Her Şey Sürekli Değişmek Zorunda mı ?

Fotoğraf yükleme özelliği mi değişmiş bloggerın, fotoğraflarımı tarih sırasına göre yüklüyordu, şimdi sondan başa yüklemiş, sinir etti beni. Budapeşte 'nin kalan günlerini yazacaktım napıcam onları tek tek mi yükleyeceğim şimdi. Pufff...

Kitap Salı 2024/4

İki buçuk ay sonra üç beş litapla huzurlarınızdayım :)


Aylardır bitirmediğim kitaplarım.

Hormon'u zaten itekleyerek bitireceğim kesin. Tatlı Betüş bölüm bölüm gidiyor. Daha fazla okuduğumda şişiyorum. Kitaptan şişmiyorum da kitabın anlattıklarından şişiyorum. Beklenmeyen Misafir'i dışarıda okurum diye tutuyordum ama elime alsam bitecek, bitirmeli.

Aa bir de Amin Maalouf'un Uygarlıkların Batışı var. O da çok yavaş ilerliyor. Arap dünyasının tarihini anlatıyor. Ders kitabı okur gibi kendimi zorluyorum. Niye zorluyorsam. Amin Maalouf'un anlatımı çok akıcı ve güzel de konu zor :)


Tatil kitaplarım Agatha Christie'lerdi. İlkini bitirdim. Ama şu an konusunu asla hatırlamıyorum desem. Kitabı da nereye koydum acaba ?

Haa, tamam tamam. Evinin salonunda bir kaç saat önce tartıştığı adamın cesedini bulan kadın , eşi eve dönmeden cesetten kurtulup onun çok önemli gizli misafirlerinin olayı anlamadan işlerini sürdürmesi için uğraşıyor ama işler karman çorman oluyor :)



Budapeşte 'ye giderken aldığım Abigail 'i de dün gece bitirmeyi başardım.


İza'nın Şarkısı ile tanışmıştım Magda Szabo ile.  Her kadının, annesine bakan çocuğun okuması gerekiyor diye düşünmüştüm. Sonra Kapı'yı okudum. Yine hüzünlü ve harika bir öyküydü. Katalın Sokağı'nı diper ikisine göre daha zor okumuştum ama ilmek ilmek işleniyordu yine. Savaş zamanı ve bunun etkilerini yüreğimde hissetmiştim. Bu kitap da savaş zamanı kitabı. Kahramanı 14 yaşındaki Gina'nın babası Budapeşte 'seki evinden çok uzaktaki bir kasabadaki yatılı, katı kuralları olan bir okula götürürken aklından geçenlerle başlıyor . Babasından ayrılması, okulda yaşadıkları, küçük büyük maceralar, öğretmenleri, savaş. Yatılı okulda geçen gençlik kitaplarından eksiği yok fazlası var.
 

*Bir şey için mücadele etmenin ne büyük bir deneyim olduğunu fark etmişti Gina. Ve de dağa tırmanan bir ekip gibi sınıfı birbirine bağlayan görünmez ipin güvenliğinde yaşamanın, mutluluk ve hüznü birlikte hissetmenin, birlikte heyecanlanmanın, umutlanmanın, beklemenin ve başı dertte olana , muhtaç olana yardım etmenin ne büyük güç olduğunu .

*Beden tembelse ruh boşu boşuna canlıdır.

*"Sen kaybetmeyi bilmiyorsun "denişti Marcelle bir kez oynarken. " Oysa surat asarak kazananın keyfini kaçırmamak da terbiyenin bir parçası. Kaybetmeyi de öğren lütfen. "


Bugün de bu kitabı bitireceğim artık. Seneca ile ilgili karmaşık düşüncelerim var. Bir taraftan harika cümleler, hayran olduğum çıkarımlar. Diğer taraftan ne dediğini anladıysam arap oliim halleri. (Ay amma ırkçı deyimimiz varmış hee :D ) Zaten felsefeye bayılıyorum ama çok felsefe beni bozuyor. Şimdi bu amca bizim doğumdan ölüme kadar kendimizi düşünmeye adamamızı istiyor sanırım ama yavrum hani hayatta da kalmamız lâzım sanki. O kısım bende koptu. Zaten ne kadar okumaya çalışsam da bu felsefe akımları bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor :D

Özellikle Mutlu Yaşam Üzerine kitabını okurken 3 yılında doğmuş yani bundan 2021 yıl önce dünyaya gelmiş Senaca'nın da bizlerle aynı dertlerden muzdarip olduğunu, linçlendiğini, insanlara bir şeyleri açıklamak için uğraşıp dueduğunu görüp insanlar hep aynı diye düşündüm. 

Hiçbir insan kendi başına hata yapmaz, her insan aynı zamanda başkasının hatasının nedeni ve kaynağı olur. Zira sadece örneklere ayak uydurmak zarar verir, içimizden biri düşünmekten ziyade inanmayı tercih ettiğinde artık yaşamla ilgili düşünemez hale gelir; her daim bir hataya inanılır, o hata dönüp durur ve elden ele geçerek yıkımımıza neden olur. Başkalarının örnekleri yüzünden ölürüz; sağlıklı olacağız, yeter ki kendimizi kalabalıktan kurtaralım.

∆ İnsanda bilgi olmadan güven, sarsılmazlık olmadan da bilgi olmaz.

∆ Zira iyi şeyler yerine kötü şeyleri tercih eden biri için başarıya ulaşmak tehlikelidir.

∆ Erdem sana bu sefer üzerinden ne vadediyor? Tanrı'ya eş, yüce şeyler vadediyor. Hiçbir şeye zorlanmayacaksın, hiçbir şeyden yoksun kalmayacaksın; özgür, güvenli ve yaralanmamış olacaksın. Hiçbir şeyi boş yere denemeyeceksin, hiçbir şeyden alıkonulmayacaksın, her şey arzuladığın gibi olacak, aksi hiçbir şey olmayacak, Ne fikrine ne de isteğine aykırı bir şey olacak.

∆ İnsanın tüm arzularına kavuştuktan sonra yoksun olabileceği ne var? Her şeyi kendinde toplanmış insanın dışarıdan almaya ihtiyaç duyabileceği ne var ?

∆ Tepeden tırnağa zehiri bulanmış kindarlığınız beni en iyiden caydıramayacak ve başkalarına saçtığınız ve hatta kendinizi öldürürken kullandığınız bu zehir bile beni, yaşamadığım ama yaşamam gerektiğini bildiğim o yaşam tarzını övmekten, erdeme tapmaktan ve uzun bir süre sürünsem de onun izinde gitmekten bir an olsun alıkoyamayacak.

∆ Zenginliğin bende nasıl farklı bir yeri olduğunu mu öğrenmek istiyorsun? Zenginlik gittiğinde benden kendisi dışında bir şey götürmez, oysa o senden ayrıldığında sen sersemleyeceksin ve onun tarafından terk edilmiş görüneceksin, zenginliğin bende bir yeri var ama sende en yüksek yerde bulunuyor, sonuç olarak zenginlik bana ait ama sen zenginliğe aitsin.

∆ Her bir köşede, Her zamanki gibi bana sataşın, bana hakaret ettiğinizi değil, zavallı bebekler gibi ağladığınızı düşüneceğim.

∆ Kasıtlı bir zamanımız yok, sadece çoğunu boşa harcıyoruz..

∆ Yaşadığımız, yaşamın kısa bir bölümüdür.

∆ Geçmişini, ne zaman kesin bir plan yaptığını, ne kadar az günün tasarladığın gibi geçtiğini, ne zaman yüzünün doğal haline büründüğünü, ne zaman zihninin huzursuz olmadığını, böylesine uzun bir ömürde ne başardığını, sen kendin ne kaybettiğini anlamazken, birçoklarının seni yaşamından ne kadar çok çaldığını, yersiz kederin, aptalca mutluluğun, açgözlü şehvetin, dalkavukça ilişkinin yaşamından ne kadar çok çaldığını, sende sana ait ne kadar az şey kaldığını yeniden düşün, göreceksin ki vaktinden önce ölüyorsun.

∆ Tüm planları ellinci ve altmışıncı yaşlara kadar ertelemek ve az kişinin ulaştığı bir noktada yaşama bağlanmayı isteyerek ölümlülüğü unutmak ne büyük aptallık!

∆ Herkül aşkına, sizin ömrünüz bin yılı da aşsa, çok dar bir alana sıkışacak, kusurlarınız tüm ömrünüzü yutacaktır.

∆ Birisinin uzun saçlarını ve kırışıklıklarına bakıp uzun yaşadığını düşünmenin alemi yok, o uzun yaşamadı, sadece uzun süre var oldu. Güçlü bir fırtınanın limandan koparıp oradan oraya sürüklediği veya farklı yönlerden esen çılgın rüzgârların etkisiyle aynı yerde dönüp duran bir adamın, uzun bir deniz yolculuğu yaptığını düşünmenin ne anlamı var? Uzun bir deniz yolculuğu yapmadı, sadece uzun süre fırlatıldı durdu.


Sanırım başka kitap bitirmedim. Cidden kitap okuyabilme hızım sürünüyor ama kendimi itekleyerek elimden geleni yapmaya çalışıyorum :) 


Budapeşte 2

 İkinci gün dinç bir şekilde kalkıp, yine odada kahvaltımızı yapıp kendimizi dışarı attık. Buda tarafına geçip sarayı , kaleyi ve balıkçı tabyasını göreceğiz. Akşama da tekne turumuz var. 

Geçen gittiğimizde de sarayı görecektik güya ama Zincirli Köprü kapalı olumca bir öndeki köprüden geçip, nasılsa bizimkileri saraya götürüyorum diye gidip hiç de çıkmaya niyetimin olmadığı heykele varmıştık :D Neyse , bu sefer heykel tadilatta, gözükmüyor, biz doğru köprüden geçiyoruz, böylece sıcak havada o kadar yolu tırmanmıyoruz :D



Baykuşa benzemiyor mu bina :)


Bu sefer sahilden değil de arka caddelerden aynı yönde ilerleyip, bir gün önce geçtiğimiz köprüden önceki Zincirli Köprü'den karşıya yürüdük. Binalar öyle güzeldi ki, insan sadece sokaklarda saatlerce fotoğraf çekebilir. Kendimi tutup sadece bakarak tadını çıkarttım çoğunun.


Karşı kıyıda saray gözüküyor. Ve de köprü.



Köprülere bayılıyorum :)



Tam lavanta zamanı ,her yerde karşımıza çıkıyor.



Neyse bu sefer kaybolmadan direk köprünün karşısındaki fünikülere bindik.  Yükarıda videoyla siz de manzarayı izleyerek çıkabilirsiniz :)



Manzara harikaydı. Orada kafe bulup ağaç gölgesinde dondurma yemek daha da harikaydı :)


Sarayın içinde üç tane müze vardı. Bizim o kadar yeri gezecek zamanımız olmadığından sokaklarda dolaşmayı tercih ettik. Surlar içindeki o bölge bizim kale içleri gibiydi.  






Bu arada N'nin ayağı iyice su toplamıştı, benim de kalçam tutmuştu ama bir yandan gezmeye devam ettik :D

Eczaneden bir enjektör iğnesi alıp su toplamış yeri patlatıp rahatlatmaya çalıştık ama ne yazık ki anında tekrar su topladı. Zavallı arkadaşım hiç benim gibi yürüme manyağı ile tatile gitmediğinden bilemedi başına gelecekleri tabi :)

İkinci gün genelde bir yerde oturup dinlenerek geçti de diyebiliriz aslında.

Ne yazık ki yediklerimizin fotoğrafını çekmek hiç aklıma gelmedi. Kafeleri de çekmemişim. Sarayın bahçesindeki keyifli dondurmadan sonra yukarıdaki meydandaki parkta bizdeki pişiye benzeyen pizzamsı bir şey yedik. Tek kişilik pizza kadar bir pişi düşünün. Üzerine istediklerini koyup sana veriyorlar. Peynir koydurduk üzerine. Lezzetli ve doyurucuydu. Hatta ben benimkini bitiremedim.

Fiyatları da hatırlamıyorum . Ucuz değillerdi ama İstanbul'da bir yerlere gittiğimizde vermeyeceğimiz fiyatlar da değillerdi . Kredi kartından bakıp yazacağım sonra.



Tüm binalarda görğnce neymiş diye baktık, anıt demekmiş. Bir de Köszönöm demeyi öğrendik. Teşekkür ederim demek :)







Buradan dönüşte tekrar füniküler ile aşağı indik. Kendimize kafe ararken , sokak arasında , minik bir parka bakan şirin bir yer bulup oturduk. Ve evet yine fotoğraf çekmemişim. Eski formundan düşüyor muyum ne ?

Yemek yemeyecek kadar erkendi saat ama akşam sekiz buçuk gibi tekne turuna kadar geri de dönemiyorduk. Burası çok iyi geldi.

Sonrasında internetten bulduğumuz lokantaya kadar yürüdük. O arada gezinin başlayacağı limana baktık. Anlayacağınız yine çok yürüdük. Lokantayı beğenmedik. Bodrum karına inilen bir yerdeydi, geri dönüp iskelenin yanında gördüğümüz yere gitmeye karar verdik ama ne yorgunuz artık.




Neyse burada fotoğraf çekmişim. Spot isimli bu yer gerçekten de Parlamento Binası 'nın karşısında nefis bir spottu :)


Tavuk ve tuhaf bir patatesli bişiden oluşan yemeğimizi keyifle yedik. Ortam çok güzeldi.




Ve sonunda tekne turu zamanı.


Yalnız en son oturduğumuz yerden kalkarken bir baktım sabah sadece akşam teknede serin olur diye yanıma aldığım hırkam yok. Parkın kenarındaki yerde unuttuğuma kanaat getirdim. Arkadaşım dönüp bakalım hemen diye teklif etti. Yollarda düştüyse yapacak bir şey yok, ama zannetmiyorum, düşse görürdük, orada unutmuş olmalıyım, biz turumuza çıkalım, dönüşte yine oradan geçeceğiz nasılsa bakarız dedim. Kapanmışsa da yarın bakarız.




Dönüşte kafe kapanmamıştı ve sormak için içeri girdiğimizde kasanın yanındaki duvarda gördük :) Bahaneyle gelmişken bir dondurma da orada yedik. O arada ışıkla uçuşan böceklerin ateş böceği olup olmadıklarını anlamaya çalıştık. Büyük ihtimal gece kelebekleriydi üzerlerine sokak lâmbası vuran ama yine de çok masalsı görünüyorlardı.


İkinci gün gece yarısına doğru ancak odaya vardık. Dışarısı cıvıl cıvıldı. Merkezi yerde kalmanın güzelliği. 


Su toplamış ayak, su kaçıklığı yapan bir kalça ile yine yirmi bin adımı tamamlamış olabiliriz. Ertesi gün dinleneceğiz artık.

Not : Arkadaşımdan restoran ödemeleri geldi :)
Spotta yedigimiz yemege kisi basi 6550 forint civari vermisiz.
Getto da yedigimiz yemek ickilerimiz icin toplam 25000 forint civari oremisiz. Bu ikimizin toplami. Bunu ikiye bolmuyorum cunku benim yedigim yemek daha pahaliydi, ustelik ben 2 kokteyl sen 1 kokteyl almistin. Yani bunun 2 ana yemek  2 cola, 3 kokteyl olarak soyleyebilirsin
Meksikan da toplamda nerdeyse 10 bin forint odemisiz . ( Bir tavuklu bir etli fajita , kola, su, iki mohito )

Kabaca tek sıfır atarak TL karşılığını bulabiliriz. 

Budapeşte 1

Evet yola çıkmadan bir gün önce gidip kendime Macar yazar Magda Szabo'nun kitabını aldım :D Daha bitiremedim ama .


Londra'da yaşayan üniversite arkadaşım ile telefonla konuşurken İstanbul'a gelmiyor musun dedim. Gelemiyorum sen buraya gelsene dedi. Oraya vize almam gerekiyor, ortada buluşalım dedim. Olur dedi :D Prag demiştik sonra orası burası derken Budapeşte 'de karar kıldık. Daha önce gittiğimizde kaldığımız yerin müsait olması da bunda en büyük etken olabilir. Peşte tarafında , Tuna Nehri 'nin iki sokak üstündeki büyük caddelerin olduğu yerdeki apartmandan çok memnun kalmıştık. İki tek kişilik yatak bulmak da oldukça zorken bunun yatak olan bir de kocaman koltuğu vardı. Fotoğrafa tıklarsanız sayfasına ulaşırsınız. Üç geceliğine yaklaşık 11.000 TL verdik toplam. Normalde saat üçte giriş yapılırken pazartesi günü gittiğimizden olsa gerek erken girebilir miyiz ricamızı kırmadılar, saat on bir buçuk gibi gider gitmez giriş yaptık.  


Havaalanından buraya daha önce de bahsettiğim otobüsle tek vasıta ile geliniyordu. Yol üzerinde otele çok yakın Lidl marketten de yanımda götürdüğüm simitlerin yanına peynir, domates, ıvır zıvır alarak kendimize keyifli bir sofra hazırladık. Ben daha kahvaltı etmemiştim, uçakta yemek yerine uyumayı tercih etmiştiz zira. Sabah uçağına yetişmek için gecenin dördünde yola koyulunca tabi.

Yemek ve eşyaları bırakmak sonrası uykusuzluk ve yorgunluğu boşverip kendimizi yollara attık. Kafamızın pek çalışmayacağını düşünüp kendimize yürüme yolu belirledik. Sahilden Tuna Nehri'nin ortasındaki adaya yürüyüp orada bir şeyler yiyip döneriz dedik. 


Sahilden giderken ilk bu ayakkabıları gördük. Buradan nehre atılan yahudilerin anısına yapılmış. İnsan bir yandan hüzünleniyor bir yandan da bunları yaşamış bir kavmin şimdi yaptıklarını düşünüp inanılmaz buluyor. Herkes kendisine müslüman . Kimse birbirnin acısını önemsemiyor. Bugün acı çekenler fırsatını bulduklarında kendinden güçsüzlerin tepesine biniyor. Artık kimselere acıyamıyorum sanırım. 


Neyse, sahilden dümdüz ilerledikten sonra adaya geçiş olan köprüden oraya geçtik.


Yemyeşil kocaman bir yer. İçinde su parkları, konser alanları, bir kaç manastır kalıntısı (ama görüldüğü üzere çok az ) , yeşil alanlar, parklar var. Vakti zamanında bir Macar kralı Moğol istilâsı tehlikesi altındayken adak adamış, eğer gelmezlerse kızını manastıra kapatacağını söylemiş.  Moğollar istilâ etmeyince ( ya da edemeyince çok ayrıntısını hatırlamıyorum anacım, bu kadarı anca :D ) kızı bu adaya kapatmışlar.




Burada sere serpe dolaştık. Ağaç gölgeleri bizi sıcaktan korudu. Ama güzel bir kafe bulamadık oturacak. Ne hikmetse kafeler camların ardında kapalı mekânlardı.





Dönüşte artık iyice yorulmuştuk ama şuraya kadar buraya kadar derken toplamda 23,000 adım atmışız. Zavallı arkadaşımın ayağı su toplamış, ayağında sandalet vardı. Sonraki günler bunun acısıyla dolaşmak zorunda kaldı.






 İlk akşam kendimize saçma bir Meksika Restoran'ı bulup oturduk . Öyle yorgun ve açtık ki . Oysa otele biraz daha yaklaşsaymışız bir sürü yer varmış.

Neyse yediklerimiz ahım şahım olmasa da garsona çok güldük. N ona elimi yıkamalıyım diye tuvaleti sorduğunda Please demesini tatil boyunca tekrarlayıp  durduk. Ellerimi yıkamalıyım, lütfen git yıka, böyle oturulmaz :D

Akşam sanırım dokuz gibi odaya döndük, çay içtik ve ben ardından kafayı koyduğum gibi uyumuşum :)