Bi yazma tembelliği geldi üzerime, günler geçiyor, ana oğul çılgın maceramızı anlatmadım hâlâ. (Başlığı attıktan sonra iki gün geçti bu arada, bitene kadar kaç gün geçecek acaba?)
Taşınmamızın ikinci gecesi, önceden hazırlayıp bir kenara koyduğumuz çantalarımızı çıkarttık. O karmaşada önceden hazırlamak aklıma gelmemiş olsaydı ne yapardık bilmem.
Sabah Can bizi Kadıköy'e bıraktı. Havaist'e bindik. Çift maskeli falan pek dikkatli yola çıktık. İki gün önce on taşıma elemanıyla aynı evde onlara maske taktıramadan dolanmıştık ama neyse :)
Aslında biletimiz cumartesi sabahınaydı. Metehan'ın doğumgününü kutlayıp da gideriz diye düşünmüştüm. Ama hem Can'ın o akşam uçuşu olduğundan hem de taşınma telaşından (bababa taşınm telaşından doğumgünü kutlanamıyo ama gezmeye gidiliyo :D) kutlama işini sonraya erteleyince cumartesi sabahı saat sekizdeki uçak yerine cuma öğlen uçağına gitmeye karar verdik. Bizim biletler personele özel indirimli bilet olduğundan değiştirebiliyoruz aldıktan sonra. Ki dönüş sırasında yaşadıklarımızı düşününce iyi ki de öyleymiş :D
Uçukta boş yer olup da bineceğimiz kesinleşince (evet ucuza alıyoruz ama uçak doluysa binemiyoruz) hemen cuma gecesi için düşündüğüm yeri ayarladım binmeden.
Gideceğimiz yer Montpellier 'di, oraya Toulous üzerinden uçarak gittik. Toulous sonrasında trene binip iki (ya da üç) saatlik yolculuk yapılıyor. Akşam orada olacağımızdan gece Toulous'da kalıp ertesi gün geçmeye karar verdik.Can orada eğitimdeyken yanına gidip bir hafta kaldığım şehir olduğundan biliyordum orayı, dolayısıyla havaalanına yakın Blagnac kasabasında ucuz bir otel bulunca orada kalalım dedim. Bir yandan da çok ucuz bu işte bi iş var diyorum ama bulamıyorum. Booking'de puanı da yüksek. (Ay bu arada booking uygulamasını telefonumda bulana kadar aradım bayağı, hahaha, özlemişim kendisini) Neyse bindik uçağa, öğleden sonra oraya indik. Zaten havaalanı yakınında kaldığım için daha önce o çevre en çok bildiğim yerdi. Yürüye yürüye otele giderken sevdiğim parka uğrayıp piknik yaptık. Bahar gelmişti oralara. Sonbahar halini gördüğüm parkın papatyalarla bezeli görüntüsüne bayıldım. Kırmızı bankları duruyordu hâlâ.





Blagnac'a yürüdük. Metehan da benim ilk gördüğümde dediğim gibi buralarda yaşanır anne dedi. Kuş sesleri, sakinlik, bahçeli güzel evler..



Havanın kararmasına yakın artık otele kendimizi atıp dinlenmek için yerini aradık. En sonunda etraf kararmışken oraya ulaştık. Kapısına geldik. Resepsiyona girmek için ittik ama açılmadı. Haaa? Bir daha dikkatlice baktık, evet adres bu adres, bina fotoğrafta gördüğüm bina. Ama burası bir apartman. İnternet yok, telefon da edemiyoruz (gerçi kız ingilizce biliyormuş, etsek konulabilirmişiz) . Apartmanda birilerini görünce telefonu kapıya dayayıp aradığımız yeri onlara gösterdik. Neyse içerideki hanım gideceğimiz yeri biliyor çıktı, bilir zira karşı komşusu, meğer biz bir kızın evine gidiyormuşuz :D Kız bize mesaj atmış kaçta gelirsiniz diye ama ben uçağa binerken görmemişim sorusunu. On dakika sonra annesi gelip kapıyı açtı. Evde bir konuk daha vardı ama haliyle o bizi içeri alamamıştı özür dileyerek. Üç odalı evinin iki odasını kiralıyormuş ev sahibimiz. Odada masa, dolap,çift kişilik yatak vardı. Tuvalet, duş ortak. Salona kutu oyunlar tv falan koymuş. Mutfakta kahve vs. Metehan " Otele gidip bi rahatlayacağım diye düşünmüştüm ama misafirliğe gelmiş gibi hissediyorum kendimi " diyerek hislerimize tercüman oldu. Hahaha, çok komikti halimiz.
Bir saat sonra ev sahibemiz geldi. Yeniden dışarı çıkacakmış arkadaşlarıyla. Sabah çıkarken kullanmamız için anahtar bırakacağını söyledi. Kapıyı çekerken gürültü oluyormuş aksi halde. Ama büyük ihtimal kendisinin evde olacağını, anahtara ihtiyaç duymayacağımızı ekledi. Sevimli bir kızdı ve ingilizce konuşuyordu :D
İnternet şifremizi verip istediğimiz kadar film vs de seyredebileceğimizi ve gece tuvaleti kullanmamızdan rahatsız olmayacağını söyleyip gitti. Valla sifonun öyle bir sesi vardı ki onun yatak odasının yanındaki tuvaleti kullanamayabilirdim demese :D
Saat farkının da etkisiyle erkenden tuş olduk. Önce tren biletlerimizi almayı başardım ama. Bende tren fobisi var. Danimarka'da Kopenhag'dan Billund'a giderken önümüzde duran trendeki yerimizi bir türlü bulamayınca oluşmuştu. Trende yer bulamama maceralarıma yenisinin katılacağını bilmiyordum o sırada tabi :D Gecenin bir yarısı telefonla yerimden sıçrayacağımı da bilmiyordum.
Tren hikâyesi yarına kalsın. Yataktan sıçrama hikâyesi sinir bozucuydu.
O gece Can'ın uçuşu olduğunu söylemiştim. Bilgehan evde yalnızdı. Bir gece önce terlik sesinden rahatsız olup bağrınan alt komşularımızı unutup gecenin bir yarısı arkadaşlarıyla oyuna dalıp kahkaha falan atınca kapıya dayanmışlar. Bizimkisi hemen oyununu kapatıp kapıyı açmış, özür dileyerek kapattığını söylemiş ama annesinin tutmaya çalıştığı oğlu bağrış küfür Bilgehan'a sataşmaya devam etmiş. Bizimkisi suratına kapıyı çarpmış neyse ki. Beni aradığında dışarıda hâlâ bağrınıyordu adam. Bir saat onu sakinleştirdim, kulağına kulaklık takıp dışarıyı duymamasınu, kimseye kapıyı açmayıp cevap vermemesini söyledim. Neyse ki eğer zorbalık devam etseydi kardeşimi arayabilecek olmanın bir ferahlığı vardı yoksa ne yapardım bilmem. O gece o sinir ve çaresizlikle uyumayı başardıysam her şeyi Allah'a havale edip vardır bir hayır diyebilmem sayesindedir. Bilgehan'a kapıyı kilitlettim. Bizimkinin sesiyle rahatsız olan şahıs iki saat apartmanın içinde bağrınarak kimseyi rahatsız ettiğini düşünmüyordu ihtimal.
Bizim oğlanların sesi gerçekten yüksek. Kulaklık tatktıkları için de hiç ayarlayamıyorlar. Evde yalıtım pek yok, insanlar rahatsız olmuş olabilir. Ama bir gece önce terlik sesime evinden doğru "Ben ev sahibiyiiiim sen kiracısııııın, bak hâlâ dolaşıyoooor" diye bağırmaları ( yeni taşınmışım ben yahu, saatin farkında olmamış olabilirim kutuların arasında debelenirken, gelip bir tanışır, sonra da derdini nazikçe anlatırsın, evinden bağırmak ne demek oluyor?) ertesi gün özür dileyen oğluma saldırmaya çalışmaları hiç aklı selim birilerinin yapacağı şeyler değildi.
İşte seneler sonraki ilk maceramızın ilk gecesi böyle geçti.
İkinci günü de yarın anlatayım.
Bu arada ev sahibinden senelerdir kavgalı olduklarını öğrendik. Bir haftadır gece yarısından itibaren evde parmak uçlarımızda dolanıyoruz neredeyse. Neyse başka vukuat olmadı. Ama bizim psikolojimiz bozuldu. Ne yapacağımıza karar vermeye çalışıyoruz.
Ama bunu bırakalım biz. Tatile odaklanalım :) Ben öyle yaptım.
Hee, bi de çok ballıyız, biletleri alırken korona testi gerekiyordu Fransa'ya giriş için, sonradan aşılılara kalkmış, hehehe, burnumuza çıbık soktormadan gidebildik :D Kendimizi güya gitmeden karantinaya alıp hasta olmamaya çalışacaktık, taşınıp da bilimum insanla içli dışlı olmak zorunda kalınca o iş yattı :D Neyse hastalanmadan gidip döndük. Hafif kırgın gibi oldum döndüğüm günlerde ama o yorgunluktan diye düşünüyorum. Umarım öyledir :)
Buraya kadar okumayı başaranlar, fotoğraflardan birisine tıklayıp şarkılarını alsınlar. İyi geceler efenim.