29 Temmuz 2013 Pazartesi

Billund Yolcusu Kalmasın :)

Tatilin en heyecanlı anları tren bileti alıp trene yetişme anlarımızdı.

İki şehir arasında hızlı trenle yaklaşık üç saat yol olduğunu öğrendiğimde uçak yerine onu tercih etmeye karar vermiştim. Çevreyi seyrederek gitmek fikri hoşuma gitmişti.

Tren istasyonuna gidip de bilet alana kadar bir sorunumuz yoktu. Önce tren, ardından yarım saatlik bir otobüs yolculuğu yapıyorsunuz. İkisinin biletini direk veriyorlar zaten. Fakat gişeden ayrılırken iyi ki hangi peron diye sormuşum .Biletin üzerinde hiçbir şey yazmıyor. Gerçi kadının cevabını ben değil Can hatırlıyordu ama olsun. Gittik dedikleri perona, neye bineceğimizi bulamıyoruz bir türlü. Tren geldi, birilerine soruyoruz öğrenmek için kimi bilmiyor, kimini biz anlamıyoruz. En sonunda trenin doğru ama kompartımanın arkalarda bir yerde olduğunu nihayet şarj edip koşturarak yetişmeye çalışıyoruz burnumuzun ucundaki trene :)

Bir kafa karışıklığını da birisi gelip bizim oturduğumuz yere oturmak istediğinde yaşıyoruz. Zaten ben elimdeki biletteki numaraları kesinlikle anlayıp da bir sonuca varamamaktayım. Tabi dört kişilik yer aradığımdan bir sonuca varamamaktaymışım, zira Bilgehan yaşı gereği bedava yolculuk edebildiğinden meğer ona numara verilmiyormuş. Haliyle ben elimde gördüğüm üç numaradan inatla dört kişilik yer anlamaya çalıştığımdan neredeyse logaritmasını alıp türevinin üçüncü dereceden ters fonksiyonunu hesaplayacaktım o numaraların :D He canım abarttım biraz. Ay daha çıkamadık yola :)

Haydi çıkalım artık...


Etrafa bakarken üç saat o kadar çabuk geçiyor ki... Her tarafın bu kadar düz olması çok ilginç geliyor insana..


Uzuun bir köprüyle adalar  arasından geçiyoruz. Bu fotoğraftaki kısmını tren denizin içinden geçiyor, sonraki yarısında üzerine çıkıyor.




Derken Vejle'de trenden inip otobüse gidiyoruz. Bakın canlarım trenden inince sağa dönüp otobüs yazan yere değil sola dönüp istasyonun içine gireceksiniz. Otobüs oranın önünden kalkıyor. Beklerken hemen orada dürüm yazan dükkana girip bir şeyler yiyeyim derseniz, sade dürüm demek için on saat İngilizce boğuşmayın. Yoksa Can'ın başına geleni yaşarsınız.

Can -Eee, we want only meat in it, nothing else.. Bla bla bla..
Kasadaki Görevli (Arkaya Dönerek Bağırır) -Abi ikisi sade olsun..
Can- Haaa????

Bol kahkahayla karnımızı doyurduktan sonra otobüse biniyoruz.



İşte Legoland Hotel'e ulaştık bile.


Tek sorun orada yer olmaması :)

Bizim gidiş tarihimiz kesin olmadığından , bu yolculuk boyunca hiçbir yerde yer ayırttırmadan çantalarımızı kapıp gittik. Orada yer olmadığını görmüştüm zaten internetten ama yine de bir şansımızı deneyelim dedik. Olmadı.

Bilgehan'ın mızıltıları ve güneş eşliğinde, elimiz kolumuz çanta dolu bir şekilde yarım saatlik bir yürüyüş ve iki otel sonra nihayet bir adet boş oda bulabiliyoruz.. Tekerlekli çantamız ve pek değerli lego naylon torbamızı resepsiyonda bırakarak sırt ve omuz çantalarımız yanımızda Legoland'e gidiyoruz hemen. Zira nedense orada oteller akşama doğru hazır oluyor ancak..


Arkası sonra.. Uyarıyorum, bir sürü eleme yaptıysam da, çok fotoğraflı bir yazı olacak...

6 yorum:

  1. Cok keyifli bir yaziydi, dürümcüdeki diyaloga da cok güldüm:))
    Legoland'i merakla bekliyorum.

    YanıtlaSil
  2. Dürümcüdeki halimiz gülünmeyecek gibi değildi gerçekten de Ayşecim :) Bir daha "dürüm" yazan bir yer görürsek Mogadişu'da bile olsak önce Türkçe sipariş vereceğiz, kararlıyız :)

    Legoland yarın geliyor :)

    YanıtlaSil
  3. koptum :)

    dürüm yazan yer ha :))))
    any :)
    hala gülüyorum

    YanıtlaSil
  4. Bende bunu bekliyordum :))

    YanıtlaSil