kucağıma ilk aldığım anda sevdalandığım, güzel yüzüne bakmaya doyamadığım oğluşum.

Daha doğduğunda her şeyi biliyormuşçasına bakan, daha beş altı aylıkken gerçekten de bildikleriyle bizi hayrete düşüren oğluşum.

Annesi olmaktan gurur duyduğum oğluşum.

Sohbetinden keyif aldığım oğluşum.

Kızgın yüzüne baktıkça kahkaha attığım, somurtmayı beceremeyen oğluşum.

Akıllım, düşüncelim, pozitifim.

Sihirli öpücükleriyle her türlü sıkıntımı uzaklaştıranım.


On altı yaşında, harika bir delikanlı oldun. Ne çabuk geçmiş günler.. "Ayyeee ben uyuya uyuya kalktıım" diye beni çağırışın dün gibi.. "Diikat et diikat et dit baba" diye babanı yolcu edişin. Dudaklarını uzatıp "Bakağsan göğüğsün" diyen o tatlı çocuk daha o zamandan felsefik konuşmalar yapıyormuş. 

Kitap zevkimiz aynı, müzik zevkimiz aynı, hayata bakışımız aynı.. Klonladım mı seni ben bilmiyorum valla:-) 

Hep gülümse, hayat hep güzellikler getirsin sana, çok sevdiğin bir işin olsun, iyi insanlar çıksın karşına..

Sağlıklı, huzurlu, mutlu, müzik dolu, dağ, bayır dere tepe bol gezmeli, sevdiklerinle birlikte, harika nice nice yılların olsun top böceğim, japon balığım...

İyi ki doğdun... 

Tarihe not düşüle:  Handan bugün kendisine bir etek aldı...

Uyanın Sizi Uykucular, Yeni Bir Gün Başladı Bile :)


Şimdi hava kapalı ya, sen hiç umursama...

Eğer fırsatın varsa çık dışarıya. Ne kadar bulutlu olursa olsun dışardaki ışık evdekinden kat be kat fazla. Hele bir de çiçekkenmiş ağaç bulsan kendine. Oh...

Çıkamıyor musun? Kahvaltıda kendini şımart biraz. Radyodan cıvıl cıvıl bir kanal bul. Mis gibi çay, ya da kahve..

Tamam kahvaltı yapacak vaktin de yok, iş yerindesin, falan filan.. Kahve her yerde var... Al içeceğini eline, yetiştirecek şeylermiş, yok evdeki temizlikmiş, bırak hepsini. Sadece sahip olduğun güzel şeyleri düşünerek şükret.

Diyelim ki hâlâ geçmedi. Yorum kısmïna geçip TOWANDAAAAA diye bağırabilirsin, ferahlarsın biraz:-)

Ya da  Adele ile söyle anacım :)

ROLLING IN THE DEEEEEEEEP :D



Günaydın 

Güneşiniz olsun gönlünüzde :)


Sezonun İlk Çileğini Aldım, Bahar Geldi Sayılır:-)

Yine bir pazartesi haftalık plânlama zamanında birlikteyiz sayın seyirciler:-)

Geçen haftaki üç kitap hayal oldu, bir buçuk kitap okuyabildim, ama birazdan iki kitap olacak:-)  Arkadaşlarımla buluşma ayarlayamadım, çok soğuktu, ev havasına girdim. Zaten işlerim de çıktı. 

Ama takıları tamir ettim bak:-) 

Bir hafta sonunda bir kilo vermişim. Rejimin ilk haftasından daha iyi bir performans bekliyordum ama napalım, bu da birşeydir:-) 

Şimdi geleyim haftalık plânlarıma.

Ya, aslında bunları kendim için yazıyorum ben, sıkılan gidebilir anacım ha, sonra size göre bişeyler de hazırlarım:-) Ee, buraya niye yazıyosun o zaman dersen. Ne bileyim, birilerine de ilham gelir, ertelediği ıvır zıvırları yapar diye .

# Çocukların odasındaki oyuncak dolabını boşalt, temizle, düzenle. ( Sadece bu dolap bir gün oyalar beni zaten, odadaki diğer dolapları bir bir ele alacağım, bir hafta veriyorum o odaya ama şimdilik bu kadar yeter.)

# Balkondaki saksılarda donmuş sardunyalar falan var. Bu kış zaten ekmedin bir şey. Oraları düzenle. Bir de şu fidanları ya büyük saksılara falan geçir ya da bir yer bul dikecek, zavallımlar minicik kaldılar.

# Atacağın dergiler bir köşede duruyor, at onları artık.

#Boyner'de eski kıyafetleri topluyorlardır hâlâ, kış sonu geldiğine göre bir kere daha giyecekleri gözden geçir, verilebilecekleri götür.

# İki kitap bitir.

Bu hafta abi oğluşumun doğumgünü, kendi aramızda kutlayacağız ama yine de iki günüm ona gider benim. Onun için yeter bu kadar:-)

Derken film festivalinin yaklaştığını hatırladım.

# Festivalden filmleri inceleyip seçmeye başla.



Hepinize günaydın, enerjik, verimli, mutlu, keyifli, harika bir hafta olsun bu:-)




Çok Yemişim..

Komik bir şekilde sabah altı buçukta uyandım. Nihayet güneşli bir sabah olmasının etkisiyle sanırım. Biraz kalkmamak için uğraştım ama baktım nafile bir çaba yürüyüş çıktım ben de.

Eve döndüm. Oğluşlar da kalkmışlar hemen elektronik aletlerine gömülüyorlardı. Onlara parladım biraz. İyice ipin ucunu kaçırdıkar, güya iki saat bilgisayar süreleri var, ama diğer aletler de ellerinden düşmüyor. Odalarına giderken kalkın bana yardım edin de kahvaltı hazırlayalım dedim. Birisi krep hazırladı, diğeri sucuk doğradı, krepleri pişirdi. Ters yüz etmeyi başardı, mutlu oldu. O arada sıcak krep tavasına elimden su damlayınca tavada dönen su taneciklerine bayıldılar:-) Aklıma benim de sobanın üzerine damlayan suyu seyretmem geldi:-) Sofrayı kurdular. Sucuk tavasını babalarının burnuna tutup uyandırdıktan sonra bıcır bıcır kahvaltıya oturduk.

Ben de tatlı krep yedim bi tane. Napalım, pazar sabahı ufak kaçamaklar olur di mi:-)

Birazdan pazara gideceğim. Ama aklıma alacak hiçbir şey gelmiyor. Neyse, orada cazip gelen bir şeyler olur umarım.

Üzücü haber, yumurtalar gitti. Gece üzerindeydi kumru, sabahın ilk saatlerinde baktım orada bir şeyler yapıyor, kalkıp yanına gittim yumurtalar yok. Sabah erkenden kalktı üzerinden de karga falan mı çaldı bilmiyorum.

Dün kitabımı bitirdim. Haftalık hedefimi tutturmak için bugün iki kitap okumam gerek :-) Ha ha ha, bir tane bitirsem de yeter sanırım. Hem ben hikâye yazmaya uğraşıyorum.

Hikâyenin Ruhu

Çok tuhaf..

Haftalardır başucumda duran Kürşad Başar'ın Yaz'ını nihayet dün gece elime aldım. Hikâye yazacağım diye uğraşırken kafamı toplayıp da okuyamamıştım bir türlü.

İçinde hemen kayboldum kitabın.

Bir yerinde, bütün kitaplar benzer şeyleri anlatırken neden kimilerini daha fazla sevmesinin nedenini bulduğundan bahsediyor. Buna "ruh" diyor.

Allah Allah ben de geçenlerde hikâyemi bitirmeye çalışırken tam da bu kelimeyi, ruhunu yakalamaya çalıştığımı söylemiştim. Sonra onu gerçekten sevmemin nedeni de ruhuydu. Şimdi yazmaya çalıştığımda ise konuyu buldum ruh eklemeye çalışıyorum diye düşünüyordum.

Sayfayı okurken sanki biraz bozuldum kendi fikrimi görünce orada. Kıskanırım da ben, öyle de bir huyum var, güzel kitapları kıskanıyorum:-)  Aynı zamanda da çok hoşuma gitti.

Sonra ilerledim. İkinci hikâyede de büyük olaylardan çok küçük ayrıntıların akılda kaldığını söylemiştim, aynı şeyi söylüyordu o da.. Tabi çok daha güzel bir biçimde..

Bazen çok kitap okumanın yazmamı körelttiğini düşünmüyor değilim. Şimdi bu kadar güzel kitabın ardından benim o konuyla ilgili ağzımı açasım gelmez azizim:-)

Neyse ben kıskanmayı bir kenara koyup da kendimi kelimelerin büyüsüne bırakıyorum şimdi:-)  Hikâyenin ruhu beni sardı.

İlkbahar Geldi :-)

İlkbaharın birinci günü:-)

Hava kapalı ve soğuk gerçi ama olsun:-) Virajı döndük:-)

Dört mevsimi yaşayan bir bölgede olduğumuz için mutluyum. Hepsinin başka bir güzelliği var.. Hem de sürekli bir değişim halinde, hiçbirinden bıkmıyorsun ... Heyecanlı bekleyişe girmek, doğanın renk cümbüşünü seyretmek, soğuktan bunaldığında sıcağın, sıcaktan bunaldığında soğuğun geleceğini bilmek:-)

Hepinize günaydın:-)



Ya Hep Ya Hiç- 3

Kalktı, bir duş aldı, üzerini giydi. Herkesin inanmaz gözlerle baktığı küçük siyah çantasını aldı yanına her zamanki gibi. Sen bir kadın olamazsın demişlerdi ilk defa turneye çıkarken.

İki saat sonra konserin verildiği şehre giden uçağa binmişti. Sabahın ilk saatlerinde otele vardığında henüz grubun gelmesine çok vardı. Odasında akşama kadar vakti nasıl geçireceğini bilemedi. Uyku da tutmuyordu.

Hayat ne tuhaftı. Zaman, su gibi akıp giden zaman, bazen, bir otel odasının içinde duruyor ve ilerlemiyordu bir türlü..  Kafasının içinde bir sürü anı belirdi geçmek bilmez dakikalarda. Büyük anların değil de küçük ayrıntıların insanın aklına takılıp kalması ne ilginç diye düşündü. İlk konserlerini hiç hatırlamıyordu da konserden sonra eve döndüğünde annesinin geç kaldığını söylerken üzerindeki giysiyi biliyordu hâlâ örneğin.

Nihayet akşam olduğunda, onların gelişlerinde karşılamak üzere lobiye indi. Kapıdan giren altı tipten biri son derece asık suratlıydı. Diğerleriyle ilgilenmeden doğru bara yöneldi. Hayran kitlesi de peşinden.

Sandra önce ekibin yanına gitti.

- Tanrıya şükür Sandra, buradasın.. Bu adamın hakkından sadece sen gelebiliyormuşsun.
- Bir daha grup nasıl bu kadar uzun süredir bir arada diye sorarlarsa gereksiz açıklamalarla saçmalamayıp Sandra sayesinde diyeceğim direk.
- Altı ayda kaç kadın geçti bilmiyoruz, adam sensiz sevgilileriyle birlikte bile yapamıyor..
- Hey, bir söz vermiyorum beyler.. Kalıp kalmamam ona bağlı.

Bara gitti. Onun biraz uzağına oturdu. Zayıflamış diye geçirdi aklından. Bu adam hiç çirkinleşmez mi diye söylendi. Kendisi hiç bir zaman güzel, çekici bir kadın olmamıştı. Eh, yollarda koştururken pek bakımlı olduğunu da söyleyemezdi.

Onun da kendisini gördüğünü fark etti. Kalkıp yanına oturdu. Hiçbir şey demeden içkilerini içtiler.. Yanıbaşında olduğunu hissetmek aylardır duyduğundan daha da özlemle doldurmuştu içini..

- Tabii ki kovmazdım seni.
- Tabii ki.
- Neden geldin o zaman?
- Çocuklar yalvardılar senden sonra.
- Hah.Çok mu çekilmezmişim?
- Öyleymişsin.
- Sen beni çekiyorsun ama..

Kafasını kaldırıp ona baktı Sandra. Ben seni seviyorum çünkü diye geçirdi aklından.

-  Mesajı aldım ben.
- Ne mesajı?
- Aylardır verdiğin mesaji.
- Mesaj falan vermedim ben.
- Aptal değilim Sandra.
- Çocuklar öyle demiyor ama diye mırıldandı gülümseyerek.
- Tamam öyleyim belki de o kadar da değil. Anladım.
- Neyi anladın?
- Sabahları senin sesin olmadan kalkamıyorum.
- Kaydedelim sesimi alarm yap.
- Ciddi ciddi bir şey söylemeye çalışıyorum burada, dalga geçme.
- ..
- Kimse senin gibi kahve yapmıyor.
- Onur duydum.
- Bu dünyada beni gülümseten başka bir Allahın kulu yok. Sessiz kalıp dinleyen bir kadına da rastlamadım . Yirmi yıldır yanyanayız bunu anlamamış olmam da hep senin suçun!
- Ne?
- Bütün o kadınların eksiklerini o kadar tamamlıyordun ki anlamıyordum bile.
- Ben ne yapıyordum?
- Sana aşık olduğumu anlamamı engelledin!
- ??
- Bir daha asla ama asla bırakmıyorsun beni anladın mı?
- Peki kadınlar?
- Ben ne diyorum burada, algı sorunun mu başladı bir anda?
- Sanırım ..Açık açık anlat bakayım bir daha.
-Sarah!
- Pek hoş bir yaklaşım değil bu ama.. dedi kahkahayla Sarah..

Pufff diyerek sımsıkı sarıldı ona adam.. Düşünü kurmaktan bile kaçınacağı bir andı bu.. Karman çorman oldu.. Geri çekildi birden..

- Sen bana aşık değilsin Bee.
- Ben sana ne?
- Ben senin için çekici bile değilim.
- Kadın, bir sussan ne güzel olacak diyerek sarıldı ona yeniden...
- Ama.
- Şş, sus dedim sana..

Ya Hep Ya Hiç-2

- Sandra!
- Efendim Bee..
- Efendim Beeymiş. Yetti artık evden idare ederim zırvaların hemen kalkıp buraya geliyorsun!
- Ne oldu, sorun mu var ?
- Otobüs yolculuklarını sevmiyorum..
- Efendim? Ne demek şimdi bu?
- Açıklama yapmak zorunda değilim, kazandığın paranın hakkını ver, kalk buraya gel çabuk!
- Ben işimi buradan gayet iyi yapıyorum. Ne oldu orada, Amanda mı gitti , ondan mı bu tafra.
- Ben gönderdim evine.
- Neden?
- Sabahları uyanamıyor.
- Eee?
- Eesi uyanamayınca beni de uyandıramıyor.
- Bunun bir sorun olduğunu bilmiyordum.
- Sen olmayınca sorun oluyor haliyle!
- Bana bak Bee, erkek olmasan ayın muayyen günlerindesin diyeceğim. Git yat uyu biraz, başına vurmuş yorgunluk senin.
- Ukalâlığı bırak, yarın akşam konserde ol, yoksa..
- Yoksa?
- Kovulursun..
- Bee
- Hı?
- Beni özledin herhalde.
- ...
- Suratıma kapattı telefonu, ha ha ha...

Gitsem mi gitmesem mi kararsızlığında evin içinde volta atmaktan yorulunca dışarı çıktı. Nehir kıyısında yaptığı uzun yürüyüş karara varmasına yardımcı olmasa da iyi geldi. " Kovulurmuşum, hah" diye söylenerek döndü.

O gece telefonuna grubun davulcusunda mesaj geldi bu sefer.

- Bu adamı hiçbirimiz zaptedemiyoruz, lütfen gelip yardım eder misin?
- Ama anlaşmıştık , bu turneye katılmayacaktım.
- Lütfen Sandra. Gelmek zorundasın yoksa geriye bir grup da turne de kalmayacak.

Güne Özel

Gidip gelip güneş görmeye çalışıyorum ama bulutlar geçmiş önüne kim kimi tuttu göremiyorum..

Neyse gördüklerimi göstereyim ben en iyisi :)


İkisi nasıl da kardeş kardeş duruyorlar :)

Bugün gece ile gündüz de kardeş kardeş duruyorlar.. Hep bir o tarafa bir bu tarafa çekişecekler ama arada büyülü bir günde dengeyi bulacaklar.. O dengeyi bulma umudumuz hiç içimizden eksik olmasın...

Ve " Şiir Günü" nde annemin bir şiiri ile bitireyim yazımı.

Boş vermek istedim
Dünyaya insanlara...
Boşvermek istedim
Kötü rüyaya,
Umutsuz isyanlara...

Boşvermek istedim
Acıya, öfkeye, kine
Boşvermek istedim
Ağlayana, sızlayana, inleyene...

Boşvermek istedim
Sefalete, yoksulluğa,
Ölüme...
Boşvermek istedim
Duygusallığa, merhamete,
Gönlüme...

Olmadı,
Doluverdim...




Ve bir sürpriz.. Mutluluk Günü'ne yakışır bir biçimde son anda bulutlar aralandı biraz, güneş tutulmasını izleyebildim..

Ülkemin üzerindeki kara gölgeler de tıpkı güneşin üzerinden aktığı gibi akıp gitsin diye diledim ..

Bir Bir Anlatıyorum Bak :-)

* Dün bir ara google klavyeyi güncelleştirme gafletinde bulundum. Öyle berbat bir hale gelmiş ki. Normalde i ye uzun basında ı oluyordu , ama i harfinin altına rakamları dizince uzun bastığımda 8 yazmaya başladı, sinir oldum. Başka bir klavye bulayım bu böyle olmayacak diye silmeye karar verdim. Neyse ki silme işlemine basınca en son güncellemeyi sildi de ben de kurtuldum:-)

* Tablette blogger kontrol panelinde izlediklerimi gösteren sayfa aşağı doğru inmiyor bir türlü. Zaten zar zor türlü numaralarla oynatıyordum, dün hepten durdu. Büyütmek küçükltme falan işe yaramıyor, En üstteki bir kaç tanesi dışında göremiyorum gerisini. Sinir bir durum.

* Kumruyla karşılıklı oturuyoruz :-) Çamaşır falan asıp topluyorum, kaçmıyor hiç. Dün bir ara havalandı yerinden, baktım ikinci bir yumurta daha çıkmış ortaya:-) 

* Kadıköy Çarşısı'nda takı malzemeleri satan bir dükkân bundum. Bijuland diye. Bahariye Caddesi'nde Garanti Bankası'nın karşısındaki sokaktan girince biraz ilerde solda. Kopmuş kolye uçlarımı düzeltebildim böylece. 

* Can'ın aldığı bileklik setinden bir tane ördüm. Düzgün olmadı düğümler ama en azından ingilizce anlattıkları yapma klavuzundan birşey anlayabildim:-) 


* Elime ne geçerse bir şey uyduruyorum sanırım. Üzerindeki fiyongu bozulmuş bir tokam vardı. Fiyong yerine geçenlerde Tchibo'dan aldığım bu şeker bantı yapıştırdım.


* Pazartesinden beri güya yediklerime dikkat ediyorum gramaj aynı gidiyor. Yanlış bir şeyler var ama. Kilo aynıysaaa yiyorum demektir, yiyorsaaam niye açım kardeşim..

Bendeki durumlar budur anacım.

Unutmayın bugün Yaşasın Cuma :-D

Günaydın:-)


Ya Hep Ya Hiç -1

Ekranda beliren yüzüne özlemle baktı. Her zamanki gibi şarkısını söylerken kendinden geçmiş o en çekici halini bürünmüştü. Of çekti, televizyonun kumandasını kaptı kanal değiştirmek için ama daha eline alırken biliyordu yapamayacağını.

Sabah onu kim uyandırmıştır zorla, eline kahvesini kim tutuşturmuştur, onun asık suratına kim şefkatle bakmıştır düşünceleri birbirini kovalıyordu içini acıtarak.

Uzakta olduğu için acımıyordu içi, hiç yakınında olamadığı için acıyordu.  Hayatı onun hayatında geçmişti hep ama ondan kendisine gelen bir şey yoktu. Hissetiği şeyleri o hissetmemiş, yaşadığı duygu fırtınalarını yaşamamıştı. Onun hayatında masadan, bardaktan bir farkı yoktu. Bir gitar olsaydım belki daha fazla şansım olurdu diye geçirdi aklından.

Şarkı bitince kapattı televizyonu, koltuğa gömüldü iyice. İlk defa onlarla bir turneye gitmemişti. On beş seneden sonra ilk defa.

Ağabeyinin evlerinin garajında kurduğu o okul grubunun bu kadar ünleneceğini hiçbirisi hayal edemezdi tabi. Komiklik olsun diye başladığı menejerliğin yıllar süren işi olacağını da . Ağabeyi yolunu ayırdığında bile kendisi onlarla yollardaydı. Bir arkadaşı zorlamasa yine yanlarında olurdu ihtimal. "Senin varlığından haberi yok ama yokluğunun farkına varacağına eminim, gitme bu sefer" demişti arkadaşı ona.

Ya hep ya hiç diyerek kalmıştı o da. Ama biliyordu aslında sonunu : Koca bir hiç... Bazen koca bir hiç bile beklenti içinde yaşamaktan daha az canını acıtır insanın diye mırıldandı.

 Aylardır evden pek dışarı çıkmıyordu.  Yapması gerekenleri bilgisayar başında bitiriyor, bol bol uyuyor, tv seyrediyor , kitap okuyordu. Bekliyordu daha doğrusu.

Kendi kendisini ikna çabalarının hiç bir işe yaramadığını bilerek bekliyordu. Umutsuzluğun doruklarında umutla bekliyordu...

Kapı çalacak, o gelecek...

Derin bir nefes verip kalktı oturduğu yerden. Camdan dışarı görmeyen gözlerle bakti bir müddet. Şimdi yoldalardır diye düşündü. Orada olsaydım kulağımda kulaklığım, geçtiğimiz yolları seyrediyor olurdum ihtimal. Sıkılmazdım şimdiki gibi. Ona bakardım arada, güneş gözlüklerimin ardından uzun uzun izlerdim.

Sessizlikte telefonu çalınca irkildi . Onun numarasını görünce ne yapacağını bilemedi bir süre. Daha numarasını görünce heyecanlanıyorum liseli kızlar gibi diye söylendi kendisine..

Dörtledim:-)

Bu sene de dörtten gidiyoruz hep, haydi hayırlısı:-)

İlk bloğum, bu blog, BİR :-) Mayısta yurt ve dış temsilciliklerde onuncu yıl marşıyla kutlama yapacağız:-)

Sonra, burada yazdığım küçük , kendimce beğendiğim cümlelerimi bir yere toplayayım diyerek ikinci bloğum doğdu, BİR-İKİM :-). İsmini de çok sevdim, içindekileri de çok severim. Arada düzeltirim, çok içime sinmeyenleri silerim falan. Sessiz sakin durur bir köşede. Son zamanlarda buradan aktarmak yerine direk oraya yazmaya başladım.

Üçüncüsü, fotoğraflarımı bir araya toplamaktan doğdu. OBJEKTİF :-)  Yine bu bloğa koyduğum fotoğraflar aslında ama siyah zeminde tek başına farklı bir sunum ve arada sevdiğim şiirlerle birlikte. İsminden "bir" geçiremedim yalnız. Birkaç Sarı Yaprak falan mı desem acaba, bak şimdi geldi aklıma. Neyse.

Hikâye yazıp da aralarda dağınık kalınca, onu da derli toplu bir yere alsam mı fikrinden dördüncü blog doğdu. BİR VARMIIŞ BİR YOKMUUŞ :-) Bilemiyorum, silip kaldırabilirim de her an, şimdilik dursun bakalım. Hem yeni bir hikâyeye başladım. Henüz sıkıcı giriş kısmındayım. Deftere yazıyorum, belki daha rahat olur diye. O defterde ilk sayfada bırakılmış bir sürü hikâye var:-) Ama bir tane tamamlanmış kısacık buldum, paylaşırım belki:-)

İşte yeni blog da şurada.

Dediğim gibi, hepsi BİR:-) Sadece sunum farklılığı var:-)

Evet son haberleri sunduk. Şimdi şu kumruyu kaçırmadan balkondaki çamaşırları nasıl toplasam isimli çalışmamla ilgilenmeye gidiyorum. Çüüz:-)



♪♥♥






Hüzünlü olmayan savaş olmaz ama bu kadar hüzünlü olanı da var mıdır bilmiyorum.

Çanakkale deyince boğazıma bir düğüm gelip oturuyor. Aynı anda savaşan her bir asker için büyük bir gurur hissediyorum. Ve Atatürk'e bambaşka bir hayranlık.

Koca Seyit vardı ilkokulda okuduğum Aziz Nesin'in kitabı Bu Yurdu Bize Verenler'de. ( Kitap bir arada zor duruyor ama hâlâ bende:-) Kendisine bağlatılmak istenen maaşı ben savaşa para kazanmak için girmedim, memleketim için girdim diyerek kabul etmemiş. Daha elli yaşındaymış zatürreden öldüğünde. Böyle harika insanlarla kazanılmış bu savaş.

Hepsine binlerce teşekkür.
  • Çarşamba, Mart 18, 2015
  • 0 Yorum

Akçaağaç Şurubu


Yabancı film iziyorsanız kesin akçaağaç şurubu dökülen pancakeleri görmüşsünüzdür. Home tvde falan da çok kullanılır. Biz de Danimarka'ya gittiğimizde otelde rastlayıp çok merak ettiğimiz bu şurubu pancakelerle denemiştik. Pekmezin biraz daha sulu kıvamda olanı gibiydi, hoşumuza gitti.

Hep bir bakayım, bizde nerede satılıyor bu diyordum. Bugün nihayet aklıma gelip peynir aldığım şarküteriye sordum. Varmış. Hemen atladım. Bilgiç çok sevinecek diye düşündüm.

Neyse ki almadan önce fiyatını sormayı akıl ettim de kasada şok yaşamadım:-)

Şimdi bu şurubu kullanmayıp vitrinde saklamayı düşünüyorum, pek değerli anacım yedirir miyim:-)

Neyse magnezyum, demir, fosfor, potasyum, manganez, çinko, kalsiyum , ne ararsan bulunur şurubu şurup niyetine içeriz artık. Yemeklerden sonra bir çay kaşığı:-)

Not: 236 ml lik bu şeker şişeye  68TL verdim, merak edenlere söyleyeyim dedim.

İki Duyuru:-)

Ey İstanbul ahalisi, sabah yürüyüş yaparken güneşli gokyüzünden kar atıştırıyordu haberiniz olsun, hava güneşli diye sıcak sanmayınız. Sonra üşürseniz, Handan  demedi demeyin.


Dün akşam balkondaki çamaşırları toplarken bu şeyle karşılaştım:-)  Zaten balkonu kumrularla birlikte kullanıyorduk, tam oldu. Gece yumurta tek başına durdu, sabah yine üzerine oturmuş hanfendi. Ben de o çiçeği sen üzerine kurulasın diye koymuştum oraya :-)


Bırrr..

O nasıl bir soğuktu azizim. Eve girer girmez çayımı demledim içim ısınsın diye.

Klasik peynir bitmiş, etimiz de yok Kadıköy çarşısı turuna gittik. O arada bir incik boncukçu da bulduk, kopan klipsleri yenilemek için. Kitaplar sahafa verildi. 6000 parçalık puzzle çerçeveletmek için 300 TL yı gözden çıkartmak gerektiği öğrenildi.

Verimli bir gün oldu ama serseme dönmüşüm. Burnum bile akmaya başlamış rüzgârdan.

13

Eve ulaştığında hava tamamen kararmıştı. Perdenin arasından süzülen ışık nasıl da sımsımcak gözüküyor diye düşündü. O kadar yorulmuştu ki, kapıya geldiğinde konuşacak halinin bile olmadığını fark etti. Sadece koltuğuna kıvrılıp bir fincan çay içmek istiyordu.

Bahçeye girdiğinde sebze ekmeyi düşündüğü köşenin çapalanıp hazırlanmış olduğunu gördü. Ve devrildi devrilecek çamaşır ipi yenilenmişti. Verandada iki rahat sandalye vardı, ortasında içi kutu olan sehpa. Kutuda battaniye olduğunu adı gibi biliyordu çünkü kendisi böyle bir şey olsa ne kadar işimize yarar demişti.

Yavaşça oturdu. Olabilir mi gerçekten diye düşündü içindeki heyecanı bastırmaya çalışarak.

Belki de bütün değişim sadece bebek kokusundan değildir diye itiraf etti kendine. Bir küçük evin içinde , kahve seven bir adamla çay seven bir kadın, pek konuşmasalar da yanyana oturup sessiz ve huzurlu geceler geçiriyorlarsa. Kare bulmaca seven adam sudoku seven kadının çayını tazeliyorsa bazen, macera romanları seven kadın tarih romanları seven adama meyva tabağı hazırlıyorsa.. Öylesine bir gecede, ateşin sesinın sıcaklığıyla , ya da pencereden dolan rüzgârın serinliğiyle, tek kelime etmeden birlikte olduklarını hissediyorlarsa.

Belki başka bir şeydir bu.

Kapı açıldı, elinde çay fincanını sehpaya koyan adam yanına otururken

 " Bir an hiç dönmeyeceğini sandım" dedi.

Kadın gülümsedi. Gözlerinin içi ışıl ışıl, midesinde kelebekler, ellerinde bebek kokusu, içinde barış, huzur, umut..

" Bir an beni beklemeyeceğini sandım"



-Bitti-



12

Köye geldiğinde öğleyi geçmişti biraz. Annesinin yanına uğradı önce. Kapıdan girerken ağabeyiyle burun buruna geldiler..

- Buyrun, kimi aradınız?
- Ben kimseyi aramıyorum ama siz gözlüğünüzü arasanız iyi olur beyfendi. Evde mi annemler.
- Aaa, sen misin kız.. Ne olmuş sana böyle, çok değişmişsin..

Biraz daha baktıktan sonra başını salladı

- Bir şekilde de eskisi gibisin. Çok garip bak.
- İyi bir şey söylediğini varsayıyorum.
- Evet evet.. İyi bir şey.

İçeri girerken gülümsemesine engel olamadı. Annesi ile babasının yanına giderken holdeki aynada kendisine baktı. Gözleri ışıldıyordu. Bir şekilde dünyaya dönmüştü gerçekten de. Minicik iki bebek yapmıştı bunu üstelik. Onların peşinde koşarken kendisine üzülme alışkanlığını unutmuştu sanki. Oysa bebeklerden çılgınca kaçmak istemişti bunca zaman.

- Şimdi hemen gidecek misin ?
- Evet anne, yürüyerek gideceğim, hava kararmadan varmak istiyorum.
- İki aydır hiç konuşmadınız mı gerçekten?
- Gelemiyorum diye aramak istemedim. O da nerdesin demedi. Neyse işte, zaten eşyalarım orada, sonuçta gitmem gerekiyor.

Yol hiç bu kadar uzun gelmemişti. Hem bir an evvel orada olmak istiyordu hem de korkuyordu varmaktan. Uzakta, kendi kendisine hayaller yaratmış olmasından korkuyordu. Gereksizce gözünde büyüttüğünü görmekten, içinde kıpırdayan bu hissin kayıp gitmesinden korkuyordu. Değişmemiş olmaktan korkuyordu, değişmiş olmaktan da, kendisini yabancı hissetmekten...

Durdu. Yolun kenarındaki bir ağacın altına oturdu. Aşağıda şehir gözüküyordu, minicik. Gölgeler yavaş yavaş uzarken etrafındaki güzelliklere bakmak huzur verdi. Çılgınca cıvıldayan kuş sesleri, ışıkta oynaşan ağaç yaprakları, rüzgârın sesi.. Her şey çok güzeldi, ilk baharın ilk tomurcukları kadar güzel...

Evet geçmişti gerçekten de. Korkacak bir şey yoktu.

11

Küçük dersleri işe yaramış gibi gözüküyordu. Eve döndüklerinde kucağındaki bebeğe mama vermeye çalışırken gözlerinden ateşler saçan bir baba ve emeklerken bezi düşmüş bir bebekle  karşılaşmış olsalar da keyifli bir kahvaltı ardından  kendisine çeki düzen vermiş olmanın mutluluğundaki annenin pozitif hali hepsini toparlamıştı. Tabii ki sihirli değnek değmemişti ama ikisi de birşeyleri fark etmişlerdi en azından.

Bebeğin kırkı çıktığında kardeşini yardımcı almaya ikna etmenin vermiş olduğu huzurla artık oradan ayrılma hazırlıklarına başladı. Şaşırtıcı bir şekilde dünyaya dönmüş gibi hissettiğini fark etti hazırlanırken. Sanki bebek gülücükleri  buzlarını eritmiş, yaralarının eskisi kadar acıtmadığını anlamıştı. Küsüp arkasını döndüğü dünyanın hâlâ çok güzel ve mucizevi yanları vardı. Ve yüreği hâlâ sevebiliyordu. Minicik bir bebeğin insanın parmağına yapışması gibi güçlü diye mırıldandı. Öyle olmalı hayatta... Hep öyle olmalı...

Gelmesinden iki ay sonra, sabahın ilk saatlerinde ayrıldı oradan... Bu sefer şehrin sokaklarından korkmadan kaldırdı bakışlarını. Daha henüz ısıtmasa da pırıl pırıl bir güneş yükselirken, kuş sesleri etrafı doldurmaya başlamıştı. Havadaki koku bahar geliyor haberi veriyordu ve kuş sesleri. Kokular ve sesler zamanda yolculuğa sebep oluyordu her zamanki gibi. Bilim adamları bunu bilselerdi...

Parkta erkek arkadaşına aralıksız bir şeyler anlatan kendisine baktı korkusuzca. Evet düşündüğün kadar güçlü ve yenilmez değilsin diye fısıldadı ama sonradan düşüneceğin kadar umutsuz da değilsin, merak etme.. Çok şey kaybedeceksin. Çok uzağa sürükleneceksin.. Kaybolacaksın. Kendi içine gömüldükçe daha çok kaybolacaksın belki.. Kendini suçladıkça.. Evet hatalar yaptın, sonuçlarına katlandın. Belki olması gerekenden fazla. Ben seni affettim, sen de beni affedeceksin..

Geldiği gibi yavaş yavaş ilerledi yollarda. Otobüse bineceği yerde bir banka oturup beklemeye başladı. Derin bir nefes aldı. Lütfen beni bekliyor ol diye fısıldadı içinden. Lütfen, henüz o kadar güçlü değilim....

10

- Nereye gidiyor evin babası ?
- Haftasonu tatilinde kafasını dinlemek istiyormuş biraz, arkadaşlarıyla çıkıyor.
-Nasıl yani, haftaiçi yorgun diyoruz, haftasonu da gezmek mi?
-Ne bileyim abla, evde durmak çıldırtıcı herhalde.
-Evet öyle.. Biz çıkıp gitmiyoruz ama.  Hımmmm...
-Ne geçiyor aklından?
- Ne zamandır saçımı başımı yaptırmadığım geçiyor.
- Abla?
-Efendim yavrum. Seni bilmem ama evde durmaktan bana sinir bastı. Bu çocukları tek başına doğurmadın, babalarının da biraz elinin değmesi lâzım. Çalışıyor, yoruluyor falan da sen de evde yatıp durmuyorsun her halde.

Kardeşinin bakışını görünce sustu.

- Ne oldu?
- Biliyor musun, küçükken sana hayrandım . Hiçkimseden korkmazdın, gözlerinde ateş yanardı, ablam herşeyi yapar derdim.. Şeye kadar.. Ondan sonra hiç tanımadığım birisi oldun. Sanırım çok kızdım sana bunun için. Ben daha küçüktüm ve kahramanım bir korkağa dönüşmüştü. Nefret ettim senden. Ve farklı olmaya çalıştım bilinçsizce .
- Peki neden şimdi bu konuya geldik, orasını çözemedim ben.
- Şuradan geldik ki, gözlerin tam benim hayran olduğum ablam gibi bakıyordu. Sen içindeki şeyi kaybetmemişsin..
- Senin gözlerin de biraz kardeşim gibi bakıp ortalığı ayağa kaldırsa pek sevineceğim ama.

Ertesi sabah haydi, tam zamanı şimdi diye fısıldadı kardeşine. Bebekler uyumuştu. Biberonların üzerine hangisinin kime ait olduğunu yazmışlar, buzdolabının üzerine yapılacakları sıralamışlardı. Artık pazar sabahı kahvaltısı için dışarı çıkıp uzerine de kuaföre gidebilirlerdi.

- Hayatım, biz çıkıyoruz.
- Hıı,
-Hayatım , biz çıkıyoruz, çocuklar uyuyor , uyandıklarında bakarsın.
- Hıı, haa? Ne çıkması, nereye gidiyorsunuz? Ne diyorsun sen?
- Dün gece sen kafanı dinlemeye gittin ya, bu sabah da biz gidiyoruz.
-Kafa dinlemek mi?
- Evet canım. Kulağın çocuklarda olsun.
-Ama ben.
- Valla ben de bebek bakmamıştım geçen yıla kadar. İş başa düşünce yapılıyor. Buzdolabının üzerine yazdım her şeyi. Kahvaltın da hazır.
-.....

Kapıdan çıktıklarında ikisi de yaramaz çocuklar gibi bakıştılar. Biraz da o evde yan gelip yatsın bakalım dedi kardeşine. Ne tuhaf diye düşündü sonra , kadın erkek ilişkilerinde modern, anlayışlı erkek diye bir şey yok, modern kadın var, sıradan bir erkeğin haklarını elde etmek için ekstra çabalamak zorunda hep..

9

Hastaneye kadar ağır adımlarla yürüdü. Bakışlarını yerden ayırmadı hiç, etrafa baksa aklına üşüşecek olan hatıralarla başa çıkacak durumda değildi.. İnsan, yaşı ilerledikçe kalabalıklaşıyor diye düşündü. Her köşe başından kendisine başka bir kendisi ekleniyor. Nerde başlayıp nerde başladığı karışıyor iyice..

-Abla, nihayet!! Bugün taburcu ediyorlardı beni, gelmeseydin ne yapardım bilmiyorum doğrusu..
- Tamam, panik yok, geldim işte. Bakayım şu yeğenlerime... Allahım, sen ne kadar büyümüşsün, sen de ne kadar küçüksün...

Kucağına tırmanmaya çalışan bebeği kollarına alıp kardeşine döndüğünde onun ne kadar yorgun ve bitkin olduğunu fark etti.

-Haydi sen uyu biraz. Bebek uyanırsa veririm kucağına.

Gözleri dolu dolu kardeşinin. Gözyaşları dökülürken dedikleri anlaşılmıyordu. Gelmeden önce düşündüklerinin hepsi silindi aklından, karşısında şımarıklığından mızıldanan birisi değil gerçekten bunalmış bir kadın vardı. Tabi lohusa hali de etkilidir bunda diye düşündü. Karnında bir yer acıdı sanki...

- Tamam, hadi yat artık. Bebeği uyandıracaksın şimdi bak.

İki minik bebekle günlerin nasıl geçtiği anlaşılmadan bir ay geride kalmıştı bile. Babasının durumu düşündüklerinden ciddi olunca annesi gelememişti yanlarına. Hâlâ bir işi var mıydı, bilemiyordu artık. Ne o arayabilmişti, ne karşıdan nerdesin diyen vardı..

Ev tam bir curcunaydı. Gece herkes uyuyup , etraf sessizleştiğinde bir koltuğa oturup kendine gelmeye çalışıyordu zaman zaman. Uykudan çalıp , gözlerini açık tutmak için uğraşarak çayını içiyordu. Tepedeki o eve duyduğu özlem de bu sıralarda çıkıyordu gün yüzüne. Sanki yüzyıllar geçmiş gibi ayrılalı. Sanki hiç geri dönemeyecekmiş gibi. Bir telefon etsem, nasılsın diye sorsam, anlar mı diye geçiyordu aklından. Anlar mı?

Hayat ne tuhaftı. Dünyanın geri kalanından uzakta, yabancı birisiyle yanyana , küçük bir kulübede yaşadığın zenginliği şehrin ortasında, sevdim dediğin adamla her türlü lüks elinin altındayken yaşayamamak.

Bebek ağlama sesi geldi içerdeki odadan, "Alsana şunu kızım, uyumaya çalışıyoruz.." söylenmesi hemen peşinden. Derin bir nefes aldı , diyecek çok şey vardı da...


8

Terminalde arabadan indiğinde bir sürü meraklı gözle çevrildi etrafı. Adama el sallayıp biletini almaya giderken derin bir nefes aldı. Bir an durup siz kendi işinize baksanıza diye bağırmak istediyse omuzunu silkip hızla ilerledi. Ne tuhaf, insanların bu kadar başka hayatlara meraklı olup her fırsatta kötülemeye meyilli olmaları. Benim ne yaptığımla ne gibi bir alâkaları olabilir, kimseye bir zararım olmadığı sürece diye geçirdi aklından.

Otobüse oturduğunda kulağına kulaklığını takıp başını cama yasladı. Gözünün önünden geçen yollar, evler, insanlar değil de zamanın ta kendisiydi sanki. Kendisi duruyor, zaman akıp gidiyordu üzerinden... Hep sevmişti otobüs yolculuklarını. Kendisini hayata teslim edip, sakin, bir şey yapmadan, daha da iyisi yapmak zorunda olmadan izlemek iyi gelmişti ruhuna hep...

Yanında oturan kadının omzuna dokunmasıyla irkildi. Kimseyle konuşmak, sorulara cevap vermek, manasız ve sinir bozucu bir muhabbete girmek istemiyordu.

- Afedersiniz korkutmak istemedim, nerede ineceğinizi soruyordu muavin de.

Bak şimdi gerçekten şaşırdın kızım dedi kendi kendisine, ne zaman sürekli alarm durumuna geçmişim ben böyle. Ya da ne zaman beni bu hale getirmişler mi demeliyim...

Keşke daha uzun sürseydi diye içinden geçirdiği bir saatlik yolculuğun ardından şehire indiğinde biraz daha oyalanmak için bir büfeden tost ve çay alarak yol kenarındaki küçük parktaki banka oturdu. Elleri soğuktan titremiyordu, içi o kadar huzursuzdu ki soğuğu hissetmiyordu bile. Her şeyi aklından silip içindeki kaşarı erimiş çıtır tost ve sıcacık çayın keydini sürmeye çalıştı ama çok da becerebildiğini söyleyemezdi. Yanında dolaşan serçeleri görünce bitiremediği yemeğini onlara vermeye başladı. Minik, zıplayarak dolaşan bu güzellikler iyi ki var diye geçirdi aklından.. Başını kaldırıp ağaçların çıplak dallarını seyretti sonra. Bu kadar araba, ev, insan kalabalığının arasında pek küçük ve cılız duruyorlardı ama yine de gururla uzanıyorlardı gökyüzüne.

Ayağa kalktı, elindeki son kırıntıları attı cıvıltılara, güç almak istercesine bir ağacın gövdesine dokundu, yavaşca ayrıldı oradan...

7

Eve girerken ne yapacağını düşünüyordu. Hiç istemiyordu gitmek. Yoksa istiyor muydu? İçinde bir karanlık köşe kardeşinin bu hallerini görmekten zevk alabilir gibi duruyordu.

Aynadan kendisine baktı. Çok zayıflamıştı buraya geldiğinden beri. Daha çok çalıştığından değil, hayır, daha mutlu olduğundan daha az yiyeceklere saldırır olmuştu. İlk zamanlar zaten heyecandan yemek aklına bile gelmiyordu. Koskocaman hali gitmişti, incecik olmasa da gayet iyiydi doğrusu.. Yüzü daha canlı, saçları daha gür... Huzur insana yarıyor diye düşündü. Huzur ve kendisiyle barışık olmak...

Hızla işe koyuldu. Ola ki izin alabilirse diye yemek pişirdi akşama kadar, buzluğa attı kimisini. Evi toparladı, çamaşırları yıkayıp soba başında kuruttu.Neyse ki kış ortası ütü yapacak şey sayısı azdı.

Ben gerçekten de kıskanıyor muyum kardeşimi sorusunu bininci defa geçirdi aklından. Sürekli sinirlenmesinin sebebi bu muydu? Şehir merkezinde güzel bir eve yerleşmişti evlenince, eşi oldukça yakışıklı bir adamdı. Ona hep hayran hayran bakar, her türlü şımarıklığına katlanırdı.İlk çocuğu şirin mi şirindi . Çalışmıyordu. Zaten evlendiğinden beri hep hamile diye düşündü. Kıskanıyor olabilir miydi ki?

Hava kararırken yorgunlukla koltuğa attı kendisini. Beklemeye başladı.

Adam geldiğinde koltukta uyurken buldu onu. Dizlerini altına çekmiş, başını koltuğun kolundaki yastığa yaslamış, yünlü hırkasına sarılmış. Neden orada uyuyakaldığını merak etti ilk olarak.

Gözlerini açan kadın onu kendisine bakarken buldu.

- Sana bir şey sormam gerekiyordu da , beklerken uyuyakalmışım dedi utangaç bir gülümsemeyle.

Soran gözleri görünce devam etti.

- Kardeşim erken doğum yapmış, babam da rahatsızlanınca aynı anda annem benim ona yardıma gidip gidemeyeceğimi sordu. Fazla sürmeyeceğini düşünüyorum. Babam toparlanınca o gelir ben dönerim. Ama tam gün veremiyorum tabi. Yemek hazırlayıp dolaba ve buzluğa koydum. Çamaşırlar temiz. Ev de öyle. Senin için bir sorun olmazsa sabah erkenden gideyim diyorum.

- Tabi, tabi.. Ben seni köye bırakırım sabah , bu karda yürüme oraya, eşyan da olur.
- Fazla bir eşyam yok, ben yürürüm sabah, sen zahmet etme hiç.
- Olur mu canım.
- Teşekkür ederim çok..
-Haydi git yat, sabah görüşürüz.
- Yemek hazırlayayım mı hemen?
- Yok yok, ben atıştırırım bir şeyler..

Sabah sırt çantasına koyduğu bir iki parça kıyafet ve kitabını alıp çıkarken evden hüzünlendi biraz. Bu ev onun için huzur demekti... Biraz daha düşününce hem de mutluluk demek olduğunu hissetti. Sımsıcak bir yer... Bir yer sadece kendi başına sımsıcak olur muydu ki... İçindekiler yapardı öyle.. Yanında arabayı kullanan adama baktı bir müddet. Bir insan pek konuşmasa , yanında olmasa da sımsıcak yapar mıydı içini...

6

Kapının açılmasıyla yine yerinden zıpladı. Neyse anılara dalmışken elleri de çalışmıştı aynı anda sofra hazırdı. Önceleri sadece ona hazırlarken son zamanlarda ikisi birlikte yiyorlardı. Bu ayrı ayrı yeme çalışmalarımız bana saçma gözüküyor, seni rahatsız etmeyecekse birlikte oturalım sofraya demişti bir gün. İlk günler pek sıkıntılıydı ama sonradan sessiz sofralara alışmıştı. Evdeki hengâmenin aksine pek sakindi burada her şey.

- Az kalsın unutuyordum, annen aradı seni..  Sana ulaşamamış, aramanı istedi.
- Tamam, teşekkür ederim.
- Cep telefonun çekmezse yukarıdan arayabilirsin.
- Yok, bahçenin ucunda bir şekilde çekiyor. Birazdan ararım ben.
- Akşama geç geleceğim ihtimal, beni bekleme, geldiğimde atıştırırım bir şeyler.
- Olur.

Tam kapıdan çıkarken dönüp ekledi.

- Eline sağlık, her şey çok güzeldi.
- Afiyet olsun

Derken, bir kere bile bunu demeden sofradan kalkmamasının ne güzel bir incelik olduğunu düşünüyordu. Yemek seçen birisi olmaması da başka bir güzellikti tabi.

-Ablaaaa, köfteye maydanoz mu doğradın yineee.
- Kızım gene mi tarhana çorbası yaaaa...
- Bu evde hep ot çöp mü yiyeceğiz, yok mu dişe değer birşeyler...

Sesleri kulaklarında masayı topladıktan sonra giyinip bahçeye çıktı. Eli telefonuna gitmiyordu doğrusu, annesinin araması bir angaryadan başka bir şey değildi kesin... Soğuk ve temiz havayı içine çekti uzun uzun. Canlandığını hissetti. Kar hâlâ usul usul yağıyordu. Bir beyaz lerze , bir dumanlı uçuş diye fısıldadı usulca numarayı çevirirken.

- Anne?
- Sen misin, neredesin ulaşamıyorum bir türlü?
- Biliyorsun burada çekmiyor , sanki ilk defa oluyormuş gibi söylenme yine. Ne oldu?
- Bir şey mi olması lâzım?
- Anne uzatmayalım da söyle istersen, daha bir şey istemeden aradığın olmadı hiç.
- Hiç de..
- Anneee!
- Çok bir havalarda oldu sen de, sanırısın kraliçe Dayana.

İçinden yok artık anne de dese hiç sesini çıkartmadı uzatmamak için..

- Kardeşin erken doğum yapmış. Normalde ben yanında olacaktım ama baban rahatsızlandı bu sabah. Doktor biraz hastanede tutmak istiyor. Bir şeyi yok ihtimal ama .... Neyse işte, sen onun yanına gidip biraz kalabilir misin diyecektim. Malum diğeri de daha minik.

- ....
- Cevap vermeyecek misin?
- Anne bilmiyorum ki, bir anda izin alabilir miyim, ben seni yarın ararım.
- Şimdi sorsana?
- Allah Allah, burada olsa sorardım her halde..
- Kız orada iki bebekle yalnız kaldı.
- Ne yapayım, haber vermeden, pılımı pırtımı toplayıp yollara mı düşeyim. Bana mı sordu kızın hamile kalıp dururken... İki kişiler, idare etsinler biraz. Yarın sabah arayacağım seni....

5

Saate bakıp öğlen olmaya yaklaştığını görünce geçmişten çıkıp yemek hazırlamaya girişti... Elektrikli fırına pişirme poşetinde tavuk ve bir sürü sebzeyi sürerken şu kuzineyi kullanmayı öğrensem ne güzel olacak diye geçirdi aklından .. Şimdilik ısınma ve çay kahve dışında kullanmayı becerememişti . Bu konuyla ilgili biraz araştırma yapmalıyım diye düşündü ...

Hemen ardından başını sallayarak buraya fazla bağlanmaya başlıyorsun diye kızdı. Geçen gün de pencerenin kenarına kütüphane yapma hayalini kurarken bulmuştu kendisini. Ne tuhaftı, burada evinden daha çok evinde hissediyordu. Sanki birisi onu alıp hayalindeki bu yere koymuştu mucizevi olarak. Hoş pek de kimse alıp koymamıştı, kendisi kulaklarını herkese tıkayıp aramıştı adamı.

- Alo
- Merhaba, geçen gün her gün gelecek bir yardımcı aradığınızı duymuştum, her gün gelip gidemem ama isterseniz yatılı kalıp evi çekip çevirebilirim.

Bir sessizlik olmuştu telefonun karşı tarafında.

-Kiminle görüşüyorum? Telefon şakası falan mı bu?
-Hayır hayır, ben, yani.

Bir anda bütün enerjisi çekilmiş, sesi titremeye başlamıştı...Müthiş fikrim ve cesaretim de bu kadarmış diye aklından geçirdi.

-Neyse... Kusura bakmayın rahatsız ettim. İyi
- Ciddiyseniz buraya gelin görüşelim.
- Efendim? Evet, ciddiyim tabi...

İki saat sonra yıllardır gitmediği evin bahçesinde karşılıklı oturuyorlardı. Eski bakımlı havasından uzak, terk edilmiş gibi duruyordu bahçe. Neyse ki uğurböcekleri oradaydı hâlâ, onları görmek yatıştırdı gümbürtüsünün dışarıdan bile duyulacağından endişelendiği kalbini...

- Burayı biliyor gibisiniz..
- Ah, evet. Buralarda geçirirdik çocukken arkadaşlarımla.

Bir gülümseme geçti yüzünden , çocukluğunun en mutlu zamanları evden uzaklaşıp buralarda dolaştığı anlardı gerçekten de.

- Ev de bahçe de bakımsız. İlk taşınırken özenip yapmıştım birşeyler ama, herkesin de bildiği üzere eşim gittiği için..
- Ben elimden geleni yaparım.
- Sorun olmayacak mı?
- Yok canım küçücük yer, toparlanır elbet.
- Hayır, burada kalmanız demek istemiştim..

Durakladı biraz, sonra ona kısaca hikâyesini anlattı. Yıllardır hiç bahsetmemişti kimseye. Aslında ilk defa anlatıyorum diye fark etti büyük bir şaşkınlıkla. Gözlerinin dolmasını engellemek için bakışlarını yukarı çevirdi bir müddet. Ağaçlar, kuşlar... Kendi hüznünün aksine doğa nasıl neşeliydi, kendi umutsuzluğuna inat o kadar da yaşam dolu ve yenilenen...

- Yani benim için pek bir şey değişmeyecek.. Sizin için de sakıncası yoksa başlayabilirim hemen.
- Çok fazla para veremem yalnız, memur maaşını bilirsiniz..Ama evde pek olmuyorum zaten istediğiniz gibi düzenleyip, yiyip içebilirsiniz. Sulu yemek özledim çok bir de ütüyle başım dertte.
Konunun değiştirmesine çok sevinerek hemen cevap verdi.
- Hiç önemli değil, hepsi benim uzmanlık alanım.. Ne zaman başlamamı istersiniz.
- Ne zaman gelebilirseniz.

Sonraki konuşmalar sisli bir perdenin ardında gibiydi. Sorular sorulmuş cevaplar verilmişti ama heyecanından hiçbirisini hatırlamıyordu.




4

Ertesi sabah kahvaltıda hiç ama hiç susmayan kardeşine "Yeteeer!"  diye bağırmamayı başararak kendini mutfaktaki bulaşıklara verdiğinde neden bu evdeki bütün işleri hep ben yapıyorum sorusu belirdi aklında. On yıldır, ne annesi ne kardeşi bir bardak yıkamamışlardı şurada. Ve on yıldır herkesin evine bir şekilde giren bulaşık makinaları nedense bu evde hep diğer ihtiyaçların ardında kalmıştı. Hep. Evin oğluna araba, evin oğluna iş kurma, evin oğlunun batırdığı iş ardından borçları ödeme, yeni iş, evin prensesine özel okul, vesaire vesaire.  Külkedisiyim mübarek diyerek gülse mi kızsa mı bilemedi haline. Evin hanım olmayan hanım kızı, bedava hizmetçi.. Kendin kaşındın, dönmeseydin baba evine süklüm püklüm.. Azıcık dursaydın ayaklarının üzerinde, aklın olmasaydı bir karış havada... Düşüncelerinden sıyrılmak için radyoya uzandı , yine sevdiği istasyon değişmişti tabi, birileri kahve keyfi yapmış mutfakta... "Onlar yanlış biliyor kimsenin suçu değil bu" sesi yankılanmaya başlayınca kanalı değiştirmekten vaz geçip dinlemeye başladı.. Ne doğru sözler, ne güzel bir müzik....

-Babişko bak, öyle küçük ekran falan istemem, en büyük en moderninden olmalı benim televizyon. Gelenler ne der sonra!
- Kızım sizin salona en büyüğü fazla, onların bir oranları var.
- Büyüteçle izle diyorsun yaniii.
-Allah Allah, niye öyle diyeyim...

Uzanıp radyonun sesini biraz daha açtı, kendisi de eşlik ederken şarkıya buradan acilen kurtulmam lâzım diye düşündü bir milyonuncu defa...Başkalarının hayatında arka plân olmaktan kurtulup acilen kendime bir hayat kurmam gerek. Ama nasıl.... Offf, boğaz tokluğuna hizmetçilik yaparak geçip gidecek bu ömrüm bu evde... Boğaz tokluğuna hizmetçilik...

Birden çılgın bir fikir uçuştu kafasında, ben gidip kalabilirim... Zaten hakkımda olmadık dedikodu kalmadı, kimseyle evleneceğim falan da yok.. Bizimkiler kesin sinir olacaklardır, bir de dışarı çıkınca insaların bakması var.... Şimdi bakmıyorlar sanki, on yıl geçmiş, hâlâ fısır fısır, yok başka işleri... Evet evet, yapabilirim bence, neden olmasın?

O an hissettiği ferahlama ve heyecana inanamadı. Hani o çok sevdiği filmde diyordu ya adam, "Bu korku ve heyecan, sadece özgür olanların yaşadığı duygudur" diye.. Uzun zamandan sonra ilk defa özgür hissesiyor ve ölesiye korkuyordu...

3

Akşam her iş bitip odasının duvarlarının arasına çekildiğinde marketteki olay geldi yine aklına. Adam evine yardımcı arıyordu , yatılı olmadığı sürece de bulması çok zordu. Eh, yatılı birisi bulmak da bu küçük yerde, imkânsız gibi bir şeydi gerçekten de..

O evi düşündü. Girişte büyükçe bir oda bir kenarda mutfak tezgâhı, kuzine , küçük masa. Pencerenin önünde karşılıklı duran iki berjer. Duvara dayanmış bir divan. Arkaya açılan bir kapıdan geçince iki metrakarelik bir holün iki tarafında iki küçük oda, ortada da banyo, hepsi bu. Banyosunda da kocaman soba olduğunu hatırlıyordu, ne tuhaf gelirdi kendisine. Kendi evlerinde tüp üzerinde kazanla su ısıtılırdı banyo zamanı. Buradaki soba içindeki kocaman kazan ne moderndi. Şimdi hâlâ duruyor mudur acaba diye sordu kendi kendine...

Yıllardır pek fazla çıkmadığı odasında göz gezdirdi yavaşca. Yatağı, başucunda okuma lâmbası, kitabı. Ne yazık ki kendisine ait kitapları yoktu, karşı evdeki emekli öğretmenden alıp okuyordu. Tekrar tekrar okumayı seviyordu aslında etkilendiği kitapları, kendisinin olsa, kocaman kütüphanesinde sıralasa hepsini, en umutsuz anında meselâ Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak dese Carnegie ona, ya da Tamaro 'nun yazdığı mektuplara gömülse yeniden... Bazen aynı kitabı tekrar aldığını görünce " Neden yeni bir kitap okumuyorsun hayatım?"  diye soruyordu ona? "Okunacak o kadar çok kitap var ki!" Sadece gülümsüyordu cevap olarak.. "Bugünkü ben okumak istiyor onu" demiyordu,"İki sene öncesinden farklı şeyleri görebilirim, farklı şeylerden etkilenip yepyeni fikirler edinebilirim." demiyordu. Bazı kitaplar bir türlü bitmezken bazılarının yeniyeniden her okuyuşta güzelleşmesi nasıl bir şeydi böyle...

Derin bir iç geçirdi. Bugünlerde sık sık yapar olmuştu bu hareketi, sanki dünya hep üzerine geliyordu da patlayacak gibi hissediyordu.

Dört duvar arasına kendisi hapsetmişti kendisini, kendisi kaçmıştı hayattan, kötülüklerden.. Yaralarını sarmak istediği bu yerde şimdi bambaşka yaralarla savaşmaya başlamıştı sanki.. Sinsi sinsi, içten içten, minik minik batan, büyük yıkımlara neden olmasa da bir an bile huzur bırakmayan yaralar..

2

-Anne bak, artık dayanamıyorum cidden, ben pembe olsunlar istedim, pembeee..
-Bunlar da pembe annecim.
-Bu pembe mi, fuşya bu... Bu da çingene pembesi.. Bu da mor.. Öf ya öf ya...

Onlara doğru bıkkınlıkla baktıktan sonra yiyecek reyonuna gitti. "Annee yaa" ları müteakip "annecim"lerden o kadar sıkılmıştı ki artık.( Anneler çocuklarına neden annecim derler ki zaten? Neden yani?)

Evlilik teranelerinden, sonu gelmeyen isteklerden. Kürdanına kadar her şeyin en az iki üç model alınışından. Evlendikten sonra hayat bitiyordu da bir daha alış veriş yapılamayacaktı sanki. Mazallah tepsinin örtüsü olmazsa dünyanın sonu gelirdi. Tencere falan eksik kalsaaaaa... Tabi bunları demesi halinde yazık, kıskanıyor damgası yemekten öteye gidemeyeceği için susuyordu. Zaten o yıllardır hep susuyordu. Cıvıl cıvıl , korkusuz, çılgın gençliği onu bir aşkın peşine  düşürüp herşeyini kaybettiğinden beri susuyordu. Aptallık etmişti, cezasını çekiyordu. İç geçirdi, daha ne kadar çekecekti bu cezayı, daha ne kadar katlanacaktı bir sürü manasızlığa..

-Ablaaaa, şu anneme bir şey söyle...

Hah işte bir saniye mola yok bana diye söylenerek yanlarına doğru yürüdü. Hay senin pembene de fuşyana da, ilçeyle ilin arasındaki farkı sorsam bilmez, somon rengi ile lila arasında kaç ton var sıralar.. Ressam, tasarımcı falan olsa neyse diyeceğim, hayatta tek bir meşgalesi alış verişten öteye gidememiş , oğlanlara göz süzme ve bir milyon makyaj malzemesini itinayla yüzüne nakşetme dışında bir yeteneği olmamış sabahtan akşama kapris yapma ve mutsuzluk abidesi kardeşim benim..

O tarafa doğru ilerlerken yanından geçmekte olduğu adamla market sahibinin konuşmasını duydu.

- Sizin oraya günübirlik gidip gelecek birisini bulmanız biraz zor. Uzak ve sapa yerde kalıyorsunuz, gün aşırı gelmesi bile zor.

- Ayda bir gelen de bir işime yaramıyor. Zaten tek kaldım, iş arkadaşım rahatsızlanıp gittiğinden beri yenisi atanmadı, başa çıkamıyorum her şeyle.

-Eşinizin gitmesi kötü oldu değil mi?

Bu söz üzerine başını çevirip adama bakan kadın sinirden patlamamak için kendisini zor tuttuğunu görerek gülümsedi. Hatırlamıştı onu, zaten bu küçük yerde herkes orman korucularını tanırdı. Dağın en tepesindeki evde kalandı bu, evli olduğu için büyük ve güzel yer ona verilmişti. Babası anlatmıştı geçen yıl. O evi ne çok severdi küçükken. Yazın oraya giderlerdi arkadaşlarıyla, koskocaman dağın en tepesine kadar yürürler, en son orada mola verirlerdi. Eski korucu ve eşi çok tatlı insanlardı, kendilerine soğuk içecek ikram ederler, yalnızlıklarının ortasına düşen bu çocuklarla sohbet etmeyi çok severlerdi. Her yer uğurböceği olurdu, üzerlerine umursamazlıkla konarlar , saçlarının arasından çıkamayan kimileri eve döndüğünde gülümsetirdi onu.

Bir anda kendisini gülümseyerek adama bakarken buldu hatıralardan sıyrıldığında, adam ona pek gülümsemiyordu gerçi..

-Komik bir şey mi var?
-Ah, hayır hayır.. Sizi duyunca evinizin olduğu o güzel tepe geldi aklıma da.. Neyse, affedersiniz, ben ...

Kardeşi ilk defa imdadına yetişmişti hayatında.

-Ablaaaaa, gelsene yaaa.

1

O evden çıktıktan sonra perdeleri ve tülleri açıp dışarıdaki beyaz pırıltının eve dolmasını izledi. Müzik açmadı sessizliği dinlemek istedi biraz. Kuzinenin içine bir iki odun daha attı. Alevlerin dansına baktı büyülenerek. Kendisine bir fincan çay koydu. Nihayet biraz daha yenilebilecek kıvamda pişirebildiği ekmeğin üzerine yağ ve yazdan kalan çilek reçelini sürdü. Pencerenin önündeki keyif koltuğuna oturarak kar tanelerinin sihirli dünyasına daldı. Dışarıdaki minik ayak izlerini görünce hemen fırladı yerinden. Ekmeğin kalanını ufalayarak pervaza koydu. Kapının önündeki tası suyla doldurarak kahvaltıdan kalan sosislerden attı ağaçların dibine doğru. Bu ormanlık yerde hiç tanımadığı misafirleri olduğunu biliyordu.

Köşesine yeniden dönmeden çayını tazeledi. Yaşamın, çılgın koşuşturmasına bir ara verip nefes almak için insanlara zaman tanıdığı o anlardan birisini yaşıyordu. Aslında kış mevsimi böyle anlar içindi sanki.. Kış, sonbaharın büyülü romantizmi ile ilkbaharın mucizevi yeniden doğuşu arası küçük bir kendine dönüş molası, diye geçirdi aklından. O bu düşüncelerle kar tanelerini izlerken kapı açıldığında yerinden zıpladı heyecanla.

- Kusura bakma, korkuttum mu seni? Dışarda tur attım, yukarı çıkmadan sıcak bir şeyler içeyim dedim, çok soğuk.

-Ah tabi ... Ne istersin, bitki çayı yapayım mı? 

- Yok yok fazla beklemeyeyim, çayından alayım ben de. Keyif anını böldüm ama.

-Ne demek, kalkacaktım zaten , işe koyulma vaktidir. 

Çayla geri döndüğünde onu kendisine bakarken buldu.

-Burada sıkılmaman çok ilginç geliyor bana. Eşim bile dayanamamıştı fazla. Hasta oldu hem fiziken hem ruhen...

- Herkes farklı şeyleri seviyor sanırım, benim için burada olmak piyangodan para çıkması gibi . O sabah seninle markette karşılaşmasaydım şu an ne halde olurdum bilmiyorum...

Bu kısa konuşmanın ardından her zamanki sessizliklerine gömüldüler. Çayını içen adam gitmeliyim diyerek çıktı. Kadın bulaşıkları yıkamak için güğümdeki sıcak suyu kaba dökerken ilk karşılaştıkları zamana döndü...

Pazartesi Gelmiş Trallalla :-)

Haftalık plânıma bir göz attığımda bayağı başarılı olduğumu görüyorum. Bir tek kitabımı okuyamamışım ki o kadar işi bitirmeye çalışırken ona sıra gelmedi. Bir de sahafa verilecek kitaplar duruyor. Eh, olsun o kadar:-)


Dün öğleden sonramı mutfakta geçirdim. Pazar dönüşü bir girdim çıkamadım. Yok canım subörekleri açmadım. Yine kilom almış başını giderkene rejim yapmaya karar verdim. 25 ine kadar üç kilo gidecek dedim kendime. ( Yalnız sonradan fark ettim, 25 Metos'un doğumgünü {Hayır sonradan fark ettiğim o diil tabii ki} üç kilo verirsem onu doğurduğum kiloya düşüyorum ancak, oy anam:-)

İşte bu rejim modunda ilk hafta sürekli yemek istediğimden pek zorlanıyorum. Yeşillikleri yıkayıp hazırladım. O arada mantar kavurdum. ( En sevdiğim rejim yemeğim) Hazır yıkarken pazıyı da kavurdum. Çorba pişirdim. Eh, araya akşam yemeği de girdi. Pilav yaptım. Ispanak-pırasadan sıkıldığımdan fasulye almıştım. Hadi o da girdi tencereye:-)

Şimdi bugün gidip tavuk falan da aldım mı bu haftayı sağlıklı beslenerek geçirebilirim artık.

Akşam atıştırmalık leblebim de var. Tatlı krizi için muz. Gerçi ben açken tatlı krizim olmaz hiç, yüzüne bile bakmam tatlıların:-)

Üç kiloyla iş bitmiyor tabi havaya girersem yedi sekiz kilo versem diyorum. Dur bakalım:-)

Neyse, haftalık listemi hazırlayayım ben:

* Doktor randevularını al.
* Üç kitap bitir. Ayıp oluyor artık.
* Hamilelik arkadaşlarınla buluşma ayarla. ( Dördümüz zincirleme doğurduyduk:-)
* Kolyeler için klips falan bul bir yerlerden. Kopmuş olduklarından takamıyorsun kimisini.

Tamam liste biraz kısa oldu ama anacım ikinci maddeye biraz zaman kalsın di mi artık:-)

Bu arada hikâyenin ruhunu tam yakalayamamakla birikte ( Malum bahar geldi ben kış modundan çıkmışım:-)  sanırım bir şekilde bitiriyorum. Kısa oldu ama yarım kalmasından iyidir dedim. Eskilerini de taslağa çevirmiştim zaten, hepsini peşpeşe yayımlayacağım.

Hepinize günaydın, merak etmeyin kocakarı soğuklarının bitmesine az kaldı ( 11- 18 Mart) , yakında bahar moduna gireriz artık:-)

♥π♥

Sen belki de yakından bakmıyorsun hayatına.

Soranlara ÜÇ aşağı beş yukarı aynı, diyorsun kısaca. Koşturuyoruz işte, falan. Oysa sabah kahvaltıda ekmek kızartmıştın da ev nasıl güzel kokmuştu. Sonra oğlun ellerine sağlık annecim diye sofradan kalkarken ne mutlu olmuştun arkasından bakıp.

Sen belki de uzaktan bakmıyorsun hayatına.

ÜÇ aşağı beş yukarı herkesle aynı diyorsun kısaca. Yatıyoruz, kalkıyoruz falan. Gecenin karanlığında pencerendeki sarı sıcak ışık nasıl da güzel gözüküyor, pişen yemeğin buğusunun sardığı mutfak camın sarıp sarmalıyor oysa.

Diyorum ki, bugün, bu özel günde ayrıntılara dikkat etsen biraz daha. Üç aşağı beş yukarı değilse her şey.

Üç diye gördüğünün yanında , virgülden sonrası diye hesaba katmadıklarında saklıysa bütün büyü.

Sadece üç değil o.

3,14159 26535 89793 23846 26433 83279 50288 41971 69399 37510 58209 74944 59230 78164 06286 20899 86280 34825 34211 70679 ...

Neşeli, kıpır kıpır, cıvıl cıvıl, sonsuza uzayan harika sayılar dizisi.

Tıpkı hayatın gibi..

Not:  Bu sene  π günu 3 14 15 oldu:-) Tam büyülü. 9 26 da yayımladım ben de yazıyı, 3,1415926 ya ulaştık:-) 

–_–

Bugün martın biri, rumi takvime göre yılbaşı :-) 

Yeni yılınız kutlu olsun :-)

Bir de Böyleleri Var


Meryl hayran olduğum aktrislerden biri. Her oscar töreninde ışıldayan halini görünce kesin bir şey yapıyor diyorum ama bulamıyorum. İnternette baktım, kimse de kesin emin olamamış.

Kendisi estetiğe karşı olduğunu söylüyormuş, yüzündeki çizgilerle harika gözükmüyor mu:-)


 Jodie de estetik operasyonlara karşı olanlardan. Bakanların ne kötü burnun var demeleri burnu ne kötü yapılmış demelerinden iyiymiş ona göre:-)


Julia kariyerini zorlayacak olsa da estetik yaptırmayı düşünmüyormuş. Üç çocuk annesi olarak çocuklarının onun yüz ifadesinden hislerini anlamalarını istiyormuş :-)


Diana da gayet zarif ve güzel.

Şurada estetik istemeyen diğer ünlüleri de görebilirsiniz. ( Tıkla)

Bu hatunlar estetik yaptırmışlardır belki de, melese o değil,  hâlâ doğallar, tam olması gerektiği gibi. Ve de çok güzeller:-)

Yaptırmayın Demiyorum Hobi Olarak Yine Yaptırın Ama

Kesinlikle estetik operasyonlara karşı değilim. Eğer yerinde ve güzel yapılıyorsa neden olmasın derim.

Ama yaa, aynaya bakın biraz kardeşim.


Meselâ Nicole, tabii ki ilk fotoğraftaki gibi durmayacak. Ama baktıkça bir tuhaflık siz de görmüyor musunuz? Önce üst dudağını mı şişirtmiş acep dedim, sonra baktım yüzümü yukarı doğru gerince böyle manasızlaşıyor insanın yüzü bi miktar.



Rene kendini tamamıyla başkalaştırmış. Belki ona Rene diye bakmasam kadın güzel gözüküyor da hayatta tanımam. Mutluymuş bu halinden, ben hiç mutlu değilim valla. Yabancı bir suratla yüzyüze, ıyk..




Peki sen ne hale geldin şirin Meg, tamam ellili yaşları geçtin ama nasıl yaaa? Böyle daha mı güzel?




Bunu da yeni gördüm ve yıkıldım. Uma'yı hep çok sevmişimdir ve sanki o yaptırmaz gibi geliyordu. Onu o yapan bütün karakteristik özellikler uçup gitmiş...



Bu hatun benim yaşıtım olduğuna göre benim de gidip biraz sağımı solumu düzelttirmem gerekiyor millet, yok yok üst solunum yolu şeysi yani.. Malum bu bacıların bi de böyle huyları var, bişi yaptırmadım modu. Arkadaş yaptırmışsın birşeyler , gün gibi de ortada, yok doğal güzelliğim, yok emzirdim de buyüdü falan. Bak anacım benimki hiç büyümedi, doğum yaptım, emzirme südyeni aldım bi boy büyük, sonra kös kös gidip küçüğüyle değiştirdim yeniden. Pöh...

Neyse ya, sabah sabah milletin gerdirmesi beni niye gerdi bilmiyorum:-) 

Kendime güzel bir ütü filmi bulup işime bakayım ben. Ha ha ha, kırışık açma işi öyle değil böyle yapılır gibi, cuk oturdu bu da :-D 

Bittii:-)


Yapboz yapanlar bilir son elli parça pek keyiflidir. Bitince de bir boşluğa düşülür:-)

Ama artık bu masanın normal bir salon masasına dönmesi gerekiyordu. ( Yani sadece çocukların ders kitapları, sözlükleri, testleri ile dolu falan. Kimi kandırıyorum bizim masa mutfak masasından çok kullanılıyor neredeyse:-)

Şu anda zımpara yapmaktan ağrıyan kollarıma eğilip bakmaktan tutulan boynum eşlik ederken kitap okumanın zahmetsiz haline döneceğim için mutluyum :-)

Bu arada bu yapbozu ben de isterim diyen varsa verebilirim. 1500 parça ama resim kolay. Yine de yeni başlayanlara önermem:-)

Artık mutfağa gidip sabah bulaşıklarını toplasam iyi olacak galiba:-)

Kaçtım ben:-)

Eve Biraz Deniz Esintisi Getirdim




İşte böyle tatsız tuzsuz bir anahtarlığım vardı. Zamanında beğenerek almış olduğuma göre diğer seçenekler kim bilir nasıldı:-)

Aslında yeni ve güzel bir çok model var şimdi, ben de bunu gözü kapalı savurtup atabilirdim ya atmadan önce biraz uğraşayım dedim.

Ay demez olsaydım, bu avuç içi kadar şeyi zımparalayacağım diye canım çıktı. Hayır eli, parmakları ve bileği sakat birisi niye dalar bu işlere. Kolumun haberdar olmadığım kaslarına gelmiyorum bile bak.

Ama inatla zımparaladım. Oyuk yerleri maket bıçağıyla bir bir kazıdım ki oymaları yapmış kadar oldum.

Ha ha ha, kırk yılda bir boyama yapıyorum, dinleyeceksiniz artık uzun uzun. Hem ben, benim gibi zımparadan habersiz saf tiplere sesleniyorum, oyuklu moyuklu şeylerle hiç uğraşmayın anacım.

Bir yandan zımparalıyorum, iş uzadıkça da şimdi boyarken kötü olursa bir daha bu işlemi hayatta yapamam fırlatır atarım modundayım:-)

Neyse sonunda bunu da beyaza boyadım. Ama duvarım da beyaz olduğundan biraz renklendirmek için kapakları mavi yaptım. Daha verniklemedim. Boyasından tam emin değilim ama eski halinden kat kat iyi oldu kanımca:-)


Kollarım o kadar ağrıyor ki sanırım boyamayı düşündüğüm diğer nesne olan dikiş kutusuna el sürmeyeceğim. Zaten onun da kapağı bunun gibi, bir oymalı şeyle daha uğraşmama imkân yok. (Hımm...Belki o kısmını sökebilirim :-)

Şimdi ben yapbozumun başına gidiyorum. Bugün onu bitirmeyi başarırsam kitabıma gömülebilirim artık. Bu kadar ekşın yordu beni:-)

Herşeyi Tutmaya Gerek Yok...

Banyo dolaplarından sonra mutfak dolaplarına saldırdım.

Epeydir gözüme takılan tabaklar vardı, sevmediğim ama kullanırım diye duran.

Fi tarihinde seramik kâseler almışım kendime, çoğu da küçük, yemek kâsesi kadar. Dedim, sizin miyadınız doldu. İki tane de kayık tabak vardı, seviyordum ama onlar da seramik, kenarları çıtlamış, içleri sürekli çizik oluyor. Onları da koydum bir kenara. İki tane de büyük salata tabağı. Yemek takımlarıma da uymayan camdan . Hımm, bunların yerine yenisini almalı diyerek ayırdım.

Dün Paşabahçe'de beyaz, düz, istediğim büyüklükte porselen iki salata kâsesi gördüm. Hem de haftalık indirime girmiş. Hemen aldım. Eve gelince de diğerlerini bir güzel paketledim, akşama kapıcıya verdim isterseniz kullanın diyerek. 

Dolap ferahladı, oh :-) 

Günaydın:-) 

Gereksiz fazlalıklardan kurtulduğunuz ferah bir güne açılsın sabahınız:-) 

Iıh, Hiç Ümit Yok

On sekizinci yıldır aynı mobilyalarla yaşamaktayız. Kelebek Mobilya da ne yaparmış kardeşim, on sekiz yıldır tepesindeyiz, en son İstanbul'a taşınırken biraz hırpaladılar o kadar. Bir de koltuklar gıcırdamaya başladı.

Gıcırdama sesi kadar gıcık olduğum bir şey de yoktur.

Geçenlerde yeni mobilyalara bir bakayım dedim. Hiç birisini beğenemiyorum. Benim koltuklar küçük ve rahat. Artık o kadar küçüğü kalmamış. Vitrinim büyük ve her türlü ıvır zıvırımı taşıyor, öyle vitrin de kalmamış.

Dün baktım Evim dergileri birikmiş bir sürü. Atmadan ben bunlara bir bakayım, içlerinden sevdiğim mobilya falan ne varsa keseyim, kendime bir tablo oluşturayım. Adı neydi hatırlamadım şimdi, hani kesip biçip oda dekorasyonu renkleri, modelleri yapıyorlar ya. Ha ha ha, bu açıklamamdan bir şey anlayan olduysa bravo :-)

Aldım birinci dergiyi. Sayfaları, reklâm olanlar dahil itinayla inceliyorum hoşuma giden şey görür görmez atlayacağım üzerine.

Sonunda buldum!

İşte oradaydı, çok güzeldi, tam da bundan istiyordum ben.

Hayallerimin...


Tırmığı değil tabi, yaprakları, sepeti, bahçesi...

He canım koca dergide bula bula bunu buldum.

Sonra da niye bir ev beğenemiyorum ben derim, İstanbul'un ortasında böyle bir bahçe bulmam için varlığını henüz bilmediğim Mısır'daki zengin amcamın ölmesi lâzım, başka yolu yok.

Ben bir müddet daha kiralık evimde gıcırdayan mobilyalarımla oturacağım belli oldu bu iş:-)

Yetenek Yok da Azim Had Safhada:-)


Bu müzikli takı kutusunu Can ilk evlendiğimiz yıllarda almıştı , ilk halini çekmemişim ama kahverenginin üzerinde altın rengi çiçekler vardı. Hem desenler gitmişti hem zaten ben kahverengiyi de altın rengini de sevmem, zamanında şimdiki gibi beyazlı güzel şeyler pek yoktu tabi:-) 

Neyse, üzerini zımparalayınca çıkan kırmızı rengi hoşuma gitti. Ben de beyazla boyayıp kuruyunca yine zımparaladım. Artık ne tekniğidir bilmiyorum, tamamıyla atmasyon benimkisi:-) 

Üzerine bir süs yapayım dedim. Şablonla çiçek çizdim, çok fazla boya sürmüşüm dağılmış. Sildim. Bir nota işareti yaptım, o da sap gibi kaldı. Sonra kurşun kalem ararken şu pazartesi günü adı geçen çekmeceyle boğuşmaya başladım. Ne bulduysam boşalttım - ki fransızca ders kitaplarından ingiliz grammer in use'a yemek kitaplarından kâğıt bebeğe her nevi zamazingo orada. İşte bu sırada kuşlarıma rastladım. Eminim ahşap boyamada geçici dövme yapıştırma sanatı diye bir şey yoktur ama şimdi oldu. Üzerine vernik sürersem çıkmaz herhalde diye düşünüyorum. Çıksa da önemli değil, deneysel çalışıyorum şu an:-) 

En sevmediğim sarımsı ahşap renkli dikiş kutusuyla anahtar askısını ele alacağım bir sonraki sanat şaheserimde görüşmek üzere:-)  Sanırım her birşeyi beyaza boyayacağım ben bu gidişle::-) 

Ben de Bitirdim İşte :-)


Görüyorum bazı bloglarda liste liste biten ürünleri koyuyorlar. Hoşuma gidiyor. Ama bendeki x genlerinin birer ucu kopuk olduğundan kişisel bakım deyince gerim gerim geriliyorum.

Şu elimde gördüğünüz Can'ın kim bilir hangi tarihte bi otelden getirdiği vücut kremini büyük bir çaba göstererek biraz önce bitirdim. Alkış istiyorum bak:-)

Geçen gün elimdeki Evim dergisinin kışkırtmasıyla banyo dolaplarını düzeltmeye girdiğimde bayağı kutu attım aslında ama. Onların içindekileri tuvalete boşalttığımdan sayılmaz herhalde.

Bir kere şu göz temizleme losyonlarının bi son kullanım tarihi oluyor mu bilemedim ama üç senedir kullandığıma göre atiim artık dedim. Hayır bir de hiç açılmamış kutu vardı, kocam Migros alış verişi yaparken indirim diye tutuşturmuşlar eline. Ya da adam bana biraz göz makyajı falan yapsan mı demeye çalıştıydı bilemeyeceğim onu şimdi bak:-)

Ayda bir üşenmeyip gözüme bir far sürüyorum. Eh, o kadar az olunca üç sürmemden birinde silmeyi unutuyorum haliyle. Biter mi öyle losyon. Neyse gidip kendime bir ton para verip yeni bir tane aldım. Ama küçük boyla aynı fiyat diye büyüğünü aldırdılar, hayır bunu kullanmam gerek, yazık be verdiğim paraya..

Yüz toniği de öyle gitti. Yenisini almadım daha.

Bir şişe el kremi gitti. Elime arkonun zeytinyağlısını keşfettikten sonra pek bir şey kullanmıyorum zaten. He canım, el kremi kullanıyorum, çünkü ellerim hatır hutur oluyor. Cif yerine karbonatla ovmaya başlayınca yağlı yerleri aslında ellerim de biraz rahatladı. Bir de karbonatı durulaması daha kolay olsaydı:-)

Neyse işte, dikkat ederseniz konu hemen temizliğe doğru kaymaya başladı zira bende kremlere ilgi ancak bu kadar :-)