Kitap Salı

Bu hafta eski kitapları karıştırmaktan yenilere pek bakamadım.

Zahir'i bitirdim.


Karahindiba Şarabı'nı elime alınca bırakamadım. Eee şenlik de güzel de istediğim kitabı yeniden okuyamayacaksaaam.  Koştur koştur ne yapıyorum böyle diyerek keyifle gömüldüm içine. Daha önce kitapla ilgili yazdıklarım için şuraya alayım sizi.


O arada uyku tutmayan bir gece geçenlerde Migros'tan sipariş verdiğim Ahmet Ümit'in Aşkımız Eski Bir Roman kitabını okudum. İçindeki ilk hikâye o gece bitti. Diğerine başlamadım henüz.  Başkomiser Nevzat ve diğerleriyle yeniden bir araya gelmek güzeldi ama daha ne olduğunu anlamadan katil çıktı ortaya,  serinin diğerlerinin tadını vermedi.

Bu haftalık da bu kadar.  Bakalım haftaya neler birikecek. Yalnız çok çabuk geçiyor zaman ya, daha dün yazmışım gibi derken bakıyorum yeni salı gelmiş.

Yaz

Yaz. Ilık rüzgâr, havada ıhlamur kokusu, kuş sesleri. Bugün kendimi yavaşlattım. Yeni okunacak bir sürü kitabım dururken elime aldığım Karahindiba Şarabı'nı yeniden okumaya başladım. 1928 yılında yaz tatiline girmiş bir çocuk gibi oldum. Her bir cümlesi ayrı lezzet veren kitabı bir okuyup bir okşarken kendi yaz tatillerim düştü aklıma.

Karnemi alıp eve döndüğğmde yaptığım ilk iş defterlerimin boş sayfalarını ayırmak olurdu. Zira upuzun üç ay boyunca onlara yazıp çizilecekti. Yeni defter alabilirdim tabi ama daha o zamandan içimde kâğıtları ziyan etmeme güdüsü varmış demek ki.

Orta okul, lise yıllarımın bütün yazları minicik odamda geçti. Kim bilir, bu evde kalmalı günlerde zorlanmamamın bir sebebi de budur, ev kuşuydum ben. Ama hep gezmeyi, maceraları hayal eden ev kuşu.

Kürşad'la ortaktı odamız. Bir ranzamız vardı. Altı onun üstü benim. Bir masam vardı. Bak bizim masamız değil benim masamdı :) Babam ilkokula giderken almıştı bana. Metal. Çekmeceleri kilitlenir. O çekmeceler sabittir, ara sıra en alttakinin arkasına elimi sokup düşen ganimetleri toplamak pek eğlencelidir.

İşte günlerim o masamın başında geçerdi hep. Radyolu teybim başucumdaydı. Trt 3 açık olurdu.  Yabancı müzik programlarının saatleri ezberimde, o zamanlar geldiğinde elim teybin kayıt düğmesinde :)

Kâğıt bebeklere elbise modelleri yapar, annemlerin kitaplığına dalar, aşk hikâyeleri yazardım.  Haftalık dergi zamanlarını iple çeker, önce en ufak köşesine kadar okur sonra da sevdiğim kısımlarını keser, özene bezene hazırladığım şiir defterlerime yapıştırırdım. Posterler de duvarda yerlerini alırlardı. Tavanda bile vardı posterler.

Sıcak yaz gecelerinde odamın balkona açılan kapısı imdada yetişir. Balkonun o köşesindeki masanın başına geçerdim bu sefer. Karşıdaki kavakları hışırtısında hayallere dalardım.

Yazlar uzundu o yaşlarda.

Bir senesinde anneannemle babaannemin konuşmaları beni ne kadar güldürmüştü.

-Sadiye işte yaz da bitti sayılır.
- Öyle Nazmiye Abla, sonbahar gelecek yakında.

Bunu dediklerinde ben yaz tatiline yeni girmiştim, haziran ortalarıydı :D

Şimdi günlerin usulcacık kısalmaya başladığı bu günlerde,  haklılarmış diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Yaz da bitiyor moduna geçiyorum hemen daha ayağımdan çorapları yeni çıkarttığım, henüz yorganı kaldırmadığım bu günlerde :)

Yaz sakinlik demekti. Ev kuşu anne babam olduğundan Görele'ye gittiğimiz on ya da on beş gün bizim en hareketli zamanlarımız olurdu.

Bir de amcamın kızı Gülay'ın geldiği günler. Birlikte hikâye yazar, şarkıların sözlerini anlamaya çalışır,  teybe sesimizi kaydeder, komik programlar yapardık. Kâğıtlara çizerek zarlı kutu oyunları tasarlardık bazen. İskâmbil falları tabii ki olmazsa olmazlarımızdı.

Kendimize alfabe uydurup birbirimize şifreli mesajlar yollardık. Babam şıp diye çözerdi bizim alfabeleri :D

Televizyon izlediğim yoktu pek. Radyom bana yetiyordu. Ve doldurduğum kasetler. Kasetleri kaydettikten sonra yanlışlıkla silinmesin diye tepesindeki iki mini kulakçığı kopartıyordum. Sonra üzerlerine yeniden kaydetmek istediğimde o kısma seloteyp yapıştırıyordum.

Bir tane barbie bebeğim vardı. Annem onu bulmak için salı pazarına gitmişti. Zenci bir bebekti. Sonra neden komşunun kızına vermiştim bilmem.  Ona elbiseler dikerdim, örerdim. Bu yaşımda hâlâ barbie bebeklerim var, hâlâ arada onlara elbise dikerim. Gelen kız çocuklarına az dağıtmamışımdır elbise.

Rick Springfield,Duran Duran, John Taylor, The Police duvarlarımda en çok yer alan posterlerdi. Gerçek boyutlarında Madonna posterini Hey dergisinden tamamlamıştım. Bir de On Yedi dergisi vardı hiç kaçırmadığım.

On beş günde bir perşembeleri Beyaz Dizi çıkardı. Üç kitap. Onlara bayılırdım. Aşırı yakışıklı erkeklerle,  pek masum güzel kadınların yanlış anlamalarla dolu romantik hikâyeleri masalsı gelirdi.

Bazen Kürşad'la kocaman şehirler yapardık. İskâmbil kâğıtlarından yollar, üzerini dosya kâğıdı ile kaplayıp, çizip boyayarak ilaç kutularından yaptığımız apartmanlar.

Bir de babamın bizi akşamları oynamaya çağırdığı Milyoner oyunu vardı. Çoğunlukla kendi dünyamdan çıkmayı istemeye istemeye gittiğim, oynarken keyfimin yerine geldiği ve fakat hep yenildiğim :)

Arada temizlik,  bulaşık anneme de yardım ediyorumdur ama odama kapanıp hayal dünyamda geçirdiğim zamanlar kat be kat fazladır.

Öğleden sonra güneşinin sıcağında çekilmiş aralık kapının hafif esintisi ile oynaşan perdeler, akşam üzerine doğru dışarıdan gelen mısırcı, dondurmacı sesi, kızartma kokusu, hepsi yaz demekti. Gece odada nefes alamayıp balkonun rüzgârlı köşesini bulmak, ağustos böceklerinin harika şarkısını dinlemek, gökyüzündeki yıldızları izlemek.   Babamın balkonda rebab çalması, babaannemin kardeşlerinin gelip hepsinin çekişmesi, çamaşır ipine asılan pike ile gölgelik yapılması, uzanıp ağaçtan dut toplanması, incirlerin gün be gün olgunlaşması yaz demekti.

Annemlerin yatağına uzanıp karşımdaki kitaplıktaki kitapların başlıkları ile cümleler oluşturmaya çalışmak, evin bu en serin köşesinde ağırlaşan göz kapaklarımı bırakıp içeriden gelen seslerin ninnisinde uyumak, orası da ısınmaya başladığında kan ter içinde kalkıp dolaptan bir salkım üzüm alarak serinlemek.

Ah, bir evin bir kızı olmak, çok sevilmek, üzerine titrenmek güzeldi sanırım, eskinin de yazın da en büyük büyüsü buradan geliyor.  Ne şanslıyım ki dönüp baktığımda içimi sıcacık yapan yazlar, baharlar, kışlar var...

Kitaplı Mim


Sevgili Leylak Dalı "Bıktım pandemiden, gün saymaktan, yeni normalden, eski anormalden, maskeden, bulaştan, mesafeden, turkuaz renki ölüm-dirim tablolarından. her gün aynı şeyleri yapıp yazacak birşey bulamamaktan diyor ve belki ortalık biraz canlanır diye bir mim uyduruyorum. En sevdiğim şeyi konu ediyorum, kitaplar ve kitaplıklar, katılmak arzu eden yorum bıraksın ve sayfasında paylaşsın.  "  demiş.  Tam ruh halimi söylemiş. Bana da kitaplarla haşır neşir olmak iyi geliyor bu günlerde.  Soruları cevaplamak da keyifli oldu.



1- Kitaplığınız temelleri ne zaman atıldı, ilk kitaplığınız devam mı yoksa yıllar içerisinde yeni kitaplıklar mı oluşturdunuz?

İlk kitaplığımı iki sene önce aldım :) Evlenene kadar kitaplığa ihtiyacım olmadı, annemle babamın kitapları elimin altındaydı. Ne büyük zenginlikmiş, şimdi şimdi anlıyorum. İzmir'de kocaman gömme dolaplar vardı raflı, kendime ait kitapları oraya dizdim. Klasikler satın aldım (Elimin altında olmayınca artık :) Yalova'da vitrin raflarına yayılmaya başladım. İstanbul'a geldiğimizden beri hem çocuklar büyüdüğüden kendime ayıracak vakit daha çok ortaya çıkınca, hem de blog arkadaşlarım sayesinde yazarlar konusunda kısır döngüden kurtulup bir sürü kitabı merak etmeye başlayınca kitap sayım arttı. Önce çocuklara kitaplık aldık. Ben bir gömme dolap bulup ona yayılmaya başladım. En sonunda salonun bir duvarına diğer mobilyalarla kesinlikle uyumsuz ama bana harika gözüken bu dolabı aldık. Ben aldığım bütün kitapları tutmuyorum, okullara, kütüphanelere bağışlıyorum o yüzden şimdilik idare ediyor. Bir de anneme yakın oturuyorum, onun kitapları da elimin altında :D

2- Kitaplığınızdaki en eski kitap hangisi, fotoğrafını da koyabilirsiniz?
Bu konuda asıl cevherler annemde. Benim en kitaplığımda sekiz yaşımdayken babamı ziyarete gelen yazarının birini imzaladığı üç kitap varmış. En eskisi 1972 baskısı.



3- Kitaplığınıza ilave ettiğiniz en son kitap hangisi, fotoğrafını da koyabilirsiniz?


Geçen gün internetten market alış verişi yaparken indirimde görüp almış olabilirim :D

4- Kitaplığınızda bir başkasından alıp iade etmediğiniz kitap ya da kitaplar var mı? İsimleri neler?

Geçenlerde fark ettim, Üvercinka. Seneler önce arkadaşımdan almışım, sonra hepsini iade etmiştim ama bu arada kalmış. Ona mesaj attım bak bende kalmış, geldiğinde veririm diye, o da : Sende kalsın, bir ömür sende kalmış, evinden ayıramam onu artık demiş :)

5- Kitaplığınızdan bir başkasının isteyip geri getirmediği kitap ya da kitaplar var mı? Hatırlıyorsanız hangileri?

Hahaha daha geçen gün instagrama yazmıştım şu kitabı :


En yakın arkadaşıma vermiştim, öyle yoğun ki senelerdir okuyamadı. Gidip kendime yeniden aldım. Şimdi mesajı almış, kitabı çıkartmış yeniden, okur artık. (Bak, kim olduğunu biliyor olan, ben değil, evren sana mesaj gönderiyor, oku artık şunu :D)

Meraklılar kitabım da bir arkadaşımda kaldı. Onun dışında çok fazla yoktur sanırım, kendisine ödünç verdiğim kitabı hediye edebileceğim kişiler dışında kimseye vermem zaten:)

6- Kitaplık düzeniniz neye göredir? Yazar adı mı? Yayınevi mi? Kitaplığa giriş zamanı mı? Rastgele mi?

Rengine ve boyuna göre :D Olabilecek en kullanışsız yöntem ama bakarken dayanamıyorum çok karışık olunca :D

7- İmzalı kitaplara önem verir misiniz? Kitaplığınızda imzalı kitaplar var mıdır, hangi yazarların imzalı kitaplarına sahipsiniz?

Çok fazla olmasa da, evet sevdiğim yazarlara gidip kitaplarını imzalatmayı severim. Kimileri kitapların yazarlarını tanımak istemez, benim için tanımak tanımamak değil mesele. Mesele bana mutluluk veren eserin sahibine teşekkür etmek. Buket Uzuner, Ayşe Kulin, Sunay Akın, İrfan Değirmenci. Bir de Bilgiç'le kitap,fuarında bir çok yazara kitap imazalatmışızdır. Özellikle yalnız duranlara giderdi :)

8- Açık düzen kitaplık sevenlerden misiniz, yoksa camekanlı ve kapaklı kitaplıkları mı tercih edersiniz?

Cam arkasında uzak geliyor, ama yere yakın yerlerin toz pis içinde kalması da sinir bozuyor, alt kısmı kapaklı, üstü açık aldım o yüzden :)


9- Kitaplığınızdaki en değer verdiğiniz kitap ya da kitaplar hangileridir?

Annemin şiir kitabı.

10- Kitaplığınızda henüz okumadığınız kitaplar için ayrı bir raf var mıdır, yoksa karışık mı koyarsınız ya da okunmamış kitapları ayrı bir yerde mi muhafaza edersiniz?
Ayrı bir yere koyarak başlıyorum ama sonra hepsi karışıyor. Okuma şenliklerine göre okuduğum için, o arada anneminkiler de geliyor. Kimi bir kenarda kimi aralarda :)

11- Son olarak bir oyun yapalım, kitaplığınızın ilk rafına gidiyor ve sol baştan başlayarak kitapları sayıyor, yaşınıza denk gelen kitabın adını yazıyorsunuz.

Annemden el koyduğum "Şu Çılgın Türkler" çıktı :) 

Evet,  bu mimin de sonuna geldim. Kitap kurtları bence siz de yapın :)

Tarihe Not Düşülsün


Tam 105 gün sonra, ancak bu kadar sosyalleşebildik. Metehan ilk defa evden dışarı adım attı. Anneme ilk defa bu kadar yaklaştık. . Bu apartmanda 46. yıl bitiyor,  ilk defa bahçesini kullandık. Tam sosyal mesafeli dağılımımıza uygunmuş😄

Maskelerle birşeyler yemek çok zormuş ama değdi.

Asıl konuya gelirsek 😊 İyi ki doğmuşsun Aynur. Nice harika yılların olsun. Seni çok seviyoruz ❤

Neyse Ben Abartmıyormuşum

Geçen hafta tenis turnuvası vardı, onu izliyordum. Bir yandan mutluyum canlı maç izlemeyeli çok olmuştu, öte yandan hadi sporcular falan neyse de seyirciler arasında maske tek tük, herkes gayet iç içe, öylesine umursamaz bir hava vardı ki,  Allah Allah bu kadar da rahatlık gelmiş mi artık, ben hâlâ markete gitmedim,  saçlarım bembeyaz oldu kuaföre girmedim, çok mu abartıyorum dedim.


Dün turnuvayı düzenleyen Djokovic korona testinin pozitif çıktığını duyurmuş. Herkesten özür dilemiş.

Yani, sevindim de demeyeyim ama bööle bi ferahlık geldi, paronayak değilmişim.

Bakın anacım, adamlarda hastalığın hiçbir belirtisi yok, bu hastalığın en kötü yanı da bu. Sağlıklı olduğunu zannedip etrafına yayıyorsun. Belki hiç anlamıyorsun hasta olduğunu, ya da sonradan çıkıyor hastalık sen o arada bir sürü insanla temas etmişsin bile.

Yani sağlıklı diye arkadaşlarınla buluşuyorsun, on gün sonra hastalansa ne yapacaksın?

Lütfen yaaa. Bu kısmı bi anlasak iyi olacak.

Turnuvanın diğer şehirlerdeki kısmı iptal olmuş. En az dört tenisçi hasta.  Birlikte basket oynayıp, sarılıp, parti yapıp durduklarından diğerleri de hastadır eminim. Seyircilerin hali ne olur bilemedim.

Dışarı çıkmayın demiyorum. Ama kalabalıktan uzak durun.  Demin annemden dönerken bir kafe gördüm, taş çatlasa dört metre kare alanda üç masa 12 müşteri vardı. Yapmayın böyle şeyler.

Ön Balkon, Arka Balkon, Mutfak, Salon, Yatak Odası

Sabahın ilk saatlerinde güneş vuran balkonumdaki çiçeklerin bir milyonuncu defa fotoğrafını çekerken durumumuzu özetleyen tanımı buldum : Dar alanda kısa paslaşmalar :D Küçük dünyamda ayrıntılar arasında geçiyor günler.


Bu sabah off bulaşık makinası da boşalacaktı yine sıkıntısıyla mutfağa gittiğimde baktım makinanın ışığı yanmıyor. Çocuklar içinden bir şey aldı herhalde diye düşündüm. Kapağını açtım içi boş. Böyle bir müddet erör vermiş biçimde bakakaldım. Allah Allah boşaltmış mıydım ben bunu?  Yoksa hiç mi doldurmadıydım?  Dikkat ederseniz beynim inatla benden başka birisinin boşaltmış olduğunu kabullenemiyor. Meğer oğluşlarım gece boşaltmışlar. Ne mutlu oldum yav.


Saat 12.30 olmuş ben yazana kadar. O arada Can uçuştan döndü. İnternetten alış veriş yaptım. Şimdi de  mutfağa geri dönüp yemek işlerine gözatayım.  İki gündür hesaplı kitaplı yiyorum,  sabahları pilates yapıyorum. Belli bir rejim listem yok, aldığım kalorileri 1700 civarında tutmaya çalışıyorum. Spor yaparsam alabileceğim kalori miktarı o kadar artıyor. Daha çok yemek için daha çok hareket :D


Bookstagrama hangi kitabı yazsam onu yeniden okumak istiyorum. Hahaha. Bi elli yıl daha kitap almasam eldekileri okuyup durabilirim sanırım :)


İşte böyle.

Bu evdeki günleri dar alanda kısa paslaşmalar etiketine koyacağım:)

Ha bir de şu vardı aklımda.

Bu aralar sokağa dökülenlere baktıkça bir daha kimse bana gezenti falan demesin diye bağrınasım geliyor . Bunca zamandır mutlu mesut evimde oturuyorum, ne mızıldandım ne bişi yaptım . Gezenti lâfını bu dönemde kafeler doluşanlara yapıştırıyorum artık :)

Sanal mecralar eskisi kadar aktif değil. Tatil fotoğrafı felan görmüyoruz ama gizliden bol bol gezen var bence :D Ya sizce?

Kitap Salı

Bu hafta yeni açtığım bookstagram hesabıma bakarken burayı unutuyordum az kalsın :)

Pek fazla kitap okuduğum da söylenemez. Usta ve Margarita'yı bitirdim. Hiciv,  karakomedi sevenler için tavsiye edebileceğim bir kitap oldu. Tasvirleri çok güzeldi.


Yeni başladığım kitabımı ikinci kere okuyorum.  Paulo Coelho'dan Zâhir.


Bir gün hiç habersiz giden karısının ardından dünyası tepe taklak olan yazarımız, onun neden ve nereye gittiğinin peşine düşüyor.

En az on sene olmuştur okuyalı, bir de şimdi bakayım dedim.

İnsanı düşüncelere sürükleyen, hayatını sorgulatan bir kitap. Henüz yarısına geldim.


" Kesinlikle bu. Her şeyim var ama mutlu değilim. Sadece ben değilim böyle olan ; yıllarca birçok kişiyle tanıştım, her çeşit söyleşi yaptım: zengini,  yoksulu, güçlüsü ve sadece elindekiyle yetineni. Aynı sonsuz acıyı bu insanların da gözünde gördüm, insanların kabullenmeye hazır olmadıkları bir keder , ama bana ne söylediklerine aldırmadan, yine de orada olduğunu gördüğüm bir keder. "

"Özgürlüğün bedelinin çok yüksek olduğunu biliyorum,  en az köleliğin bedeli kadar yüksek; aradaki tek fark özgürlüğün bedelini keyif ve gözyaşlarıyla karışmış bile olsa tebessümle ödüyorsunuz."

"Hepimiz büyüyor ve şekil değiştiriyoruz, düzeltilmesi gereken bazı zayıflıklarımızı fark ediyoruz, her zaman en iyi çözümü bulamıyoruz, ama duvarları veya kapıları ya da pencereleri değil,  içimizdeki boşluğu, içinde ibadet ettiğimiz ve bizim için en sevgili ve önemli olanı beslediğimiz boşluğu şereflendirmek için, her şeye rağmen dimdik ve dürüst biçimde ayakta kalmak için çabalamayı sürdürüyoruz."

" Kaybedecek daha fazla bir şeyim kalmadığında,  bana her şeyi verdiler. Ben olmayı bıraktığımda kendimi buldum. Rezil olduğumda ve hâlâ yürümeye devam ettiğimde kendi kaderimi seçmekte özgür olduğumu anladım."

Bu haftalık bu kadar. Bakalım haftaya neler olacak salımızda.

Baba Can :)

Bu da burada hatıra dursun.


Evimizin babası :)


Ah, bir de şunu eklemeliyim. Kendisine alacak hediye bulamadığımız için (zira her gün sipariş veriyo bişeyler)  gelen kargosuna kurdele takıp hediye olarak verdiğimiz doğrudur :D


Nostaljik Pazartesi

Metehan'a bugün hangi gezimizi yayımlasam dedim, Legoland dedi. Yıl 2013 müş. Bizimkilerin ilk yurt dışı gezisi. Başka bir yer olamazdı tabi :)

Büyük küçük toparlanın, harika bir eğlence parkına gidiyoruz :)

Hele Bir de Çocuğunuz Lego Seviyorsa Kesinlikle Gidip Görmelisiniz...


Bu bilet satış yerlerini gördüğünde Bilgehan'ın ilk dediği şey "Siz de benim gibi kendinizi küçülmüş hissediyor musunuz?" oldu :)


Kapıdan girişte ilk bankta rastladığımız amca sadece uyumakla kalmıyor, üstelik horluyordu da :)
Uyuyan adamın yanı bizim olası birbirimizi kaybetme durumunda buluşma noktamız oldu :)


Legolardan yapılmış minyatürlerin olduğu bu kısım düşündüğümüzün çok ötesindeydi, insan bir gün boyunca sadece burayı izleyip sıkılmayabilir.


Bu uçaklar perona giriyorlar, çıkıyorlar, taksi yolundan piste gidiyorlar. Bir uçmadıkları kalmıştı. Ama hemen yakındaki hava alanı bu eksikliği kapatmış, sürekli havada inen kalkan uçak gördüğümüzden, bak işte uçuyorlar da geyiğini sık sık yaptık :)

Can'ı bu bölgeden ayırmak zor oldu. "Postacı yıllık iznini almış şehri dolaşmaya çıkmış" misali bizimki de üç günde özlemişti uçaklarını herhal :)


Evler , köprüler, trenler, gemiler... Ve sürekli bir hareket. Mesela Nyhavn'da gezen gezi motoru var ve rehberin konuşmalarını duyuyorsunuz :)




Detaylara bakmak başka keyif.

Hele şu videosunu çektiğim Panama Kanalı modelinde ağzımız açık kaldı ki zaten fonda seslerimizden bunu anlayacaksınız :)




 




Bu girdiğimiz ilk kuyruktu. Tabii ki söylememe gerek yok her yerde yaklaşık yarım saat bekleme süresine 1 dakikalık aletlere binme süresi vardı :) Tamam hakkını yemeyeyim mesela bu oyun 5 dakika kadar sürüyordur. Bu tekneye biniyoruz ve başlıyoruz kolu çevirip etrafa ateş etmeye. Bu arada kenarlara da koymuşlar aynı mekanizmadan, oraya gelenler de bize ateş ediyorlar. En son ıslak ve fakat ağzımız kulaklarımızda iniyoruz oradan. Zaten bayağı ıslanıyoruz oyunlarda :)


Suda bir ejderha mı var?




Bu itfaiye merkezi en çok Bilgehan'ın hoşuna gitti çünkü onun itfaiye serisi var.


Buradaki oyun da çok güzeldi bence. Her biri bir itfaiye arabasına dizilen yarışmacılar şu eski tren lokomotiflerini yürüten mekanizmayla araçları yürütüp binaya ulaşıyor, orada su pompalayarak yangını söndürüyor ve yine araçla geri dönüyorlar. Bir koşturmaca gidiyor :)


Sıra beklerken etraftaki şeylere bakarken vakit nasıl geçiyor anlamıyoruz .


Bu timsah arada adama saldırıyor :)


Bu çiçekleri önce uzaktan gözüme kestirip,


sonra yakınına gidince bir de orada yakalıyorum :)


Sizce de gerçeğe benzemiyorlar mı?



Bu arabalara da bayıldım, market arabası gibi para atılıp alınıyor ve gün boyu çocuklar için kullanılabiliyor. Bence özellikle Bilgehan'ın yaşı burası için harikaydı, Metehan da çok eğlendi gerçi, ama çevremizde bir yanda bebekleri olup bir taraftan 2-6 yaş arası çocuğunu gezdiren bir sürü aile vardı.


Ertesi gün bir daha dolaşırken minyatür kısmında yine çok vakit geçiriyoruz :) Burası Star Wars bölümü. Bir milyon fotoğraf çekmişiz ama bu kadar yeterli sanırım :)



 
Can'la bu ağaçlara bayıldık.
 




Aletlere binmek için geçerli olan boy çizelgesi, parmak uçlarında durup geçmeye çalışan çocuklar görmeye değer :)


Bazı kuyruklarda böyle masalar var, biz bir saat kuyrukta beklerken Bilgiç keyif yapıyor :)


Bizimkiler altın arıyorlar :)





En son oraya da bakmadan geçmeyelim diye Duplo kısmına giriyoruz. Küçük çocuklar için çok eğlenceli bir park.


Daha yüzlerce fotoğraf koyabilirim ama bu kadarda kalayım en iyisi :)

Burayla ilgili bir iki şey eklemek istiyorum.

Her iki adımda rastlanan tuvaletler hep çok temizdi, o kalabalığa rağmen nasıl oldu bilmiyorum.

Hiçbir gereçte çanta almıyorlardı. Hele ilk gün otelin lobisinde bırakmayalım diye yanımıza aldığımız bütün çantaları her gittiğim yerde bir rafa bırakıp binmek zorunda kaldık.

O kadar çocuğa bağıran çağıran anne baba ben hiç görmedim, Can bir tane rastladım dedi. Bizim burada olsa, tam bir curcuna olurdu eminim. Üstelik çocuklar gayet de hareketliydi.

Bütün sıra yerlerindeki zincirler falan sapasağlamdı, çocuklar hep üstlerindeydi.

Roller Coaster dediğin hep aynı şey değil mi birine de binsen binine de binsen ne fark eder diyordum, fark ediyormuş:) Hele buz kırılıp da düştüğümüz sahne harikaydı, gerçekten şaşırdık :)

Buzlaş kutularını ta eve taşıdım valla. Legoland'den ne getirdin Handan? Buzlaş bardağı :)

Bir saat kuyrukta bekleyerek aldığım Nachos çok güzeldi neyse ki :)

Kurutma kabinleri iyi fikirdi. Çok ıslandıysan 20 Kron atıyorsun, 10 dakika sıcak hava üfleyip seni kurutuyor.


Çocukların sularla oynadığı bir kısım vardı, biz yanımızda mayo götürmediğimiz için girmedik ama pek eğleniyorlardı.

İki günde kanoya, kızağa, arabaya binip macera yaşadık, zindanlarda dolaştık, mumyaların içinden ateş ettik, yangın söndürdük, korsanlık yaptık, pilot eğitimi aldık, altın aradık daha ne olsun :)

Legoland'in sitesi şurada. Anlatmakla olmaz, yaşamak gerek :)
  • Pazartesi, Haziran 22, 2020
  • 4 Yorum