Montpellier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Montpellier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2022 Pazartesi

Dördüncü Gün : Eve Dönme Çabaları :D

Dönüş günü tam bir macera günü olacaktı. Zira uçak 11.15 teydi. Biz Montpellier 'den oraya yetişmeye çalışacaktık.  İşin kötüsü gelirken iki saat süren tren dönüşte banliyo trenine dönüştüğünden üç saate uzuyordu.


Hesaplar şu şekildeydi. Beş buçuk gibi kalkıp altı on sekiz trenine yetişip dokuz buçuğa doğru Toulous'a varacaktık. Taksi bulup on gibi havaalanına ulaşacaktık. Bir saatte koşturarak tüm işlemlerimizi tamamlamamız gerekiyordu.


Akşam yatarken dedim ki, taksi falan bulamazsak iki ayağımız bir papuca girer, ben uber çağırayım. Uber hiç kullanmamıştım, uygulamasını buldum, indirdim. Aa bir baktım rezervasyon var. Hemen sabaha yaptırdım. Yaptırdım ama gelecek kim,  plaka falan belli olmadı, sabah eşleşecekmiş birisiyle.


O arada uçağı kontrol edeyim dedim. Bilet hâlâ satılıyor mu diye kontrol ediyorum, zira boş yer yoksa binemiyorum malum :) Aaaa bir baktım bizim uçak 12.15 gözüküyor. Allah  Allah...  Biletime bakıyorum 11.15, sitede 12.15. Kendimce bir açıklama buldum hemen. Can bu bileti kendi uçuş ekibi hesabından aldı ya, orada da saatler lokal gösterilmiyor. Saatler de o gün ileri alındı Fransa'da herhalde ondan böyle bir şey oldu dedim. E canıma minnet. Mutlu mutlu yattım.


Sabah hemen tren istasyonuna indik. Bir tane bile görevli yok o saatte. Yerimizi sormak için kimseyi bulamadık. Onu geçtim peron da yazmıyordu ekranda. Hadiiii. İstasyonun içinde oraya buraya giderken bir baktık gelmişiz doğru perona. Sonra bunun numarasız tren olduğunu düşündük. Neyse bir şekilde binmeyi başardık. 


Yine ekmeğimizle peynirimiz yanımızdaydı, trende kahvaltımızı yaptık. Sonra uyuyarak yola devam ettik. (Hava aydınlanmamıştı, yoksa etraf seyretmekten uyuyamazdım :)

Toulous 'da indik. Garın internetini açıp ubere bakmaya çalıştım,  iki gün önce cillop gibi çeken internet o sabah bozuk mesajı vermez mi?  Eeee nerede bulucam ben arabayı?  


On dakika uğraştık, sonra başka yolla gidelim dedik. Neyse garın hemen yanında hava alanına giden hat varmış. Ona bşlet aldık, beklerken telefonum çaldı. İhtimal uber aradı ama e ben telefonla konuşamıyorum ki o sırada. Neyse uber parası bana geçmiş oldu artık, o sırada onu düşünecek halim yoktu. Otobüsle yarım saatte havaalanına vardık.

Uçak gerçekten de 12.15 te gözüküyordu. Check in  (bunun Türkçesi ne yav?)  yaptırmaya girdik. Bekliyoruz işlemleri. Gişedeki kız biletimizi de görmek istedi. Normalde pasaporttan bulur.  Demesin mi sizin bilet bugüne değil ki?  Hoooo? 

Elli defa baktım o bilete. Saatine, uçuş numarasına,  gününe. Ayına bakmamışım hiç. Meğer Can şubat ayına almış bileti :D Giderken bir gün önceye çevirdiğimizden anlamamışız, dönüşte çıktı ortaya :D Haydaa, Türkiye'de kolay da gavuristanda anlatması bazen çok zor oluyor değişim işlemlerini. Neyse olaylara hakim bir görevli değiştirdi. Ama acımız bu kadarla da kalmadı, sadece kendi biletimi göstermişim, dönüp bir daha bir de Metehan'ınkini bekledik. O arada önümüze biri de geçti tbi iş iyice uzadı.

Allah'tan uçak 12.15 teymiş :D

Sonunda yer numaralarımızı aldık. 

Bu sırada  omuz çantamda ekmek, biraz peynir, bisküvi falan var. Şunu sırt çantama mı tıksam böyle mi geçsem diye düşündüm. Onları uçağa sokabilecek miyiz ondan da emin değilim. Neyse sırt çantama koymaktan vazgeçtim. İyi ki de vazgeçmişim.  Xraydan geçerken çantalarda bir şey varsa ayırıyorlar, görevliler de alt üst ediyor çantaları. Benim sırt çantam yerime sadece o çanta ayrıldı. Sabah kahvaltı yaptık ondan kaldı bunlar dedim. (Tabi böyle düzgün söylememişimdir ama orayı bozuntuya vermeyelim :D)  Baktılar,  verdiler. Eve baget ekmek getirmiş olduk böylece :D

İşte böyle bitti bizim yolculuk. 

Akşam bizi almaya havaalanına gelen Can söylenmekteyken onu susturdum. 

Biz sana gel demedik ki,  madem bir jest yapıp geldin, şimdi söylenip de yaptığın güzelliği batırma dedim. "Bundan sonra sizi alma jesti yaparsam daaaa"  diyerek söylenmesine devam ederken hepimiz kahkaha atıyorduk. 



Eh, akşam iş çıkışı iki saatte de eve varabildik. 12 saati geçti bizim otelden eve ulaşmamız. Aklı başında insanın yapacağı iş değildi oraya gitmek ama hiç pişman değilim, yine olsa yine giderdim hakim bey :)

Eve döner dönmez iki gündür kravatını bulamamış kocamın kıyafet kolilerini açmaya girişerek kaldığım yerden işlere devam ettim.

Ve iki hafta geçmiş o günden beri.

Hayat çok hızlı geçiyor.arkadaşlar.

 Üşenmeyelim, ertelemeyelim, vazgeçmeyelim...

10 Nisan 2022 Pazar

9 Nisan 2022 Cumartesi

Üçüncü Gün : Bir Hayali Gerçekleştirmek

Heyecanla beklediğimiz gün gelip çatmıştı.

Gerçi bahtsız bedeviliğimiz had safhada olduğundan biraz buruk hissediyorduk. Zira en sevdiğimiz erkek sporcular katılmamışlardı, kadınlar ve çiftlerdeki favorilerimiz Ruslardı ve şampiyonaya alınmadılar :(  Neyse ki yarışmalara değil de gala programına bilet almışız dedik, en azından gösterileri izleyeceğiz. Gala biletini tüm dallardakileri görebilmek için almıştık.


Sabah yine sevimli bir kafe bulup kahvaltı etmek hayalimiz suya düştü zira günlerden pazardı :) Kafelerin çoğu kapalıydı. Neyse ki tren garının yanında çayı ve kruasanı olan açık bir yer varmış. Fena da değildi.


Tabii ki şehrin öte ucuna da yürüyerek gitmeye karar verdik. Önce şu kanalın kenarından kuş sesleri ile ilerledik.


Sonra da ana caddenin kenarındaki bu keyifli yoldan,  ağaçların arasında dümdüüüüüüz yürüdük. 



Ve 7 km sonra mutlu son :) Yarışmanın olduğu arenaya iki saat öncesinde vardık. Biraz kapı açılışını bekledik. Biraz içeride dolaşıp alış veriş yaptık.

Kendime çanta ve küpe aldım. Buzdolabı magnetini de unutmadık :)



Derken içeri girdik. 


Paramıza kıyıp piste yakın bir yerden bilet almıştık, düşündüğümüzden bile yakınmış. Ağzı kulaklarında ana oğul fotoğrafımızdan da anlaşılıyordur sanırım :)
 



Rüyada gibi geçen üç saat sonrasında bulutlardan aşağı inmemiz uzun sürdü :D

Çıkışta neyse ki hemen yakında bir KFC bulup orada karnımızı doyurduk, hemen yanındaki açık pastaneden de ekler alıp çay içtik. Dönüş yolunu yürümeyip tranvaya binmeye karar vermiştik. Sabah kahvaltı ettiğimiz yere geri dönmüş olduk. 

Yorgunduk ama hava kararana kadar biraz daha dolandık sokaklarda. Ve şehrin kocaman takının olduğu alana ulaştık.









Su arkının olduğu yere geldiğimizde şehrin ne kadar büyük olduğunu fark ettik. Her yer tarihi binalarla doluydu.


İyi ki dünya artistik buz pateni şampiyonası nerede olacak ki diye bakmışım, iyi ki kendimi zorlamışım, bu şehri hiç göremeyecek bu macerayı hiç yaşayamayacaktım aksi halde. 

Otele dönüş yolunda çektiğim fotoğrafları bir şarkı falı yapmak için saklayayım.  Dönüş yolundaki şabalaklıklarımızı anlatacağım son yazıda görüşmek üzere :) 

6 Nisan 2022 Çarşamba

İkinci Gün : Toulous'tan Montpellier'e

Sabah erkenden uyandık. Saat sekiz dokuz gibi çıkarız dediğimizden oyalandık biraz. Eşyalarımızı topladık. Anne Sophie bize anahtar bırakmamıştı, uyansın da çıkalım diye bekledik. Sonra baktım diğer odadaki çocuk gitmiş, kapıyı açınca paspasın altında anahtarı gördüm. Hadi Metos biz de sessizce çıkalım dedim. Sırt çantalarımızı yüklenip parmak uçlarımızda çıktık evden.

Blagnac'tan  şehir merkezindeki gara 7 km vardı. Tabii ki yürümeyi tercih ettik. Kasabanın içinden geçerken baktık pazar kurulmuş, ekmekler, peynirler, bilimum deniz ürünleri, etler, sebzeler. Kendimize küçük güzel bir kafe bulup kahvaltı yapacaktık ama bulamazsak her birlikte dolaştığımızda olduğu gibi aç kalmayalım diye düşünüp nefis bagetlerden ve şekerli milföy gibi bişeylerden aldık. Sonra peynirci görünce ondan da kocaman dilim peyniri attık çantamıza. Nitekim istediğimiz gibi bir yer bulamayınca aldıklarımızla şehrin ortasından geçen kocaman kanalın yanındaki parkta kahvaltımızı keyifle yaptık.



Sonrasında kanalı takip ederek şehir merkezine kadar yürüdük.  Kuş sesleri öyle güzeldi ki. Metehan'a iyi ki büyük fotoğraf makinamı ve zum objektifi getirmemişim, aksi halde beş saatte gidemezdik bu yolu dedim :)


Merkeze ulaştığımızda öğlen olmak üzereydi ve biz çay diye deli oluyorduk. Neyse,  küçük sevimli bir kafe bulduk, çaylarımızı içtik. Ve tren istasyonuna gittik 

Biletleri bir gece önce internetten almıştım telefonuma qr kodları gelmişti. Neyse ki trenlerin saatlerini ve peronları yazan elektronik tabela vardı. Onu takip edip peronumuzu bulduk. Tek sorun bilet numaramızı göremiyor olmamızdı. Bize yollanan biletlerde yer numarası görülmüyordu. Telefona bilet aldığım yerin uygulamasını indirdim, yine görünmedi. Trenin yanında bir ipucu arayarak dolanmaya başladık. Artık en kötü ihtimalle binip içeride bir yere oturup birileri geldikçe sağa sola kayarız diye düşündük. Neyse en arka vagonun önünde bir görevliye rastladık. Derdimizi anlattık. Qr kodunu okuttu, bu dönüş bileti dedi. Hımmm. O zaman diğerini gösterdik. Bu da dönüş bileti dedi. Hahaha. Elimde dört kod var hepsi dönüş biletiymiş. Gidiş yok. Neyse bi mailde yazıyor gidiş biletimi de aldığım. Doğum tarihinizi söyleyin oradan bakayım dedi adam. Var ya, doğum tarihlerini hiç doğru yazmam sağa sola, nereden estiyse doğru yazacağım tutmuştu. Pasaporta bakıp yazdığı tarihi orada göremese ne olurdu bilmiyorum :) Neyse en sonuda yerimizi öğrendik. Güler yüzle bize yardımcı olan adama bir de buradan gitsin güzel dileklerim :) 


Bu arada, ortada masalı karşılıklı oturulan bir koltuğa denk düşmüşüz. Yola çıkınca baktık ters gidiyoruz karşıdaki koltuklara geçtik. Doğrusu hiç benlik bir hareket değil ama Can'la otuz yıl yaşamanın ardından sınırlarımı esnetmeyi öğreniyorum hafiften :) 


Elimde de kitabım vardı ama tabii ki çoğunlukla dışarıyı izlemeyi tercih ettim.  Tren yolcuklarında manzaralar nefis oluyor. Ve ben her ne kadar binme fobisine sahip olsam da dünya üzerindeki tüm trenlerle gezmek istiyorum :)

Expres trene bindiğimizden iki saat sonra ulaştık Montpellier'e.  Otelimizi istasyona çok yakın olan seçmiştim, dönüş yolunda pratik olması için. Hemen bulduk. Bu sefer oteldi gerçekten de :D



Tarihi binanın merdivenleri pek güzeldi ama bir kere çıktık oradan, üç kat güya ama tavan yüksek beş kat çıkmış gibi oluyorsunuz :D


Asansörü ise tam klostrofobik, bilmiyorum fotoğraftan anlaşılıyor mu ama kibrit kutusu gibiydi :) Metos'la ilk gün buna iki kişi binebiliyor muyuz diye baktık, üç kişilil yazısını görünce güldük, hahahah, sırt çantalarımızla sığmak için omuzları büzüştürüp karnımızı içimize çekerek ancak girebildik, üçüncü bir kişi olsa ne yapacaktı bilmem :)



Odamızda fazla oyalanmadan kendimizi dışarı attık. Kapanmadan müze gezebiliriz belki diye düşündük. 

Günlerden de cumartesi olunca sokaklar cıvıl cıvıldı. Öyle iyi geldi ki o sokaklarda olmak. 

Bu arada benim kafamda niyeyse Montpellier küçük bir kasaba olacak gibi canlanmış. Sanırım buz pateni olmasa gidip göreceğim yerler arasında olmazdı. Çok şey kaçırırmışım. Zaten bir gün de pek yetmedi ama dolu dolu geçirdik.

Bir de Toulous'la aralarında dağlar kadar fark var. Toulous sakin, nezih bir şehirdi. Ben Can'la gittiğimde orada tek başıma çok dolaşmıştım. (Merak edenler Toulous etikene tıklayabilirler)  İn cin olmayan parklarda bile güven içinde hissetmiştim. Oysa Montpellier kozmopolit geldi. Serseri kılıklı gençlerle doluydu . Aynı zamanda turistler çoktu. İkinci günün akşamı nihayet kafamıza dank ettiği üzere gerçekten de çok büyüktü.



Bir binanın içindeki yerel küçük bir müzeyi gezdik. Bedavaydı. Fotoğraf çekmek yasaktı.Görevli hanımın fransızca  ışık düşmesi solda dediğini anladığım için pek mutlu oldum.  Fotoğraf çekemedim ama verdikleri broşürü paylaşabilirim :)




Oradan çıktıktan sonra da Fabre Müzesi'ne yöneldik. Bu müzede Sezer'in kulaklarını çınlattım. Hem müze hem resim, birlikte gezsek ne güzel olurdu diye düşündüm. 

Kapanmasına bir saat kala girdiğimizden bütün galerileri dolaşamadık ama yine de 52 odanın 30 u da bize yeterli geldi. Zira büyük müzelerde bir yerden sonra kopuyorum,  dikkatimi toplayamıyorum. 





Ne zamandır boynu bükük duran bilet koleksyonuma bu güzellikler eklendi :)

Akşam saat altıda müzeden çıktıktan sonra bütün günü peynir ekmekle geçiştirmenin ardından güzel bir yemek istedik. İki saat aynı sokaklarda dolaşmış olabiliriz :D Pizzacı, falafelci, dönerci, japon yemekleri,  biracı, dondurmacı, pastane, bol miktarda kafe falan olmakla birlikte fransız restoranı yoktu. Kimi de ara sokaklarda karanlık yerlerdi. E ben gözümü gönlümü de açmayacaksam sırf midemi markette de doyururum. 

Bu arada evde başka ayakkabı bulamadığım için botla saatlerce yürüyen ayaklarım su toplamıştı. Çantamdaki yarabantını inatla bulamadığımdan bir eczaneye girip baktık. Tam almak için para çıkartırken, paraların arasından düştü benim yarabantı. 

Bu arada bir hediyelik eşya dükkânında posta kartları görünce oraya girdik. Fransızca hem kart alıp hem de pul istemeyi başarmanın haklı gururu içinde çıktım oradan.

Çıktıktan bir saat sonra ( hâlâ yemek yeri arıyoruz :D)  bir baktım cep telefonum yok. Bi bu eksikti... Neyse ki çok  akıllı bi oğlum var. Daha üç yaşındayken oynadığım bilgisayar oyununda beşinci defa aynı örümceğim yanına gidip ölecekken bana "Anne oğda öğümcek vağ" diyerek yönümü düzelten akıllı bıdık 23 yaşında  girdiğimiz iki dükkânın yerini de şıp diye bulur tabi. 

Evet pulları fransızca istemeyi başarmanın haklı gururunu yaşarken cep telefonumu tezgâhta bırakıp çıkmışım. Ohhhh.

İşte böyle maceralı ikinci günün ardından, nihayet keyifli gözüken bir restoran bulup, içeceklerin arasında topu topu yarım sayfa olan menüsünü bir saat inceleyip bir hamburger sipariş edip, mini mini hamburgerin soslarının nefis olduğu konusunda fikir birliğine varıp  akşam yemeğimizi yedik. Hesap geldiğinde şaraplarımızın eklenmediğini görünce çaktırmadan sıvıştık  :D Hahaha, on kuruş eksik alsa karşımdaki onu ikaz eden ben,tabii ki illa haber veririm. Biz ikaz ettik, onlar da bir şarap parası alarak bizi ihya ettiler, gülümseyerek çıktık oradan. Metehan'ın doğum günü hediyesi oldu o şarap :)



Vakit çok geç sayılmazdı ama son enerjimizle markete uğrayıp içecek birşeyler alıp otelimize attık kendimizi. Nitekim ertesi gün yine tabana kuvvet yürüyecektik :)

Oyyy,  bu sefer cidden çok uzun yazmışım,  umarım çok sıkılmamışsınızdır :)

Devamı gelecek :D