Emenem

Zeyfi "Ben de kim gidiyor bu yere diye düşünüyordum, demek sizlerdiniz o :)" dedi.

He canım, bizim gibi çocuklular gidip manasızca bir ton para verip çıkıyor diye cevapladım.








Gözü dönmüş Bilgiç... Yanımızdaki iki Çinli kız gülerek baktılar ona. Kendi şekerleri naylonun dibinde ince bir çizgi halindeydi, bizimkisi ikinci torba için istekte bulunuyordu...


İkinci torbayı almadık tabii ki ama şeker makinası ile battaniyeye yaptıkları indirimden ne kadar fazla doldurduğumuzu anladık :)

Ah, Madame Tussauds, kapında o kadar kuyruk olmasaydı, bu mağazaya girmezdim ben :)

Neyse, dönelim artık , bugünlük bu kadar kazık ay pardon gezi yeter :)






  • Perşembe, Temmuz 31, 2014
  • 2 Yorum

Regent's Park

Tren istasyonundan çıkıp Madame Tussauds'a yürümeye karar verdik. Ne yönden gideceğimizi bulmaya çalışırken bir hanım yanımıza gelip," Türk müsünüz, ben yardım edeyim size" dedi :) Yaklaşık yirmi dakika kadar onunla hızlı bir yürüyüş yapıp sohbet ettikten sonra ayrıldık :) İlk olarak Regent's Park'a girdik.

Parkta söyleyecek bir sözüm yok, keyifle dolaşalım biraz :)




















Day 2 :)

Nerde kalmıştık :)

Ertesi sabah iki katlı otobüste üst katta en önden yer bularak mutlu mutlu yola koyulduk :)(Gök yüzünü rahatça görmek, iki katlı bir otobüste evlerle aynı boyda olmak ne güzel bir histi :)


İlk durağımız King's Cross Tren İstasyonu... Bir yerden tanıdık geliyor mu? Hımm, Peron 9 3/4 desem :)
 

İstasyon burada :)


Peron 9, 10....

İşte burada burada :)

Bir saate yakın bir bekleyişten sonra mutlu son :)


Yok yok bunu görmeyin siz :)


Tamam, böyle daha iyi :)


Şimdi de bir dükkâna uğrayalım :)


Hımm, asalara o kadar para vermeye hiç niyetim yok ama poz alabiliriz canlarım :)



Ama bu şekerler bizim olmalı :)

Ah kurbağa çikolatayı da unutmayalım lütfen :)



Harry Potter hayranlarının mutlaka uğraması gereken bu keyifli yerde biraz kuyrukta beklemek zaman alsa da sonuç çok eğlenceli. Doğrusu atkı ve âsâ ile atraksyon beklemiyordum. Orada dükkanın kendi fotoğrafçıları da var ve onlar da sizi çekiyorlar. Almak tabi ki isteğe kalmış. Dükkâna girmeden geri dönmeyi başarırsanız bedavaya geliyor bu minik keyif. Ama tabi dükkâna girmeden geri dönebilen olur mu bilemiyorum :)

Şimdi artık buradan ayrılıyoruz. Ama günün kalanı hem renkli hem tatlı geçmeye devam edecek...

Bu Bayram

Babamın elini öptüğümüz sabahları hatırlamalı.

Annemin giydirdiği güzel kıyafeti, hep birlikte gidilen yerleri.

Anneannemin hazırladığı mendilleri hatırlamalı..

Kapı kapı toplanan şekerlerle paraları. Hele bir lira verirlerse, ne güzel :-)

Dondurmacının arabasını hatırlamalı. Sadece iki çeşit olsa ne fark eder, mutlu olmak için o da yeter.

Dayımın verdiği gemili paraları hatırlamalı. Az bir şey mi en büyük banknot:-)

Babaannemin anlattığı masalları. Şimdiki çocuklar da bayılır eminim anlatan olsa.

Sık sık çalınan kapıdaki ciciki bicili giyinmiş pırıl pırıl yüzler hatırlanmalı.

İllaki bir kırmızı ayakkabı, başucunda bekleyen.

Ve şimdi yanımızda olmayan el öptüklerimizi hatırlamalı. Anılarını anlatıp gülümsemeli biraz hüzünle karışık.

Ve şimdi yanımızda olanlara zaman ayırmalı. En azından sesini duymalı. Özledim demeli. Seni seviyorum demeli.

Bu bayram, güzel şeyler hatırlamalı, yüreğimizi boğan karanlığa inat, kendini bilmezlere, hayatı lekeleyenlere, içimizi acıtanlara inat, güzel şeyler de olduğunu hatırlamalı.

Kendimizi kaybettiğimiz şu sıralarda bütün bu güzelliklere daha çok ihtiyacımız var...

E, hadi, taaa nerelerden getirdik bu şekerleri, herkes alsın:-)

İyi bayramlar :-)



İlk Günü Bitirelim Artık :)




Covent Garden'dan metroya hemen binmek yerine nehir kıyısına doğru yürümeye karar verdik. İlk olarak St Paul's Kilisesi'ne düştü yolumuz.



 
Yol üzerindeki güzel tabelalar ve çiçekli evler cezbediyor tabii ki beni :)


Bilgiç'i neyin cezbettiği ise belli. Gerçi bu dükkandan şeker almadık. Bilmediğimiz şekerlere pek yaklaşmıyoruz :)


Ama seyretmesi bile güzel. Zaten ertesi gün acısını çıkartacağız bunun :)



Doğrusu binaların ne binası olduğunu bilmiyorum. Ben sadece hoşuma gidenleri çektim :)



Trafalgar Square'e vardık bile. Cıvıl cıvıl, turist kaynıyor. Zaten Londra'da her yer turist kaynadığından burasını büyük bir açık hava müzesi olarak düşünmeye başladım :)



Meydan adını, Amiral Horatio Nelson komutasındaki İngiliz donanmasının Fransız ve İspanyol donanmalarını yendiği Trafalgar Savaşı'ndan almış. National Art Gallery de buradaydı ama ne yazık ki ona giremedim. Diyorum ya, yetişmedi hiç bir yer ...




Nelson Amca ve aslanlarını arkamızda bırakarak yürümeye devam ediyoruz. Ufukta Big Ben mi var? Hemen bir poz alıyoruz ama senin sıran henüz gelmedi saat kulesi :)
 



Yine güzel gözüken bir yer :)


Yorulmuş bir Bilgiç :)


Az kaldı, birazdan metro durağına varacağız.. Yarın Bilgiç'in günü :)
  • Cumartesi, Temmuz 26, 2014
  • 4 Yorum