11 Nisan 2019 Perşembe
İstanbul Film Festivali 7 / Canım
İran’da Elburz Dağları’nda yaşayan Firuze, 9 yaşındayken babasını kaybetmiş ve hayatın zorluklarıyla erken tanışmış. Çocukluğunu yaşayamadan ev işlerine bir yetişkin gibi koşturmuş ve annesine yardım etmiş. Henüz 14 yaşındayken de kendisinden yaşça büyük bir çobanla evlendirilmiş. O gün bugündür dağlarda, zor doğa koşullarında yaşıyor Firuze. Fakat 80 yaşına varan bu bilge kadının hayata bakışında cesaret verici müthiş bir taraf var. Başına gelenlere rağmen hayatı sevmek ve yaşamaktan vazgeçmemek konusunda önemli bir ders veriyor.
Bir saatlik belgeseldi. Bana Karadeniz'in köylerini hatırlatan bir doğada inekleri ile yaşayan 80 yaşındaki Firuze'nin yaptıklarını ben yapmaya kalksam bir hafta yerimden kalkamam herhalde. 11 çocuğu olmuş ama o tek başına kışın köyünde yazın da dağda yaşıyor. Hayran olmamak elde değil.
Yoruldum mu Ne :)
Her gün evden çıkmak metabolizmamı bozuyor bir müddet sonra . Eviminkini de bozuyor. Mutfak derbeder, çamaşırlar yığın olmuş. Arada bir jet hızla süpürüyorum. Yemek yapıyorum.
Bir de neredeyse her filmi 11 matinesinden almışım. Şu an gözlerimden uyku akıyor. Tek tesellim film bir saatmiş sadece. Öğleden sonra koşarak eve gelip uyuyabilirim :)
Bu akşam ütü yapsam iyi olacak . Neyse yemeğim var .
Film festivali sonrası evde bir temizlik festivali yapmalıyım :D Peşinden de ramazan gelir bol bol dinlenir, kitap okur ve de misafir ağırlarım. Ay bol bol misafir ağırlarken nasıl dinleniyoruz o kısmı bilmiyorum , hahah :D Olsun, ramazanda kalabalık sofraları seviyorum :)
Hafta sonu rejime başlayalı 3 ay bitecek. Bu bir haftada sürekli dışarıda yemek keyfi yapmış birisi olarak tek umudum çok yürümüş olmam. Bakayım kilo verebilmiş miyim.
Bit atölye bir de doğumgünü partisi var yapacağımız. Oturup plânlamam lâzım artık şu partiyi.
İşte böyle.
Şu son günlerde başa alıp alıp dinlediğim şarkıyla veda edeyim size. Tıklayın bakalım fotoğrafa :)
Bir de neredeyse her filmi 11 matinesinden almışım. Şu an gözlerimden uyku akıyor. Tek tesellim film bir saatmiş sadece. Öğleden sonra koşarak eve gelip uyuyabilirim :)
Bu akşam ütü yapsam iyi olacak . Neyse yemeğim var .
Film festivali sonrası evde bir temizlik festivali yapmalıyım :D Peşinden de ramazan gelir bol bol dinlenir, kitap okur ve de misafir ağırlarım. Ay bol bol misafir ağırlarken nasıl dinleniyoruz o kısmı bilmiyorum , hahah :D Olsun, ramazanda kalabalık sofraları seviyorum :)
Hafta sonu rejime başlayalı 3 ay bitecek. Bu bir haftada sürekli dışarıda yemek keyfi yapmış birisi olarak tek umudum çok yürümüş olmam. Bakayım kilo verebilmiş miyim.
Bit atölye bir de doğumgünü partisi var yapacağımız. Oturup plânlamam lâzım artık şu partiyi.
İşte böyle.
Şu son günlerde başa alıp alıp dinlediğim şarkıyla veda edeyim size. Tıklayın bakalım fotoğrafa :)
İstanbul Film Festivali 6 / Nehir Kıyısındaki Otel
Yakın zamanda öleceğine ikna olmuş yaşlı şair Younghwan, uzun zamandır görüşmediği iki oğlunu, kalmakta olduğu otele davet eder. Ölmeden önce oğullarıyla arasını düzeltme çabası, otele gelen iki genç kadının varlığıyla karmaşık bir hal alır. Prömiyerini Locarno Festivali’nin yarışma bölümünde yapan Nehir Kıyısındaki Otel’de siyah-beyaz sinemanın tüm avantajlarını kullanan Hong Sang-soo, aile, dostluk, ölüm, affetme ve zamanın geçişi gibi zihnini kurcalayan kavramları incelikle ele alıyor.
Filmi izlerken bir otele gidip bir kaç gün orada kalmayı, yatıp uzanıp, hiçbirşey yapmadan vakit geçirmeyi canımız çekti :)
Siyah beyaz, sakin, zaman zaman gülümsetip zaman zaman düşündüren, kalemim olsaydı da yazsaydım dediğim cümleleri olan güzel bir filmdi.
10 Nisan 2019 Çarşamba
Festivalde Nostalji
Beyoğlu Sineması'nda filme girerken fuayede duran bu harika makinaları görünce yine hayran hayran bakarken Elâ fotoğrafımı çekti. O sırada arkamızdaki beyefendi bizimle sohbete başladı. Meğer sinemanın makinistiymiş. Şimdilerde artık dijital filmler olduğundan kullanılmayan bu makinalara sevgisi ve özlemi öylesine belirgindi ki biz de yüreğimizde hissettik. Eski günleri yad ettik bir kaç dakika.
Film başlarken o, bize gösterdiği yeni minicik dijital aletlerin olduğu odasına biz de salona geçtik. Festivalin perde arkasından bu fotoğraflar da bize sımsıcak bir hatıra olarak kaldı.
İstanbul Film Festivali 5 / Joel
Filme adını veren Joel, Tierra del Fuego’da ıssız bir kasabaya taşınan Cecilia ile Diego’nun evlat edindikleri, dokuz yaşında bir çocuktur. Zorlu günler geçirmiştir, ağzından sadece “evet” ve “hayır” kelimeleri çıkmaktadır. Joel’in sadece okulda konuşup sorun çıkarmasıyla Cecilia ve Diego için işler daha da zorlaşır. Carlos Sorín, fedakârlığın sınırlarını karla kaplı, güvensizliğin ve ikiyüzlülüğün kol gezdiği bir kasabada geçen bu dokunaklı dramda keşfediyor.
Sanırım festivaldeki her türlü aile filmine bilet almışım. Ana kız, ana oğul, dayı yeğen, oğul baba, evlat edinilen çocuk, bugün gideceğim baba ve oğulları :)
Filme gelirsek. Evlat edinilen 9 yaşındaki Jose' nin hikâyesi. Ama daha çok Cecilia'nın hikâyesi. Cecilia rolündeki Victoria Almeida da hikâyenin hakkını çok güzel veriyor.
Hiç çocuğu olmamış insanların evine bir anda 9 yaşında, üstelik de sorunlu geçmişi olan bir çocuk geldiğinde yaşanabilecekleri çok güzel yansıtıyor film. Bir yandan sessiz bir çocuk, bir yandan ne derece doğru yaptığını bilemeyen , sevgi dolu ama endişeli , sessiz yapısına rağmen işlerin peşini bırakmadan , pes etmeyen anne. İşin içine okul girince, diğer anne babaların tutumlarıyla arada kalan aile.
Okula giden çocuğun anne babası olmanın zorluğunu düşündüm bir kere daha. İnsanların bencilliklerini. Küçük kasabaların katılığını.
Konuyu okuduğumda Joel'in okulda sorun çıkarttığını düşünmüştüm. Oysa sadece geri olduğu bir ortamda diğer çocuklar arasında kendisine yer kazanmaya çalışan bir çocukmuş. Sorun çıkartan büyüklermiş.
Ve bütün bunların yanında çocuk evlât edinen güzel yürekli insanlara kocaman sarılasım geldi.
Güzel işlenmiş, güzel anlatılmış , güzel bir konuya parmak basmış bir filmdi . Severek izledim.
9 Nisan 2019 Salı
Kitap Salı
Bababa, onca filmin arasında yine de yazıyorum yazımı, madalya taksınlar bana ha.
Bir aydır elimde dolaşan kitabım sonunda bitti. Yazarla ilk tanışmamdı, sevdim kendisini. Zaten kitabı da kendi hayatından bahsettiği için kısa sürede kaynaştık.
Kitabı kesin bloglardan birisinde gördüm ama bilmiyorum kimde gördüğümü.
İsmi beni cezbetti öncelikle. İyi ki de cezbetmiş.
Sadece son kısımlarında biraz sıkıldım. Ama yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum.
"İşin aslı insana ikiden fazla şans verilir- çok daha fazlası. Bulmanın/ yitirmenin, unutmanın / hatırlamanın, terk etmenin / dönmenin asla durmadığını artık, elli yıldan sonra biliyorum. Yaşamın tamamı başka bir şansla ilintili ve biz yaşadığımız sürece, o son güne kadar, hep bir şansımız daha olacak. "
"Yazdığımızda, öykünün kendisi kadar sessizliği de sunarız. Sözcükler, dile getirilebilecek olan suskunluğun bir parçasıdır."
"Birşey kaybetmişti. Büyük bir şey. Yaşamı kaybetmişti / kaybediyordu.
Çoktan kaybetmiş ve hâlâ kaybediyor oluşumuz konusunda benzeşiyorduk"
" Mutluluğu aramak, bunu yaptım, hâlâ da yapıyorum, hiç de mutlu olmakla aynı şey değil - o bence geçip giden ,ömürsüz, koşullara bağlı, azıcık da sıkıcı bir şey."
" Varoluş biçimimizin şu anki donuk kayıtsızlığı , salt sıkıcı işler, sıkıcı televizyonlar yüzünden değil, sokaklardaki canlı yaşamın yitimi yüzünden dedikodular, rastlaşmalar, parası olsun olmasın herkese yer açan , o nabız gibi atan karmaşık, gürültülü curcunanın kaybolmasından. "
" Ona göre mutlu olmak, kötü / hatalı / günahkâr olmak demekti. Ya da düpedüz salak olmak. Oysa mutsuz olmak bir erdeme sahip olmak gibiydi."
"Hayatla yaşamak çok zordur. Çoğunlukla hayatı boğmak için elimizden geleni yaparız - eglileştirilmek ya da zıvanadan çıkmak. Uyuşturulmak ya da öfkeyle karşı çıkmak. Aşırılıklar da aynı etkiyi yapar , bizi yaşamın yoğunluğundan, şiddetinden yalıtırlar.
Ve aşırılık - ister uyuşuklukta ister gazapta olsun - hissetmeyi başarıyla önler."
İkinci kitabımız da Merdivenler Kenti. Son zamanlarda okuduğum en güzel fantastik kitaplardan.
Macera, gizem ve hayat felsefesi. Hepsi var içinde .
Sanırım serinin başka kitapları da var. Ama bu kitapta macera başladı ve bitti neyse ki yarım kalmadı. Devamını da okuyacağım tabi.
"İnsanlar tuhaf Shara Komayd. Cezaya değer veriyorlar çünkü bu, davranışlarının önemli olduğunu düşünmelerini sağlıyor, kendilerinin önemli olduklarını. Sonuçta önemsiz bir şey yüzünden cezalandırılmazsın. Sanıyorlar ki dünyanın var olma amacı onları utandırmak, aşağılamak , cezalandırmak, baştan çıkarmak. Her şey onlar hakkında, hep onlar hakkında!"
"Zamanın pervasız davrananların hepsine cevap vermek gibi bir özelliği vardır. Bunlar İlah da olsa."
" Eğer Olvos var olmuş olsaydı, o zaman bize vermiş olduğu en büyük hediye birşeyler yapmak için kendisine ihtiyacımız olmadığı bilgisi olurdu. İyiliğin herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda, herhangi bir kişiye , herhangi bir kişi tarafından yapılabileceği bilgisini."
"İlahlar bir sürü cehennem yaratmış olabilir dedi, ama bence hepsi insanların yarattıkları yanında sönük kalıyor. "
Doğrusu bu hafta üçüncü kitabı yazacağımı düşünmüyordum ama dün akşam elime aldığım kitabı bırakamayınca o da bitmiş oldu.
Hüzünlü öyküsü yüzünden elim pek gitmiyordu bu kitaba. Haksızlıkla elinden evi alınan yaşlı bir kadın içimi acıtıyordu. Ama baştan sona hüzünle ve hayranlıkla okudum.
"O gün rıhtımda siste kaybolduğu duygusuna kapıldığında, içine derin bir yalnızlık ve ölüm korkusu çökmüştü. İnsanoğlunun dünya yüzündeki geçiciliğini ilk kez fark ettiği andı bu. Daha sonra sık sık düşüneceği bir şey. Biraz erken ya da biraz geç ölmenin bir anlamı olmadığına göre, yaşamanın amacı neydi? Zaten yok alacak kumdan şatolar yapmak neye yarıyordu? Büyük bir mücadele içinde olan insanlar böyle şeyler düşünmüyor, kendilerini hayattaki başarılatına adıyorlardı. Ama insanın temel duygusu buydu. Yeryüzü korkusu, yaşam ürkekliği, geçici olmanın yarattığı yürek burkulması. Yani boşluk, büyük bir boşluk."
" İnsanlar yaşlanıyordu, bunun ayrıcalığı yoktu ama yaşlanan insanların bir kısmı olgunlaşmış olarak, bir kısmı ise olgunlaşmadan ölüyordu. Bunun püf noktası ise bir insanın "Nasıl görünüyorum" sorusundan "Nasıl görüyorum" aşamasına geçmesiydi. "
" Hapishane koğuşu ona özgürlük getirmişti. Artık hayata dair hiçbir talebi kalmadığı için hiç kimseden bir şey istemek zorunda değildi. Bu yüzden de özgür ve dik başlıydı. Uşaklık kaderinden onu yalı değil hapishane kurtarmıştı.
İnsanoğlunun kendi ihtiraslarının bir hapishane hücresinden daha korkunç bir esaret olduğunu anlamıştı."
Evet, bu hafta salımıza düşenler bunlar. Bakalım önümüzdeki hafta film peşinde koşarken okuyabilecek miyim birşeyler :)
Bir aydır elimde dolaşan kitabım sonunda bitti. Yazarla ilk tanışmamdı, sevdim kendisini. Zaten kitabı da kendi hayatından bahsettiği için kısa sürede kaynaştık.
Kitabı kesin bloglardan birisinde gördüm ama bilmiyorum kimde gördüğümü.
İsmi beni cezbetti öncelikle. İyi ki de cezbetmiş.
Sadece son kısımlarında biraz sıkıldım. Ama yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum.
"İşin aslı insana ikiden fazla şans verilir- çok daha fazlası. Bulmanın/ yitirmenin, unutmanın / hatırlamanın, terk etmenin / dönmenin asla durmadığını artık, elli yıldan sonra biliyorum. Yaşamın tamamı başka bir şansla ilintili ve biz yaşadığımız sürece, o son güne kadar, hep bir şansımız daha olacak. "
"Yazdığımızda, öykünün kendisi kadar sessizliği de sunarız. Sözcükler, dile getirilebilecek olan suskunluğun bir parçasıdır."
"Birşey kaybetmişti. Büyük bir şey. Yaşamı kaybetmişti / kaybediyordu.
Çoktan kaybetmiş ve hâlâ kaybediyor oluşumuz konusunda benzeşiyorduk"
" Mutluluğu aramak, bunu yaptım, hâlâ da yapıyorum, hiç de mutlu olmakla aynı şey değil - o bence geçip giden ,ömürsüz, koşullara bağlı, azıcık da sıkıcı bir şey."
" Varoluş biçimimizin şu anki donuk kayıtsızlığı , salt sıkıcı işler, sıkıcı televizyonlar yüzünden değil, sokaklardaki canlı yaşamın yitimi yüzünden dedikodular, rastlaşmalar, parası olsun olmasın herkese yer açan , o nabız gibi atan karmaşık, gürültülü curcunanın kaybolmasından. "
" Ona göre mutlu olmak, kötü / hatalı / günahkâr olmak demekti. Ya da düpedüz salak olmak. Oysa mutsuz olmak bir erdeme sahip olmak gibiydi."
"Hayatla yaşamak çok zordur. Çoğunlukla hayatı boğmak için elimizden geleni yaparız - eglileştirilmek ya da zıvanadan çıkmak. Uyuşturulmak ya da öfkeyle karşı çıkmak. Aşırılıklar da aynı etkiyi yapar , bizi yaşamın yoğunluğundan, şiddetinden yalıtırlar.
Ve aşırılık - ister uyuşuklukta ister gazapta olsun - hissetmeyi başarıyla önler."
İkinci kitabımız da Merdivenler Kenti. Son zamanlarda okuduğum en güzel fantastik kitaplardan.
Macera, gizem ve hayat felsefesi. Hepsi var içinde .
Sanırım serinin başka kitapları da var. Ama bu kitapta macera başladı ve bitti neyse ki yarım kalmadı. Devamını da okuyacağım tabi.
"İnsanlar tuhaf Shara Komayd. Cezaya değer veriyorlar çünkü bu, davranışlarının önemli olduğunu düşünmelerini sağlıyor, kendilerinin önemli olduklarını. Sonuçta önemsiz bir şey yüzünden cezalandırılmazsın. Sanıyorlar ki dünyanın var olma amacı onları utandırmak, aşağılamak , cezalandırmak, baştan çıkarmak. Her şey onlar hakkında, hep onlar hakkında!"
"Zamanın pervasız davrananların hepsine cevap vermek gibi bir özelliği vardır. Bunlar İlah da olsa."
" Eğer Olvos var olmuş olsaydı, o zaman bize vermiş olduğu en büyük hediye birşeyler yapmak için kendisine ihtiyacımız olmadığı bilgisi olurdu. İyiliğin herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda, herhangi bir kişiye , herhangi bir kişi tarafından yapılabileceği bilgisini."
"İlahlar bir sürü cehennem yaratmış olabilir dedi, ama bence hepsi insanların yarattıkları yanında sönük kalıyor. "
Doğrusu bu hafta üçüncü kitabı yazacağımı düşünmüyordum ama dün akşam elime aldığım kitabı bırakamayınca o da bitmiş oldu.
Hüzünlü öyküsü yüzünden elim pek gitmiyordu bu kitaba. Haksızlıkla elinden evi alınan yaşlı bir kadın içimi acıtıyordu. Ama baştan sona hüzünle ve hayranlıkla okudum.
"O gün rıhtımda siste kaybolduğu duygusuna kapıldığında, içine derin bir yalnızlık ve ölüm korkusu çökmüştü. İnsanoğlunun dünya yüzündeki geçiciliğini ilk kez fark ettiği andı bu. Daha sonra sık sık düşüneceği bir şey. Biraz erken ya da biraz geç ölmenin bir anlamı olmadığına göre, yaşamanın amacı neydi? Zaten yok alacak kumdan şatolar yapmak neye yarıyordu? Büyük bir mücadele içinde olan insanlar böyle şeyler düşünmüyor, kendilerini hayattaki başarılatına adıyorlardı. Ama insanın temel duygusu buydu. Yeryüzü korkusu, yaşam ürkekliği, geçici olmanın yarattığı yürek burkulması. Yani boşluk, büyük bir boşluk."
" İnsanlar yaşlanıyordu, bunun ayrıcalığı yoktu ama yaşlanan insanların bir kısmı olgunlaşmış olarak, bir kısmı ise olgunlaşmadan ölüyordu. Bunun püf noktası ise bir insanın "Nasıl görünüyorum" sorusundan "Nasıl görüyorum" aşamasına geçmesiydi. "
" Hapishane koğuşu ona özgürlük getirmişti. Artık hayata dair hiçbir talebi kalmadığı için hiç kimseden bir şey istemek zorunda değildi. Bu yüzden de özgür ve dik başlıydı. Uşaklık kaderinden onu yalı değil hapishane kurtarmıştı.
İnsanoğlunun kendi ihtiraslarının bir hapishane hücresinden daha korkunç bir esaret olduğunu anlamıştı."
Evet, bu hafta salımıza düşenler bunlar. Bakalım önümüzdeki hafta film peşinde koşarken okuyabilecek miyim birşeyler :)
8 Nisan 2019 Pazartesi
İstanbul Film Festivali 4 / Ölüler ve Diğerleri
Geleneğe göre on beş yaşındaki Ihjãc, babasının ölümüyle yeni şaman olacaktır. Kaderinden kaçmak için köyü terk eder “beyaz adamın” şehri onun sandığı vaha olmaktan çok uzaktır. Portekiz-Brezilyalı yönetmen ikili Salaviza ve Messora’nın yerli halktan amatör oyuncularla Ölüler ve Diğerleri, modernlikle geleneksellik arasındaki zıtlıkları yer yer Gaugin’in tablolarını anımsatan bir görsellikle perdeye yansıtıyor. Brezilya’nın kuzeyinde yaşayan, Ihjãc’ın mensubu olduğu Kraho kabilesinin günlük yaşamlarını, ritüellerini ve etnik-yerli azınlık olmanın sıkıntılarını anlatan film, gerçeküstünün sınırlarını zorlayan, şiirsel atmosferiyle çarpıcı ve etkileyici.
Bu filmi seçme amacım dünyanın hiç bilmediğim bir parçasını görmekti. Zira gerçek Ihjãc ve Kraho kabilesinin canladırdığı bir film olarak belgesel tadı da taşımaktaydı. Aynı zamanda da konusu olan bir filmdi . Başından sonuna kuş sesleri, nehir sesleri, ateş sesleri bizi çevreleyip taa oralara götürdü. İhjãc'ın dünyasına girip sanki paralel evrene ışınlandık.
Film bitmek üzereyken çıkanları ise hiç aklım almadı. Evet sonrasında aksiyon olmayacağı belliydi ama neydi gerçek dünyaya kaçma aceleleri. Neden insanlar durup bir müddet filmin kendilerini yavaşça bırakmasını beklemek yerine koşturuyorlar. Hayır sabah 11.00 matinesine gelmiş bir insanın ne acelesi olabilir ki ?
7 Nisan 2019 Pazar
İstanbul Fİlm Festivali 3 / Amanda
Başrolünü festivale konuk gelen Stacy Martin’in Fransa’nın yükselen yıldızı Vicent Lacoste’la paylaştığı Amanda, ailede bir kaybın dengeleri nasıl değiştirdiğini son derece duygusal bir tonla ve Paris’i fon alarak anlatıyor. Filmin başkarakteri, hiçbir şeye bağlanmayı göze alamayan David, kız kardeşinin beklenmedik ölümüyle birlikte kendi acısını yüreğine gömerek yeğenine sahip çıkmak zorunda kalıyor.
Evet, nihayet sevdiğim bir film oldu. Amanda rolünü oynayan Isaure Multrier öyle güzel rol yapıyordu ki. Gözümüze sokmadan, minicik ayrıntılardaydı duygu fırtınaları.
Arka plândaki Paris de çok güzeldi .
İstanbul Film Festivali 2 / Yola Devam
Eşinden boşanmış olan Sybille, ergen yaşlardaki oğlu Samuel’in üzerine titremektedir. Onun hayatta anlamsız veya şiddet dolu bir yön seçmeyeceğinden emin olmak ister. Son çare, oğlunu da alıp Kırgızistan’a gitmeye karar verir. Ana-oğul ve iki at, tehlikeli olduğu kadar tatminkâr, muhteşem olduğu kadar sert doğasıyla göz alıcı Kırgızistan steplerinde duygusal bir aile Western’indeymişçesine yollara düşer.
Bazen bu film açıklamalarını yazan insanlar acaba filmi izlemiyorlar mı diye düşünüyorum . Oğlunun üzerine titreyen Sybille , ergen oğlu falan entrresan tanımlar olmuş.
Filme ailece bilet aldım. Anneli oğullu , atlı maceralı olunca sevebiliriz diye düşünmüştüm. Bir arkadaşım da geldi eşiyle. Altı kişi cümbür cemaat gittik :)
Oğluşların epeydir fikir birliğine vardığı yegâne şey herhalde filmi sevmemek oldu :D
Bir buçuk saatlik film yarım saate sığabilecek konuya sahip olunca holivudcu çocuklarım sıkıldılar tabi .
Bana gelirsek, görüntüleri sevdim, gittikleri uçsuz bucaksız stepleri sevdim. Ana oğul didişmeleri çok tanıdıktı. Başlarından geçen olaylar pek inandırıcı değildi gerçi. Yollar tekin değil dedikleri yerde üç kişi bizimkileri sıkıştırıp rahatsız ettiler bir kere, oğlan silahla havaya bir kere ateş edince kaçtılar pır diye. Sayı üstünlükleri vardı ? Koskoca geniş arazide bir su birikintisine girip bataklığa saplanıyorlardı neredeyse. E niye o suya girdin ki sen. Ne bileyim , kertenkele var diye annesiyle aynı çadıra girdi oğlan. Eeee, noldu şimdi ?
Anlayacağınız film beklediğim duyguyu yakalatmadı bana. Sanki senaryoculuk okulu öğrencisi biri ilk senesinde dönem ödevi yapmış da bütün unsurları yanyana ekleyip filme çevirmiş gibi. Sanırım Kırgızistan reklâmı yapmak istemişler. Atlı bir turizm var orada sanırım, zira filme gelen arkadaşım birisinin tam da bu yolculuğa çıkmayı plânladığını söyledi.
Evet . İkinci filmim de fıs çıktı biraz. Ama uzun uzun manzaralara bakıp, biraz açık hava almak istiyorum hissini yaşamak için güzeldi.
5 Nisan 2019 Cuma
İstanbul Film Festivali 1 / Alice T
Küçük bir çocukken evlat edinilen Alice’in sorunlarla örülü hayatına bir de hamile kalmanın ağır gerçekliği eklenir. Kendi bildiğini okuyan Alice için bu olağandışı durum yalnızca yeni bir huysuzluk malzemesiyken başta annesi olmak üzere tüm çevresiyle ilişkisi etkilenecektir.
Festivali bu filmle açtık. Doğrusu sabun köpüğü gibi bir şeydi , nefret etmedik ama ha izlemişiz ha izlememişiz fark etmezdi.
Değişik ülkelerin filmlerine bilet almayı seviyorum, oralara gitmişim gibi hissettiriyor. Bu filmde öyle bir his de yaşamadım.
Ayak üstü yüz yalan uyduran 16 yaşındaki bir kızın hayatını izledik. O yaş grubunun içinde olduğum için gördüklerim bana yeni bir şey göstermedi.
Neyse, arkadaşlarımla keyifli bir gün geçirdim. Filmi boşverin en iyisi :D
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








