Bir Varmış Bir Yokmuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bir Varmış Bir Yokmuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2023 Perşembe

Eylül Meydan Okuma 7

 7- Çocukluğunuzdan hatırladığınız ilk şey nedir? 

Benim hafızam çok kötüdür, dolayısıyla pek az şey hatırlıyorum. Sanırım en eskisi, rahmetli Lâmi Dayım'la divanda oturuyoruz, evde başka kimse yok, korkmuşum biraz , dayım da bana " Merak etme ben bir bağırırım buradan , birisi gelmeye kalkarsa kaçar" diyor. 

Dayım 21 yaşında gencecik bir veterinerken bir köyden diğerine gitsin diye verdikleri at huysuzlanınca üzerinden düşmüş, belden aşağısı tutmuyordu. Ama haklıydı, davudi sesiyle bir bağırsa kim gelse kaçardı :) Nur içinde yatsın.

Hafızam çok kötüdür ama babacığım sayesinde küçüklüğümü çok iyi biliyorum. 

Haydi 1972 yılına gidip de iki yaşındaki Handan'la tanışın bakalım. Videoyu da beğenip allayın pullayın azıcık, zavallım öyle kalmış bi köşede :) (Tıklayınız)


15 Ağustos 2023 Salı

Ergen Mod On











 


Lise hayatım boyunca bütün yaz tatillerimi odamda geçirdim. Bir ranza ve bir masadan ibaret küçücük odamız vardı Kürşad'la . Masa benimdi :) Babam birinci sınıfa giderken almıştı. Metal ofis masası gibi olanlardan. Gri. Çekmeceleri kilitleniyordu. Sonradan babam onu kahverengiye boyamıştı. Tatile girer girmez tüm okul defterlerimin kullanılmış sayfalarını yırtıp kalan kısımlarını çekmecelere yerleştirirdim , o defterler benim tatil arkadaşlarımdı. 

Mahallede yaşıtım yoktu. Annemlerin de beni bir yerlere gönderdiği yoktu. Tüm tatil  amcamın kızının bizde kaldığı kısa dönemler sayılmazsa tek başımaydım. Çılgın hayal dünyam, müziğim ve annemlerim devasa kütüphaneleri sayesinde sıkılmadan geçerdi günlerim. Hikâyeler yazardım, dergilerden posterleri duvarlarıma yapıştırırdım, radyodan kasetlere kayıt yapmaya uğraşırdım, kâğıt bebeğe kıyafetler çizerdim.

Bu yaz da tam öyle bir moddayım. Aklımda bir hikâye dolanıp duruyor. Sürekli müzik dinliyorum. Gerçi gençlik hayallerinin yerini hayal kuramamanın can sıkıntısı almış durumda ama en sonunda beni heyecanlandıracak birşeyler bulmayı başaracağımı umud ediyorum. 

Fotoğraflarda tekrar tekrar dinlediğim duygusal şarkılar saklı. Çayınızı kahvenizi alın, kulaklığınızı takıp bir tane fotoğrafa tıklayın. Beş dakika mola verin hayata.

11 Ağustos 2023 Cuma

Biraz Hüzün Biraz Yaşam

Tuhaf bir gün bugün.

Annemle babamın evlilik yıldönümleri. 54 sene önce evlenmişler. 

Uzun nişanlılık dönemlerinde babam İstanbul'dan anneme sayfalarca mektup yazarmış. Bir tanesinde önündeki arabanın plâkasında HF 30 görmüş, H ve F nin onları temsil ettiğine 30 u da evlilik yıllarına yormuş. Ah be babacığım . 

Evliliklerinin otuzuncu yılında yanlarındaydım. Aslında olmayacaktım, iznimiz vardı, tatile gidecektik. Can'ın ağabeyi hastalanmış, onun yanına gitti. Ben de madem işten izin almıştım diyerek İstanbul'a geldim. Metehan dört buçuk aylıktı. Evlilik yıldönümlerini kutladık. Hatta güneş tutulması da olmuştu sanırım. Bir hafta kaldım. 16 Ağustos'ta evimize döndük. O gece deprem oldu. Sokakta sabahladılar. Babam zatürre oldu. Bir daha da iyileşemedi. 31. Evlilik yıldönümlerini görmedi.

İlginç bir gün dedim ya. Bugün aynı zamanda teyzemin doğumgünüydü. Teyzem tek başına asla banyo yapmazdı, en korktuğu şeydi. İstanbul çok sıcak olunca ilk defa girmiş . Düşmüş. Bir müddet yoğun bakımda kaldı. Doğumgününde aramızdan ayrıldı.

Yıllarca mutlulukla kutlanan günler bir anda acı tatlı bir hal aldı bizde .

Ama hayat devam ediyor. Yanımızda olmasalar da babam da teyzem de hep bizimle.

Annemi yemeğe çıkarttık bugün. İçinde babamla kendisinin fotoğrafı olan kalpli kolyesini takmış. Mahallemizdeki İtalyan restoranına gidip çok keyifli bir yemek yedik. Sahip olduklarımızın tadını çıkarttık. 

Hayat.

Bir varmış bir yokmuş her şey .

Her var olanın yok olacağını bilmek ve varken tadını çıkartmak yapabileceğimiz yegâne şey .



Fotoğraflara tıklayıp babamın ben ve annem için bestelediği şarkılara ulaşabilirsiniz :) Gördüğünüz gibi o hep bizimle.


3 Temmuz 2023 Pazartesi

Temmuz Meydan Okuması 3

 3. Bir anım :

Hahaha, son on sekiz yıldaki bütün anılarım burada zaten de , öncesine gideyim biraz bakiim . 

Çalıştığım dönemde şubeleri teftişe gittiğimde yaşadığım bir kaç şeyi paylaşayım.

Bir şubede bana Müfettiş Hanım demekte ısrar eden şube çalışanına en sonunda 

- Ya ben size Başgişe Bey diyor muyum ,bana Handan Hanım desenize diye patladıydım. Adamcağız da ne diyeceğini şaşırdıydı.

........

Bir keresinde de Etiler Şubes'ndeyim. Bana durup durup teftiş bitsin de sizi mantıcıya götürelim diyorlar. Kardeşim teftiş bitmeden götürsenize ben de yer öğreneyim , kendim gideyim. Bir, iki, üç , öyle çok bunu dediler ki en sonunda 

- Ya arkadaşlar iyi hoş da bir mantıyla satın alınacak insan olduğumu zannetmiyorum, gideceksek gidelim diye cevapladığımda yüzleri karman çorman olduydu :D

.........

Önceleri, nazik, fazla önemli olmayan konuları ortaya dökmeyen bir müfettiştim, sonra baktım ben sesimi çıkartmayınca müfettiş göremedi oluyor, ne bulsam sıralayıp hesap sormaya başladım.

........

Yine bir gün teftişte üstadın odasına uğrayıp iki lâflamaya başlayınca , ekibin üçüncü üyesini de çağırayım dedi üstad . Dahili telefondan aradı, meşgul çalıyor. Bir daha aradı, meşgul çalıyor . Bu ne, bak tek başına kaldı, işi savsaklıyor diye de söyleniyor. Birazdan bana döndü, sizin dahili 325 di di mi dedi, gülmeye başladım. Yok üstad, 325 sizin numara. Onca zaman kendi numarasını çevirip , meşgul sesi duyuyormuş. Bir de kızcağızın günahını alıyoruz oturduğumuz yerden. Neyse doğru numarayı çevirdi, tabi ne hep meşgul çalıyor, kimle konulup duruyosun diye zılgıtı da çektik, hesapların içinde nevri dönmüş zavallım da bize saf saf bakakaldı :)

25 Mayıs 2023 Perşembe

Ölüm Bir Şey Değil de Yaşamamak Korkunç

Ama blogcum ben burada hormonlarımla boğuşurken sürekli bişeylere hüzünlenip durmam için sebep de çıkartılmaz ki.

Dün Dimash'ın 29. doğum günüymüş, tabi her yerden videolar düşüyor önüme. Bir de yeni şarkı çıkartacak diye bekliyoruz falan .

Kendi 29 yaşımı düşündüm. Marks N Spancer'dan çok severek aldığım bulüzü giydiğim güzel fotoğrafım geldi aklıma. (ay ben hâlâ giyiyorum onu , çok da geride kalmamış o yaşlar herhal :D) Dört aylık hamileydim . ( Bir saattir fotoğrafı arıyorum)


Ama bu 28 yaş fotoğrafıydı.

Sonra hatırladım, 29 . yaş günüm en hüzünlü yaş günümdü.

Daha beş gün önce babacığım kendi yaş gününde vefat etmişti. O sabah beni kimse erkenden arayıp doğum günümü kutlamamıştı. Babamın yumuşacık sesini duyamamıştım. 

Neyse işte. 

Sonra Dimash'ın şarkısı çıktı. Ay ben bir de ona hüzünlen. Hayatımı boşa geçirmiş gibi falan hisset . 

Şarkıyı üstteki fotoğrafıma sakladım, kahvenizi alıp kulaklığınızı takıp dinleyin. 

Bu sabah da Tina Turner 'ı duydum. Radyoda What's Love Got To Do With It 'i dinlediğim günlere ışınlandım. Erkek sandıydım ilk önce söyleyeni :) Ne kadındı ama. Huzur içinde yatsın. 

İşte böyle.

Yapacak işim yok da kendi kendime hüzünleniyorum diyerek kalkıyorum şimdi. Daha pazara gidilecek. Annemin ilaçları eczaneden alınacak. Hastaneye tahlil sonuçları çıktı mı diye sorulacak. Öğleden sonra Can eve dönüyor. Gidip ona şarlayıp falan kendime geleyim azıcık :)


2 Haziran 2021 Çarşamba

Yazın İlk Günü Özlem Giderdik


Resmiye Teyzeler ile aynı apartmanda oturuyorduk. Onlar en üst katta biz zeminde. Zaten apartman zemin, giriş ve üst kattan ibaret :D Bir ara fotoğrafını çekeyim, her gün önünden geçiyorum aslında.

Aklımdaki en eski hatıralardan biri de ona aittir. Bahçeye inmiş pencereden konuşuyor annemle. 

Ama asıl hep gülüştüğümüz anı o değil. Benim "Yalancı Teyzem" dir kendisi :D Birileriyle konuşurken beni duymuş. " Benim iki teyzem bir de yalancı teyzem var " diye anlatıyormuşum. Hahah. O sırada teyzenin annemin kardeşi olduğunu öğrenmiştim sanırım,  ama Resmiye Teyze'yi de seviyorum. Onu çıkartamamışım aradan :D



O evde iki sene oturduktan sonra aynı sokağın sonuna taşındığımızdan ayrılmadık birbirimizden. Eşi Recep Amca araba tamircisiydi. Bizim sokaktaki üç arabadan birisi onundu. (Diğeri deminki apartmanda bir üstümüzde oturan araba boyası yapan Şahin Amca'nındı.  (Nur içinde yatsın). Diğeri de taksisi olan Nahit Amca'nın.)  Her zaman güler yüzlü (Resmiye Teyze ile pinaki oynarken hariç :D) Sabahın beşinde annem rüyasında beni görüp de yataktan fırlayınca kalkıp Cevizli'de kaldığım anneanneme beni getirecek kadar güzel bir insan. Çocuklar küçükken lodostan pazar günü dönemeyip de pazartesi sabahı erkenden deniz otobüsüne gittiğimizde de bizi götüren oydu. "Ah Handan, bir Recep Amcam vardı dersin" demişti bana. 

 O kadar çok anı var ki. Yılbaşı gecelerini hep birlikte geçirirdik. Babam vefat ettikten sonra bile annemle birlikteylerdi o gece. Son zamanlarda Recep Amca araba kullanamayınca yapamaz olduk ne yazık ki.





Onlar köydeki evlerine yerleştiler. Artık aynı mahallede değiliz. Ama arada gidip hem köy havası alıp, hem kiraz keyfi yapıp özlem gideriyoruz.

Dün de öyle yaptık. Uzun zamandır görmemiştik birbirimizi çok iyi geldi.


İnsan çocukluğunu birlikte geçirdiği insanların yanında yaşı kaç olursa olsun çocuk oluyor.


Bir anda anılara gömülüyor.



Allahım korusun onları.


Benim yalancı teyzem ama Kürşad'ın öz be öz  ciciannesi :) 

Şükür kavuşturana. 

18 Mayıs 2021 Salı

Patates Kızartırken Zamanda Yolculuk Yapar mı İnsan?


Ben bir değil iki yolculuk yaptım. 

İlkinde üç kız bizde buluştuğumuz gün geldi gözümün önüne. Ev kuşu annemler ilk defa evde yoklar. Biz de film keyfi yapacağız. Öncesinde patates kızartıp yanına da salata hazırlayalım dedik. Zühal'in salatasının sosu öyle çoktu ki salata çorbasına dönmüştü, patateslerin dışı yanmış içi çiğdi, üstelik fırının yanında bir kara delik olduğunu keşfetmiştik, neyi düşürsek ortadan kayboluyordu 😂

Diğerinde de Melihat Gülses' in yazlığına ışınlandım. Bir akşam gitmiştik. Yaz sonuydu. Dışarıda kocaman bir sofra kurulmuştu. Bana da patates soyma işi verilmişti. Ehehe, kazık kadar genç kız olarak ilk defa patatesi orada doğramıştım ki gerçekten çok sanatsal bir çalışmaydı 😂 Yemek sonrası konser ise harikaydı. 

Anılar. 

Bir küçük gülümseyiş, bir tatlı sızı.

25 Mart 2021 Perşembe

Metehan ❤

Dün donat kutusunu görünce hemen eli uzanır gibi oldu ama anında araya girdim. 

" Yarını beklemen gerekiyor,  doğumgünün yarın. Bizi bekletmeyip de doğsaydın bugün de yiyebilirdin. Doğdun mu?  Hayır. Bir hafta koridorda yürüyüp doğasın diye seni bekledim ben. Hadi bakalım şimdi bekleme sırası sende :D" dedim.

"İntikam almak için onca sene bekledin mi anne?"  diyerek güldü.

Hehehe , sadece 22 sene :D


22 yıl önce bu sabah doktora gidiyorduk. Doktor artık sezaryenle almam lâzım bu bebeği,  ya öyle yaparız ya da kendine başka doktor bulursun diyerek bana rest çekmişti. N'apsın kadın, başka türlü beni ikna etmesine imkân yok :D 

Akşama tekrar gittik ve ben anne oldum :)


Bir japon balığı geldi aramıza. Top böceğimiz oldu. 



Profösör gibi bakıyor bu oğlan, her şeyi anlıyor diye düşünüyorduk. Sonra gerçekten de öyle olduğunu gördük. 

Anne bak bu büyük ayı bu küçük ayı diyerek gök yüzünü gösterdiğinde iki yaşındaydı. Tiyeks o tiyeks tiyeks diye sana dinozoru öğretmeye çalışan Ali'ye cevap verdiğinde üç. En sonunda araya girip Ali'ye anlatmak zorunda kalmıştım. Ali o dinozor olduğunu biliyor,  sana t-rex demeye çalışıyor :)

Bakağsan göğüğsün, bulduğuna göre kaybolmamamış demek ki diye başımıza filozof kesildiğinde de üç yaşındaydı.


Canımın içi oğluşum. Doğduğundan beri bana hep mutluluk verdin. 

Ayyeeee ben uyuya uyuya kalktıııımmmm diye seslenen şekerlik oğlanın harika bir delikanlıya dönüşmesini gururla izledim.

Seninle yeniden öğrendim herşeyleri. 

İyi ki doğurmuşum seni.

İyi ki.

Yüreğindeki heyecan hep böyle kıpır kıpır kalsın. Çevren sevdiklerinle kuşatılsın. Ne kadar zorlukla karşılaşırsan karşılaş aşacak yol bulasın. Hayatın küçük güzel zevklerini gözden kaçırmadan kalbinin en mutlu olduğu yere ulaşasın. 

Top böceğim, japon balığım, ilk gözağrım.

Sağlıkla, huzurla, mutlulukla,  coşkuyla, sevgiyle, çok yaşa.. 





17 Mart 2021 Çarşamba

Allah Bi Ağız Vermiş.:D


 Can'la stüdyo fotoğrafları arasından seçim yapmaya gittiğimizde bu ağzım kulaklarımda fotoğrafımı annem için seçmiştim.


Basıldıklarında ben İzmir'deydim. Annem aldı onları. Telefonda konuşuyoruz. Tek benim olduğum fotoğrafı senin için yaptırdım anne, nasıl beğendin mi diye sordum. Annemden pek bir tezarühat alamadım. Allah Allah,  annem daha bi beğenmeliydi sanki diye düşündüm. Derken haftalae sonra  fotoğrafları gördüm. Amman Allahım, şaşı ve yamuk çıktığım abuk bir fotoğraf basılmış. (Tabii ki bu o değil,  bakma şaşı mı diye)  . Yahu kim öyle bir fotoğrafı bastırır. Hayır annem de bir şey demiyor, hahaha.  Tevekkeli değil tezahürat alamamışım ama insan ya Handan bu çok kötü demez mi 🤣 


Neyse hışımla stüdyoya gittim. Fotoğrafı tuttum onlara. "Sizce,  ben bu fotoğrafı istemiş olabilir miyim?"  diye sordum. Gören gülmemek için kendisini zor tutuyor.  Negatiflere baktılar falan, tabii ki yanındakini istemişim. 


Bir dahaki İstanbul'a gidişimde bu fotoğrafla karşılaştım. Hâlâ merak ediyorum, fotoğrafı basan düdük, benim mavi gözlü olmayı tercih edeceğimi nereden çıkartmış, kendi kendine niye böyle bişey yapmış. Valla bir daha gitmeye üşendim. Annem bunu neden vitrinde tutuyor bilmem, kızına benzemiyor bile 😂


Yalnız çocuğun karşısına koyup, şu teyzeye veririm seni yer dese çocuk inanır haa 😂😂


Bakarken aklıma geldi. Ben size Can'la hangimizin ağzı büyük diye ölçtüğümüzü anneme söylediğim zamanı anlatmış mıydım 😁 Hahaha, o da bana öyle baktıydı.


12 Şubat 2021 Cuma

Bardağın Hatırlattıkları :)


 Sanırım kalan son iki bardağı vitrine yerleştireceğim.


Bunlar benim için çok özel bardaklar. Üzerlerinde 1999 ve 2002 yazıyor , iki çocuğumun doğum yılları.  İnanılmaz gibi :)


Ayrıca bu bardaklara baktıkça Bilgehan karnımda izlediğim o harika Dünya Kupası'nı hatırlıyorum. Üçüncü olduğumuz hani.


Ve bir de isim koyma hikâyemiz. Hâlâ ismini bulamamıştık oğluşun. İlk maçımız Brezilya  -Türkiye. Can'a dedim ki,  ilk golü kim atarsa onun ismini verelim. Eee Ronaldo falan atarsa dedi bana. O zaman da Rüştü deriz artık, çocuğa açıklamak biraz zor olabilir ama diye cevapladım :)


Eee bizim oğlanın göbek adı neymiş, bulabildiniz mi?  İşin komiği ikisinin de göbek adı aynı :)


28 Haziran 2020 Pazar

Yaz

Yaz. Ilık rüzgâr, havada ıhlamur kokusu, kuş sesleri. Bugün kendimi yavaşlattım. Yeni okunacak bir sürü kitabım dururken elime aldığım Karahindiba Şarabı'nı yeniden okumaya başladım. 1928 yılında yaz tatiline girmiş bir çocuk gibi oldum. Her bir cümlesi ayrı lezzet veren kitabı bir okuyup bir okşarken kendi yaz tatillerim düştü aklıma.

Karnemi alıp eve döndüğğmde yaptığım ilk iş defterlerimin boş sayfalarını ayırmak olurdu. Zira upuzun üç ay boyunca onlara yazıp çizilecekti. Yeni defter alabilirdim tabi ama daha o zamandan içimde kâğıtları ziyan etmeme güdüsü varmış demek ki.

Orta okul, lise yıllarımın bütün yazları minicik odamda geçti. Kim bilir, bu evde kalmalı günlerde zorlanmamamın bir sebebi de budur, ev kuşuydum ben. Ama hep gezmeyi, maceraları hayal eden ev kuşu.

Kürşad'la ortaktı odamız. Bir ranzamız vardı. Altı onun üstü benim. Bir masam vardı. Bak bizim masamız değil benim masamdı :) Babam ilkokula giderken almıştı bana. Metal. Çekmeceleri kilitlenir. O çekmeceler sabittir, ara sıra en alttakinin arkasına elimi sokup düşen ganimetleri toplamak pek eğlencelidir.

İşte günlerim o masamın başında geçerdi hep. Radyolu teybim başucumdaydı. Trt 3 açık olurdu.  Yabancı müzik programlarının saatleri ezberimde, o zamanlar geldiğinde elim teybin kayıt düğmesinde :)

Kâğıt bebeklere elbise modelleri yapar, annemlerin kitaplığına dalar, aşk hikâyeleri yazardım.  Haftalık dergi zamanlarını iple çeker, önce en ufak köşesine kadar okur sonra da sevdiğim kısımlarını keser, özene bezene hazırladığım şiir defterlerime yapıştırırdım. Posterler de duvarda yerlerini alırlardı. Tavanda bile vardı posterler.

Sıcak yaz gecelerinde odamın balkona açılan kapısı imdada yetişir. Balkonun o köşesindeki masanın başına geçerdim bu sefer. Karşıdaki kavakları hışırtısında hayallere dalardım.

Yazlar uzundu o yaşlarda.

Bir senesinde anneannemle babaannemin konuşmaları beni ne kadar güldürmüştü.

-Sadiye işte yaz da bitti sayılır.
- Öyle Nazmiye Abla, sonbahar gelecek yakında.

Bunu dediklerinde ben yaz tatiline yeni girmiştim, haziran ortalarıydı :D

Şimdi günlerin usulcacık kısalmaya başladığı bu günlerde,  haklılarmış diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Yaz da bitiyor moduna geçiyorum hemen daha ayağımdan çorapları yeni çıkarttığım, henüz yorganı kaldırmadığım bu günlerde :)

Yaz sakinlik demekti. Ev kuşu anne babam olduğundan Görele'ye gittiğimiz on ya da on beş gün bizim en hareketli zamanlarımız olurdu.

Bir de amcamın kızı Gülay'ın geldiği günler. Birlikte hikâye yazar, şarkıların sözlerini anlamaya çalışır,  teybe sesimizi kaydeder, komik programlar yapardık. Kâğıtlara çizerek zarlı kutu oyunları tasarlardık bazen. İskâmbil falları tabii ki olmazsa olmazlarımızdı.

Kendimize alfabe uydurup birbirimize şifreli mesajlar yollardık. Babam şıp diye çözerdi bizim alfabeleri :D

Televizyon izlediğim yoktu pek. Radyom bana yetiyordu. Ve doldurduğum kasetler. Kasetleri kaydettikten sonra yanlışlıkla silinmesin diye tepesindeki iki mini kulakçığı kopartıyordum. Sonra üzerlerine yeniden kaydetmek istediğimde o kısma seloteyp yapıştırıyordum.

Bir tane barbie bebeğim vardı. Annem onu bulmak için salı pazarına gitmişti. Zenci bir bebekti. Sonra neden komşunun kızına vermiştim bilmem.  Ona elbiseler dikerdim, örerdim. Bu yaşımda hâlâ barbie bebeklerim var, hâlâ arada onlara elbise dikerim. Gelen kız çocuklarına az dağıtmamışımdır elbise.

Rick Springfield,Duran Duran, John Taylor, The Police duvarlarımda en çok yer alan posterlerdi. Gerçek boyutlarında Madonna posterini Hey dergisinden tamamlamıştım. Bir de On Yedi dergisi vardı hiç kaçırmadığım.

On beş günde bir perşembeleri Beyaz Dizi çıkardı. Üç kitap. Onlara bayılırdım. Aşırı yakışıklı erkeklerle,  pek masum güzel kadınların yanlış anlamalarla dolu romantik hikâyeleri masalsı gelirdi.

Bazen Kürşad'la kocaman şehirler yapardık. İskâmbil kâğıtlarından yollar, üzerini dosya kâğıdı ile kaplayıp, çizip boyayarak ilaç kutularından yaptığımız apartmanlar.

Bir de babamın bizi akşamları oynamaya çağırdığı Milyoner oyunu vardı. Çoğunlukla kendi dünyamdan çıkmayı istemeye istemeye gittiğim, oynarken keyfimin yerine geldiği ve fakat hep yenildiğim :)

Arada temizlik,  bulaşık anneme de yardım ediyorumdur ama odama kapanıp hayal dünyamda geçirdiğim zamanlar kat be kat fazladır.

Öğleden sonra güneşinin sıcağında çekilmiş aralık kapının hafif esintisi ile oynaşan perdeler, akşam üzerine doğru dışarıdan gelen mısırcı, dondurmacı sesi, kızartma kokusu, hepsi yaz demekti. Gece odada nefes alamayıp balkonun rüzgârlı köşesini bulmak, ağustos böceklerinin harika şarkısını dinlemek, gökyüzündeki yıldızları izlemek.   Babamın balkonda rebab çalması, babaannemin kardeşlerinin gelip hepsinin çekişmesi, çamaşır ipine asılan pike ile gölgelik yapılması, uzanıp ağaçtan dut toplanması, incirlerin gün be gün olgunlaşması yaz demekti.

Annemlerin yatağına uzanıp karşımdaki kitaplıktaki kitapların başlıkları ile cümleler oluşturmaya çalışmak, evin bu en serin köşesinde ağırlaşan göz kapaklarımı bırakıp içeriden gelen seslerin ninnisinde uyumak, orası da ısınmaya başladığında kan ter içinde kalkıp dolaptan bir salkım üzüm alarak serinlemek.

Ah, bir evin bir kızı olmak, çok sevilmek, üzerine titrenmek güzeldi sanırım, eskinin de yazın da en büyük büyüsü buradan geliyor.  Ne şanslıyım ki dönüp baktığımda içimi sıcacık yapan yazlar, baharlar, kışlar var...

30 Nisan 2020 Perşembe

Bizim Mahallede Bir Tur Atalım mı? (Çook Fotoğraflı Daha da Çok Hatıralı Çok Çok Uzun Bir Yazı Demedi Demeyin)

Yine anneme giderken çiçek böcek çekiyordum ki Sevgi 'nin mahalleni de göstersene Handan dediği geldi aklıma.


Annemler bu mahalleye taşındıklarında ben henüz 2 yaşında bile değilmişim. Babacığım verem olmuş, taa Giresun'dan İstanbul'a ve bu mahalleye sanatoryumda tedavi olmak için gelmiş. O zamanlar Öğretmenler Hastanesi'ydi. Sonra Üsküdar Devlet Hastanesi'ne bağlandı (Ki o da eskiden Polis Hastanesi'ydi). Şimdi Haydarpaşa 'ya bağlı poliklinikler var. Artık sanatoryum değil. Şu an oturduğum site hastanenin bostanıymış. Temiz havada güneşlenip, taze yemeklerler besleniyorlarmış. Ben ilkokula giderken de yine bu sitenin olduğu yerde pikniğe gelirdik. Mahalle sadece müstakil evlerden mütevvelitti. Bir de bir kaç apartman olan sokak vardı. Bu iki üç katlı apartmanların çevresi hep papatya tarlası, çimenlik, boş arsaydı.

2 yaşımdan evlendiğim 27 yaşıma kadar burada yaşadım. Kırk yaşımda İstanbul'a geri döndüğümde kader bizi yine buraya sürükledi. On senedir kürkçü dükkanımdayım :)


Bu yol benim okul yolumdu.  Metehan'la Bilgehan'ın okulu da oldu orası sonra. Ne ilginç.


Sokaktaki evler artık daha çok işyeri olarak kullanılsalar da arada oturulanlar da var.


Bugünlerde mahalle 30 yıl önceki hallerine döndü diyebilirim. Kafe ve restoranlar kapanınca ( Ki elli tane falan vardır, abartmıyorum) sokaklar sakinledi, boşaldı, bana da nostalji yapmak kaldı.


Bu merdivenden Mustafa Amca'nın bakkalına giderdim. Bu merdivenler mahallenin her yerinde var. Birbirine paralel sokakların arası merdivenlerle bağlanmış. Komik olan ne biliyor musunuz, benim bu karakteristik güzelliği kırkımdan sonra fark etmem. Merdivenler öyle doğaldı ki hayatımızda, filmlerde görsem ne güzel diyeceğim yerler olduğunu hiç düşünmemişim.


Sokağımızdaki benden küçük çocukları sıraya dizip okula götürürdüm bu sokaklardan.  Sonra da Kürşad'ı bırakıp aldım yıllarca.İşe bak ki aynı sokaklardan olmasa da dört sene daha kendi çocuklarımı götürüp getirdim :)


Evler biraz daha büyütülmüş, sokaklardaki arabalar artmış ama mahalle hâlâ İstanbul'daki en kurtarılmış bölgelerden biri sanırım.


Bu merdivenin iki yanı kurtbağrı doluydu ben küçükken.  Dut ağaçları meyve verdiğinde kurtbağırları da çiçek açmış olurdu. Benim için o iki koku birbirine karışmıştır ve yaz tatili yaklaştı demektir.


Bu sokakta beni köpek kovalamıştı. O en uçtan buraya kadar kaçmıştım. Derken bir baktım boynumda atkım yok.  Durmamla köpek de durdu. Atkım köpeğin üzerine düşmüş. Çığlık atıp atkımı kapmamla köpeğin dönüp kaçması bir olmuştu. (Ceren yav, bi kişilik analizi yap bana şu olaydan çıkarak,  ben çözemedim kendimi :D)


Bu ağaçların altı bizim otobüs durağımızdı. Şu gördüğünüz binalar ve park falan yoktu. Oralar boş arsaydı. Tam ortalarında Ali Amca'nın bakkalı vardı. Okul dönüşü oradan geçerken toprağın çatlaklarından aşağıdaki kanalizasyon görülürdü. Biz de onun başında otururduk. Niye?  Haha ne bileyim,  niye yapmayalım ki :D


Otobüs bu yoldan gelirdi. Yolun en ilerisinde Cami Durağı vardı. Bizimkinden bir o kadar ileride de Köşe Durağı. Biz Bakkal Durağı 'ydık. Bit kadar mahalleden geçen üç otobüs vardı. Şimdi bir tane içinden geçen yok. Abuk subuk minübüslere kaldık.

Bu caddenin bir özelliği daha vardı ki her yağmurda dere olurdu. Zira iki tepe arasında dere yatağıymış zaten. İlkokula giderken bazen geçemez mahsur kalırdık, araba da pek yoktu zaten.  Üniversiteye giderken bir yaz günü yine sel basmıştı. Biz Any ile buluşup adaya denize gidecektik. Yağmura rağmen gitmekten vazgeçmediydik tabi. Bir baktım otobüs geliyor, ayağımdan  spor ayakkabıları çıkartıp çıplak ayak suların içinden karşıya geçip otobüse yetişmiştim. İçeridekilerin garip bakışları altında çıplak ayakla girip,  koltukta ayakkabımı giydiğim o gün baştan sona komik olaylarla doluydu. (Bknz)


İşte bizim Ali Amca'nın dükkânının olduğu yer, ben üniversiteyi kazandığım sene park yapıldı. Ali Amca vefat ettikten sonra dükkânı kapanmıştı zaten. Çocukluğumun çamur deryası alanı gençliğimin en keyifli yaz akşamlarının ortamı oldu.




Bizim yokuşa da geldik. Kaçan topumuzun peşinden az koşmamışızdır. Gelgelelim sokakta iki oto tamircisi ve iki taksi dışında kimsenin arabası yoktu,  sokaklar bize aitti,  kaçan topun peşinden deli gibi koşulabilirdi.

Bu arada Hüseyin Amca'dan da bahsedeyim. Mahalleye son gelen bakkaldı. Sağdaki binanın alt katındaydı dükkânı.  Azıcık kaprisli olduğundan pek ona girmezdik eve en yakın bakkal olduğu halde. Sonra zamanla alıştık birbirimize.  7up soran birisine sevınap yok ama yediup var ister misin diye cevap vermesi düşündükçe gülümsetir bizi.


Azıcık daha ilerleyelim işte çocukluğumun geçtiği ev.


Babamın dallarından düdük yaptığı, annemin üzerine tırmanıp meyvelerini topladığı incir ağacı. Çok yaşlandı, hâlâ minicik  bal gibi meyvelerini yoldan geçenlere sunuyor.


Dalların arasından görünen balkondan bitişik komşumuzun çocuklarıyla konuşurduk. ( O dairedeki balkon kapatıldı şimdi) Kapımızın önündeki bir metrekare bile olmayan minicik taşlıkta oynardık bazen. Şenay'la Serkan'ın kulakları çınlasın.

Bitişik komşu denilince aklıma gelen en komik hikâyenin kahramanı ise Bilgiç. Kürşad evlendiğinde o daireyi kiraladılar. Biz anneme gittiğimizde çocuklar Kürşad'ın yatağına yatmaya başladılar dolayısıyla.  Bilgiç'in olayı anlatması şu şekildeydi : Anneanneme gidince biz dayımın yatağında yatıyoruz, dayım da yan komşuya gidiyor :D


Ah bu bahçenin dili olsa da anlatsa. Şu merdivenlerin dördüncü basamağından aşağıya atlamak en normal iniş şekliydi. Bir gün saklambaç oynarken sobeleyeceğim derken oradan düşüp dizimi yarmıştım. Aslında bir sene önce top üzeride durmaya çalışırken düşüp de kapının camını kırarken kestiğim üç dikişli dizimi yine açmıştım da denilebilir. Babam, kızım fermuar takalım istersen demişti :D


Hah işte dizimle camını kırdığım kapıya da geldik. Sol alttaki cam hâlâ üstte yama yapılmış şekilde durur. Hahaha, yalnız tam şu anda aydınlanma yaşadım. Cam bütün olarak değişse pahalı olacaktı herhalde ki kırılan kısmının üstüne cam yapıştırılmıştı :)


Eveet  sabahları yürüyüş yaptığım parktan geri dönelim artık.

Fotoğrafını çekmemişim ama onca bakkal amcanın arasında Yusuf Amca'dan da bahsetmeden geçmemeliyim. Senelerce alış veriş yaptığımız bakkalımız. Oğullarından biri benim sınıf arkadaşımdı biri babamın öğrencisiydi. Biri de  senelerdir her elektrik işimize koşar sağ olsun.

Bakkal deyince tabii ki Kürşad'ın hikâyesini anlatmak zorundayım. Kürşad beş yaşlarında falan herhalde. Annem ona para verip ekmek almaya göndermiş. Bizimkisi elinde çikolatayla dönmüş, ekmek yok. Annem ben seni ekmek almaya göndermiştim diyerek geri yollamış,  çikolayı verip ekmeği alsın diyerek. Okuldan döndüğümde bana anlattı olayı. Hüzünlendim haline. Neyse çikolata aldık ona bir tane falan. Akşama babama anlattık olayı. Babam da Kürşad'la konuşmaya başladı.

-Oğlum ne oldu sen ekmek yerine  çikolata aldın da geri mi götürdün sonra?
-Yanlışlıkla almışım,  unutmuş da yemişim.
-???

Konuşmanın sonunda o pek hüzünlenip  verdiğim çikolatanın bizimkinin yediği ikinci çikolata olduğu açığa çıktı :D Bakkala geri dönerken yemiş çikolatayı, bakkaldan parasını vermeden ekmeği alıp gelmiş :D


Bu yokuş bizim yokuşun paraleli. Hatta şimdi çıkıp sokağın fotoğrafını çekeceğim, zira demin bahçeydi kapıydı derken unutmuşum.

Bu yol yapıldığında bize ne devasa gelmişti.  Şimdi araba park yeri yapılıp durduğundan iyice daraldı. Bu iyi hali, kafeler açıkken iki sıra araba park ediliyor.

Yine bu yokuş Kürşad'ın bisikletini alıp da bir bineyim dediğim gün freninin bozuk olduğunu öğrendiğim yokuş.  Tam fotoğrafı çektiğim yerdeki parkın korkuluklarına girmiştim. Neyse ki yoldan araba geçmiyordu. Elimdeki iz de o günden kalmadır.


İşte çocukluğumun sokağı. Ama bu ucu değil. Diğer ucu çocukluğumun sokağı, bu uçla 95 yılı sonrası Üsküdar'a minibüs seferleri başladıktan sonra tanıştım. Ondan önce küçükken zaten dört evden ötesine gitmem yasaktı. Ben de uslu bi çocuktum, bi kere bile geçmemişim. Valla.


Eveet yokuştan inerken bisikletler çarptığım alan ve Cami Durağı'nın yerini birlikte görebiliriz. Ve mahallemizin zarif camiini :)


Gelelim caddenin sonuna.  Sağdan yukarı çıkan dik yokuş arnavut kaldırımıydı,  yeşilliklerin arasında ahşap bir köşk vardı. Bahçesinde pikniğe gitmiştik bir kaç kere.

Soldaki yol, topraktı, mandıra vardı orada.


180 derece döndüğümüzde de  bu yokuşa bakıyoruz. Çiçekçinin olduğu sokaktan okula götürüyordum çocukları. Bu cadde normal şartlarda çok kalabalık olduğundan ve aşağı inenler de yukarı çıkanlar da durmaya niyetli olmadıklarından karşıdan karşıya geçmek ustalık istiyordu. Bir senesinde sabahları birini götürüp, öğlen onu alıp diğerini bırakıp,  akşama da almaya gittiğimden günüm hep burada geçmişti :D


Eveet, işte bizim sokağa da geldik.

Umarım çok sıkılmamışsınızdır okurken. Hiç aklımda yokken nerelere gitmiş oldum. Sokakların fotoğrafları ve anılarım burada dursun.

Küçüklüğümün güzel insanları, bakkal amcalar, öğretmenlerim, komşu teyzeler, sokakta atlı arabasıyla geçen zerzevatçı, kendine özgü gaydasını söylerek dolaşan mısırcı (kışları da  simitçi),  sadece kaymaklı ve çikolatalı çeşidi olan bisikletli dondurmacı, pamuk helvacı, omzundaki sopadan asılı tepsileriyle yoğurtçu, güğümleriyle sütçü, düdüğünü öttürüp dolaşan bekçi, gecelerin ortasındaki ses bozacı, kasap amca, minik kırtasiye dükkânı,  belime kadar saçlarımı kısacık kesen kuaför. Yaşayanlara Allah uzun ömürler versin, ölenlere rahmet eylesin. Teşekkür ederim çocukluk anılarımın sıcaklığında yer aldığınız için.