Vücudum Ne Zaman İhtiyaç Duyuyorsa Sinyali de Veriyor

Otuzlu yaşlarımın sonuna kadar yüzüme krem mrem sürmedim. Ne zaman ki alnım kaşlarım pul pul olmaya başladılar, bende de krem sürme ihtiyacı ortaya çıktı.

Güneş kremini sürüyordum ama Bilgiç'e hamileyken yüzümde lekeler çıkmaya başlayınca özen göstermeye başladım. 

Ellerim keza bol miktarda deterjanla birleşip de hatır hutur olmadıkça krem sürmek aklıma gelmez.

Şu aralarda da vitamin hapına ihtiyaç duyduğumu kabullensem iyi olacak. Dışarıdan doping alıp vücudumu alıştırmak istemiyorum ama hapı içinde enerim ve moralim yerine geliyor.  

İlk evlendiğim sene annem bana Osman Müftüoğlu'nun Yaşasın Hayat kitabını almıştı. Ellili yaşlar vitamin, mineral destekleri vardı bir sürü,  bu da ne demiştim ama o yaşlara gelmiş olarak, hımmm, hafiften birşeyler alınabilir sanırım modundayım şu an. 

İşte böyle. 

Bir pazar akşamı. Can televizyonla bişiler yapıyor. Ben de müzik dinliyorum. Müziğin enerjisiyle (bi de multivitamin :) mutfağa girip oraları temizledim. Çamaşır yıkamak ve yemek dışında bugün yaptığım tek iş oldu. Güya hiç iş yapmayacak ergene bağlayacaktım bugün ama etraf dağınıkken olmuyor ki keyif. 

Yine de inatla Avrupa Buz Pateni Şampiyonası'nın gösterilerini izledim. Öyle güzel ki o pırıl pırıl gençleri izlemek. Bir tarafta da tuhaf, ilk izlediğim zamanlarda yarışmacılar benden büyük olurlardı şimdi oğullarımdan bile küçük olanlar var :)

O arada çamaşır yerleştirirken iki şort, bir pantolon, diş fırçaları (bu diş fırçası ve macunu istifçiliğim de nereden çıkmış bilmem, her yerden bişiler çıkıyor), kremler falan ayırdım. Ayakkabı içine keçe istemiştim karavanda patiklerin içine sokuşturmak için, tabii ki eşim bey onlu paket almış, napcaksak o kadarını. Kalanı da verileceklerin içine girdi. Biraz da atacak eskiler buldum. Can'ın on tane paketi açılmamış uçuş gömleğine ne yapacağım bilemedim. Son gelenler vakko, sağ olsunlar pek pamuklu kumaş kullanmışlar, ütülemesi bir zulüm. Eskileri mis gibiydi. 

Yünlerime şişlerime baktım. Paketinden çıkmamış kasnaklarla gözgöze gelip başımı çevirdim. Kasnak isteyen varsa gönderebilirim anacım, ne akla hizmetle almışsam onları. 

Saat 22.30 olmuş. Biraz da kitabıma bakayım. Genel kültürümü arttırmaya devam. Evin içinde tuvalet temizlerken ne işe yarayacaksa bi şirketin bilançosunu nasıl şişirmiş olduğu bilgisini ben. Komik Handan. 

Haydi iyi geceler. Birileri varsa ve okuyorsa tabe :P

Birlikte Çığlık Atıp Oh Bee Denilecek Şarkılar

Bir sabah erkenden kalkmama gerek yok, onda da hortluyorum. Hayır dinç bir şekilde kalksam amenna, ne uyuyabiliyorum ne uyanabiliyorum. Arafta.

Dişim apse yapmış. İçeriden apse yaoan dişi de ilk defa görüyorum. Dilimi oynattıkça acıyor meret.

Bu aralar yine depresif hallerimdeyim. Oysa buz pateni izleyip kitabımı okuyorum, insan daha ne ister. Tek başıma bir hafta tatile gidip,  tek başımalığımdan sıkılıp dönmek istiyorum sanırım. Kendimi karavana mı kapatsam bir kaç gün acaba,  ne güzel olur. Telefonu falan da evde bırakayım,  kitaplarım, defterlerim ve ben. 

Çekmece dökme işini bu haftalık bıraktım. Pazartesi beklenmedik yatıya misafirim gelince koştur koştur evi düzelttiydim, biraz onun tadını çıkarttım. Sonra da bu berbat havalarda gece kalanların çarşaflarını nevresimlerini yıkayıp kurutmaya çalıştım. Neyse dün güneşli ve rüzgârlıydı da kalın örtüleri kurutabildim.

Pasaportumuzu yenileme işlemlerine giriştik. Aslında nisanda bitiyor süresi ama Can'ın vize almak için ihtiyacı var. Biz de o gelmeden alamıyoruz kendimizinkini, bari hazır giderken peşine takılalım dedik.

Dikkat dağınıklığından muzdarip birisinin podcastlerini dinliyorum bu aralar. Teşhisinden yedi yıl sonra olayı kavramaya başlamanın utancı mı mutluluğu mu olsun bilmiyorum.  Bunca zaman hep obsesifliği öne almıştım (hoş onu da uzun uzun araştırmamıştım ya)  ama dikkat dağınıklığı bizim asıl sıkıntımızmış. Bu konuyla ilgili uzun uzun anlatacağım bir ara. Ve fakat anlamaya başlamak işi kolaylaştırmıyor, tepemin tasının atmasını engellemiyor, sadece sinirleneceğim şey kişi değil hastalık. Bir de bunu evdekilere anlatabilsem. 

Leyla Navaro'nun Gerçekten Beni Duyuyor musun diye bir kitabı var, herkes alıp tekrar tekrar okumalı. Hatta bloğun ilk yıllarında buraya yazmıştım içinden bir yeri. Dur bulayım da linki ekleyeyim. İşte şuradaymış. Birileri bize derdini anlatırken hemen kendimizinkini ortaya atmamız, bizim başa çıktığımızla karşılaştırmak ne bileyim iyi niyetle de olsa derdi hafifletmek adına önemsiz göstermek falan karşımızdakşne yardım etmiyor onu yalnızlaştırıyor. Anlatmaktan vazgeçmesine, anlatamamanın verdiği ağırlığı taşımasına neden oluyor.

Ay neyse, sonra anlatacağım demiştim bodoslama daldım. Sonra kafamı toparlayıp anlatırım ama siz şu kitabı bulup okuyun lütfen.

Kitap demişken yılın dördüncü kitabına başladım.Köpeğin Gördüğü. Malcolm Gladwell isimli bir adamın bir yerde yazdığu yazılardan derlenmiş. İlk yazıda bırakmaya karar vermiştim, öyle dağınık gidiyor ki kimden bahsettiğini anlamak için dönüp dönüp tekrar okumak zorunda kaldım. Ama biraz daha şans verdim. İlginç konulardan, pazarlama stratejilerinden bahsediyor. Hardalın değişik modelini pazatlamak için neler yapıldığu, ketçapın içeriği, iki farklı saç boyası markasının farklı reklamlarının sosyal mesajları,  sokak satıcılarının ya da şimdiki haliyle televizyonda pazarlama yapanların taktikleri, hedef kitle seçimi falan. İşletme Mühendisi olan,  hayatımın tozlu raflarına hapsedilip unutulmuş benliğimi mutlu etti. 

Neyse, pek cumartesi sabahı keyfine uygun olmayan tatsız tuzsuz yazımı burada sonlandırırken. Böyle sıkkınç zamanlarımda içimdeki çığlığı benim yerime attığı için çok sevdiğim bir kaç şarkıyı buraya ekliyorum. 


Bu iki şarkı da aynı. Ben üsttekine alışık olduğumdan onu daha çok seviyorum ama alttaki de filmden, onun da sesi çok güzel, sadece söyleyişi değişik geliyor.  Siz kendimizinkini bulun bakalım hangisi dha güzel gelecek :)



Bu şarkıyla az sabahlamadım. Masum ilk kısmından sonra sapıtıyor ve ben oradaki her notanın sanki beynimdeki bütün negatif şeyleri sıyırıp attığını hissediyorum. Hehehe, sizi deli de edebilir, dinlemeden bilemezsiniz.

Bunu bilmeyen var mı ki acaba, inanılmaz çığlık, ne varsa içimdeki savrulup gidiyor dinlerken. (Yukarıdaki ilk şarkıyı söyleyen adam zaten) 

Bu da diğerlerine göre daha sakin,  çığlıksız, umut veren bir şarkı. Hemi de Manowar, nasıl yapmışsa böyle şarkıyı.


Son olarak bir Manowar şarkısı daha ekleyeyim, kalk ve savaş diyen. Ben de kalkıp yürüyüşe gideyim.

İyi ki müzik var, kitap var, film var, resim var, spor var. İyi ki.


Dünya İçin Küçük Bizim İçin Büyük Bir Adım

Dün hava buz gibi ve yağmurlu olunca annem masasını salona kurmuş. O koridorda biz salonda yaşgünü kutlaması yaptık. Pazartesi uzun yoldan gelip cenazeye katılan akrabalarımız bizde kaldığından maaile gitmedik zaten ne olur ne olmaz diye. Şirin salonumuzu özlemişiz. 


Uzun zamandır abla kardeş fotoğraf çektirmemişiz. 



Tabii ki mum üflemeden sönüyor. Zaten maskemizi çıkarttık diye nefes almadan fotoğraf çekilmeye çalışıyoruz :D


Sıcacık bir kış sabahı oldu bize.

Bu sabah ise annemle yine yürüyüşteydik.


Pek tutacak gibi değil ama şöyle akşama kadar bir güzel yağsa da seyretsek.