Benden yutubır falan olmaz. Olsaydı dün yollarda başımızdan geçenleri kameraya çekmiş olurdum. Ama o sırada ya halata asılmış karavan devrilmesin diye uğraşıyor ya da bileğime kadar çamura batmış düşmeden araba itmeye çalışıyor olduğumdan anlatacaklarımın videosu, filmi yok.
Neyse, ben en baştan anlatmaya başlayayım. Çok uzayabilir, sıkılanlar fotoğraflara bakıp geçebilir :)
Bütün isteğim, sakin, huzurlu bir göl veya deniz veya dere kenarı bulup orada geceyi geçirmek, ertesi gün dönmekti.
Hafta sonları sokağa çıkma yasağı olup, Can'ın da bu ay cumartesi pazar boş günü yazılmadığından (boş olsa cumadan gidip pazartesi sabahı döneceğiz) ve Metos'un vizeleri başlamak üzereyken, mini İstanbul içi bir kaçamak yapalım dedik. Dikkat ederseniz hesaplamalarda Bilgiç hiç yok, zira oğlanın okuluyla alâkası bulunmuyor.
Bir tek pazartesi Metos'un dersinden sonra saat 13.00 te yola çıkarsak - pardon Bilgiç de hesaplamalarda var, zira kendisi 20 yaş altı - salı da aynı saatlerde geri dönersek herkese uyabiliyordu.
Ne zaman gitsek sorusunun cevabını verdikten sonra nereye gitsek sorusu çıktı ortaya. Fazla vaktimiz yokken uzun yollara gitmeyelim dedik, Ömerli Barajı'nın kenarında Esenceli Köyü'nde herkesin kamp kurduğu yeri gözümüze kestirdik. Hem eve bir saat mesafede, hem göl hem ağaç, en geç üç gibi karavanı yerleştiriz,Metos çadırını kurar, mangal yapacağız, drone süreceğiz, caz cız falan filan.
Yola çıktığımızda Bilgiç "Karavanımız olduğuna inanamıyorum. Herkesin karavan hayali vardır ve hayal olarak kalır. Bizimkisini gerçekten aldık, inanılmaz." derken şu abuk pandemi döneminin bir işe yaradığını hissettim.
(Biz yola çıkarken, karavanı görünce meraklanıp baktığı için tanıştığımız, kendisi de karavan siparişi verecek olan komşu bizi giderken görünce, durun bir fotoğrafınızı çekeyim dedi :) Şunu da şuraya sonradan ekleyeyim, yola çıkan masum canlar olarak :D)
Heehe, yaramasa daha mı iyiydi acep :D
Köye saat ikide vardık. İlk olarak gitmeyi plânladığımız sapak tümsekliydi, geçemeyiz oradan diyerek, köy içindeki sahile gidelim dedik. İlerledik,ilerledik, mezarlıkta kaldık. Varan bir.
Eeee, pekiii.
Orada karavanla geri dönemediğimizden ( geri manevrada araba ile karavan zigzag yaptığından ikisini birden sığıştıramayabiliyorsunuz) karavanı arabadan ayırdık. Tabi bunu yaparken günün kalanında daha çoook yapacağımızı bilmiyorduk. Metos da Can da artık gözü kapalı bağlayıp açabilirler sanırım :D
Mezarlığın hemen yanında gitmesi gereken yola bir şeyler dökülerek kapatılmıştı, böylece o yola da giremedik.
Az ötede başka bir yok bulduk. Burada çadır kampı için güzel yerler var ama karavan giremez. Ve nasıl çöp nasıl çöp, hani toplayalım desek torba yetiştiremeyiz.
Arabadan inip sağ yap, dur, gel, diyerek iki posta geri dönüşü karavanla başardık. Bu arada en sevmediğim iş inip böyle bağrınmaktır.
Başladığımız noktaya döndük mü, döndük. Bu arada bir saat geçti sanırım. Çıkış yoluna saptık, bari başka bir yerlere bakalım diye. İlk girmediğimiz tümsekli sapağa gelince acaba bu tümseği geçer miyiz diye düşündük. Can'a karavanı çıkartalım, sen arabayla git bak dedim. Üşendi. Deneyelim diye daldı yola. O tümseği çok rahat geçtik. Sağdaki çamur deryasına girmeden ilerledik. Önümüze su dolu çukur çıktı. Bir dalla ölçüp onu da geçtik. Viraj aldık. Yukarı çıkmaya başladık. Yol dikleşip, çamurlaşıp, engebelenip abuk bir hale büründü ve biz o daracık yokuşta kaldık. Arabanın karavanı oraya çekmesi mümkün değil.
Hımmmmm.
Neyse ki Can araba kullanmakta yetenekli, neyse ki oğluşlar güçlü kuvvetli, neyse ki bu hallere rastlayınca çabalamaktan vazgeçmiyor kimse. Ama orada yaptığımızı nasıl yaptık bilmem.
Önce arabayı ayırdık. Yokuş aşağı karavan geriye takla atma isteği içinde Can ile Metos yukarıdan bastırıyorlar. İki santim kalınlığında halat çıkardık. Bilgiç ile ben halatı tutuyoruz. Can freni kaldırıyor, karvanı 20 30 metre ötedeki az biraz genişleyen yola götürmeye çalışıyoruz. Tabi yolun da en kıyısına koymalıyız. Karavan hızlanınca freni çekiyor, bu sefer takla atmasın diye abanıyorlar. Santim santim o yolu indik. Karavanı sabitledik. Arabayı geri geri yanında geçirip az ileride döndürmeyi başardık. Geri geri gelip karavanı taktık. İnanılmazdı ama başardık.
Bu arada ağaçlar, güneş (neyse ki, çok şükür ki güneş) , yapraklar, kuşlar. Anın tadını çıkartıyorum . Nasılsa kimse sinirlenip birbirine girmiyor. Oğlanlar zaten macera modunda .
Geldiğimiz yolu, virajı, su birikintisini aşıp tepeciği atlayıp anayola çıktık. Ohhh.
Eee, nereye gideceğiz?
Biraz ileride Bıçkıdere köyü var, orada kamp yapanlar da çoktu. Hadi oraya bakalım madem.
Yine ana yoldan çıkıp dere tarafına geçtik. Ne dere var görünürde ne duracak bir yer. Düzlük geniş bir sapakta sola yukarı çıkan yola baktık. Yine dedim ki burası çok rahat, oğlanlar karavanda dursun, biz bakalım. Yukarı çıkan yolda su birikintisi olmaz gibi bir mantıkla geri püskürttü can beni. Çıktık çıktık. Yol düzleşti, derken çamur deryası halini aldı, derken arabamız çamura saplandı.
Öyle kalakaldık.
Hahahah.
Saat dördü geçti beşe geliyor bu arada.
Bizim şimdi kampı kurmuş, ateşi yakmış, başında oturuyor olmamız lâzımdı.
Arabadan çamurların içine çıktık. Düşmemek için uğraşarak karavanı ayırdık. Üçümüz arabayı itip (şu arabayı biraz kullanıyor olaydım iyiydi aslında) can hıraş onu çamurdan çıkarttık.
Ama tabi bitmedi.
Karavan çamurun içinde. Yokuş değil ama itip çekmemize de imkân yok. Yeniden halatın bir ucunu arabaya bir ucunu karvana bağladık. Aralarında on metre var. Biz de arabaya abandık. Tam hareket edecek gibi oluyorken ip koptu. Neyse ki ucundan.
Bir daha bağladık.. Bu sefer çare yok, o çamura girip karavan arkadan itilecek. Oğlanlar ayaklarını sağlam basacak yer arayıp karvanın arkasına geçtiler, bendim komutumla araba çalışırken, arkadakiler itti. Bu sefer ilerledik biraz ama bir yerde karavan devrilecek kesin dedim. İp bir daha koptu.
Al baştan bir daha. Kalan ip düğümlendi, bizimkiler yanlardan itiyor, araba çekiyor, devrilecek gibi olan yerden Metos düzeltiyor falan derken orayı da geçtik.. Herkes çamur içinde.
Akşam ezanı okunmak üzere. Artık bir yer aramak yok, yolun kenarına park et dedim Can'a. Hava kararmak,üzere, bu halde gidemeyiz. Geri dönemeyiz, ilerisini bilmiyoruz.
Ama acayip deneyimliyiz, hemen karvanı söküp sabitleyebildik. Bir sürü patlıcan biber falan götürmüştüm közleriz diye, tavuk kanat almıştım. Hepsi iptal, bir kangal sucuğu hemen ateşte pişirip ekmek arası yaptık.
Neyse ki yer soğuk olur diye herkese ilave kalın çorap almıştım, çamurlu ayakkabılar ve çoraplar çıkarıp onları giydik içeride.
Bu arada gri su tankı tahliye borumuzun koptuğunu ark ettik, neyse oğluşlar çamur deryasında bulmuşlar. Sıcak suyumuz çalışmadı, dış duş çalışmadı.
Olsun. Ocak, soba, su, elektrik vardı. İçerisi hemen ısındı. Çayımızı içtik, yaşananlara güldük, ne maceraydı bee dedik :D
Bu arada Metos'a çadırını kurdurmadık, hem karanlıktı, hem yağmur başlamıştı. Hep beraber yatmaya karar verdik. Doğrusu bu ilk gece hep birlikte içeride olmamız beni mutlu etti :) Bizimkinin aklı çadırında kaldı gerçi, bir dahakine kurabiliriz umarım.
Günün bol kahkahalarından biri de dışarıda ateş yakılırken sucuğu soyup doğramaya çalışan Bilgiç'ten geldi. Ne zorlu bir gündü ama derken bir türlü soyulmayan sucuğu gösterip, hâlâ da zor, sucuk kuvvetli bir son Boss çıktı demesiyle yerlere yattım. (Boss, bilgisayar oyunlarınde genelde bölüm sonlarında yenmemiz gerek zorlu düşman)
Yatakları hazırladık. Pardon önce tuvaleti kurduk. Çünkü hâlâ kurmamıştık. Çünkü yanlışını verdikleri için yenisini beklemiştik. Valla nasıl dökülecek o, kullanmayalım felan derken gayet de güzel kullandık. Normal tuvaletten bir farkı yokmuş (dökme kısmı hariç :D)
Geçelim bu moktan meseleleri :)
Bilgiç gece sabahlamıştı, 36 saattir ayaktaydı. Hemen tuş oldu.
İşin vahim tarafı bir gün önceden Can'ın beli ağrıyordu. Karavanla uğraşıp dururken zorlamıştı ihtimal. Hatta pazar günü gidebilecek halde değildi. İlaçlarla doğrulup, çok heveslendik diye yola çıkmıştı.
Benim zaten dirseğim hâlâ sakattı, bir de araba çektim onunla.
Metos, hastalıktan yeni iyileşmişti.
Akşam hepimiz erkenden yattık. Hem hava çarptı hem çamur :D Ama tabi sevgili kocam öyle pıt diye yatamaz. Önce hava gelsin diye camları açtı. Sonra soğuk diye kapadı. Kalktı yattı kalktı yattı, en sonunda kaçtı mı benim de uykum.
Gece yarısına yaklaşırken artık biz fısır fısır birbirimize takılmaya başladık.
Metos da bize katıldı. Uyumuyoruz bari çay mı içelim dedik. İyice uykumuz açılmasa bari diye ıhlamur demlemeye karar verdik. Ihlamuru duyan Bilgiç de zınk diye kalktı.
İlginçtir o küçücük karavanda dört kocaman adamla hiç klostrofobik bir ortam yaşanmadı. Gayet yeterliydi yerler. Gece yatarken Metos'la Bilgiç itişmişlerdir ama onlar hep öyleler :D
Herkes uyuklamaya başlarken ben biraz daha kitabımı okudum. Derken nihayet uykum geldi.
Tek sorun yatağın sert olmasıydı. Bir tarafta çok yatınca kalça kemiğim ağrıdığı için dönüp durdum.
Kocaman uyku tulumu hiç fazla gelmedi ama çok hışırdatmış olabiliriz.
Gece bir ara pencereden aydede ile göz göze geldim. Bulutların arasından nasılsa çıkmıştı. Ara ara yağmur yağdı. Damlacıkların sesi geldi. Bir ara da daldım sanırım :D
Sabah pencereden manzaram böyleydi.


Kapıyı açıp baktım hemen.
Çamur deryasının ortasında bir karavan :D
Çay demleyip börek ısıttım. Bilgiç'le yedik. O uykuya geri döndü.Kitabımı bitirdim. Can uyandı. Biraz dışarı çıktık.
Hava harikaydı.
Fotoğraf çektim, bir iki yaprak topladım defter arasına koymak için, sürekli divildeyen Can'ın bir dakika sakince ağaç izlemesini sağladım. Çok çamur olmasa sandalyeleri açıp oturabilirdik orada.
Dönüş yolunun gerilimi adamımın içindeyken öğlene kadar zor tuttum orada :D
Neyse dönüşte bir yanlış yoldan geri dönüş, navigasyonda görülmeyen yollardan doğry yönü buluş gibi ufak tefek şeylerin ardından asfalta çıktık. Durup öpecektik neredeyse :D
Şimdi ultra geniş büyük evimizde oturuyoruz. Bir sonraki macerada napsak acaba :D
Konuyla Alâkasız Not : Yazıyı yazalı bir buçuk saat oldu, hâlâ okuma listesine düşmedi :/
Konuyla Alâkalı Sonradan Eklenen Not :
Divildemek, kımıldanıp durmak demek :)