11 Nisan 2022 Pazartesi

Dördüncü Gün : Eve Dönme Çabaları :D

Dönüş günü tam bir macera günü olacaktı. Zira uçak 11.15 teydi. Biz Montpellier 'den oraya yetişmeye çalışacaktık.  İşin kötüsü gelirken iki saat süren tren dönüşte banliyo trenine dönüştüğünden üç saate uzuyordu.


Hesaplar şu şekildeydi. Beş buçuk gibi kalkıp altı on sekiz trenine yetişip dokuz buçuğa doğru Toulous'a varacaktık. Taksi bulup on gibi havaalanına ulaşacaktık. Bir saatte koşturarak tüm işlemlerimizi tamamlamamız gerekiyordu.


Akşam yatarken dedim ki, taksi falan bulamazsak iki ayağımız bir papuca girer, ben uber çağırayım. Uber hiç kullanmamıştım, uygulamasını buldum, indirdim. Aa bir baktım rezervasyon var. Hemen sabaha yaptırdım. Yaptırdım ama gelecek kim,  plaka falan belli olmadı, sabah eşleşecekmiş birisiyle.


O arada uçağı kontrol edeyim dedim. Bilet hâlâ satılıyor mu diye kontrol ediyorum, zira boş yer yoksa binemiyorum malum :) Aaaa bir baktım bizim uçak 12.15 gözüküyor. Allah  Allah...  Biletime bakıyorum 11.15, sitede 12.15. Kendimce bir açıklama buldum hemen. Can bu bileti kendi uçuş ekibi hesabından aldı ya, orada da saatler lokal gösterilmiyor. Saatler de o gün ileri alındı Fransa'da herhalde ondan böyle bir şey oldu dedim. E canıma minnet. Mutlu mutlu yattım.


Sabah hemen tren istasyonuna indik. Bir tane bile görevli yok o saatte. Yerimizi sormak için kimseyi bulamadık. Onu geçtim peron da yazmıyordu ekranda. Hadiiii. İstasyonun içinde oraya buraya giderken bir baktık gelmişiz doğru perona. Sonra bunun numarasız tren olduğunu düşündük. Neyse bir şekilde binmeyi başardık. 


Yine ekmeğimizle peynirimiz yanımızdaydı, trende kahvaltımızı yaptık. Sonra uyuyarak yola devam ettik. (Hava aydınlanmamıştı, yoksa etraf seyretmekten uyuyamazdım :)

Toulous 'da indik. Garın internetini açıp ubere bakmaya çalıştım,  iki gün önce cillop gibi çeken internet o sabah bozuk mesajı vermez mi?  Eeee nerede bulucam ben arabayı?  


On dakika uğraştık, sonra başka yolla gidelim dedik. Neyse garın hemen yanında hava alanına giden hat varmış. Ona bşlet aldık, beklerken telefonum çaldı. İhtimal uber aradı ama e ben telefonla konuşamıyorum ki o sırada. Neyse uber parası bana geçmiş oldu artık, o sırada onu düşünecek halim yoktu. Otobüsle yarım saatte havaalanına vardık.

Uçak gerçekten de 12.15 te gözüküyordu. Check in  (bunun Türkçesi ne yav?)  yaptırmaya girdik. Bekliyoruz işlemleri. Gişedeki kız biletimizi de görmek istedi. Normalde pasaporttan bulur.  Demesin mi sizin bilet bugüne değil ki?  Hoooo? 

Elli defa baktım o bilete. Saatine, uçuş numarasına,  gününe. Ayına bakmamışım hiç. Meğer Can şubat ayına almış bileti :D Giderken bir gün önceye çevirdiğimizden anlamamışız, dönüşte çıktı ortaya :D Haydaa, Türkiye'de kolay da gavuristanda anlatması bazen çok zor oluyor değişim işlemlerini. Neyse olaylara hakim bir görevli değiştirdi. Ama acımız bu kadarla da kalmadı, sadece kendi biletimi göstermişim, dönüp bir daha bir de Metehan'ınkini bekledik. O arada önümüze biri de geçti tbi iş iyice uzadı.

Allah'tan uçak 12.15 teymiş :D

Sonunda yer numaralarımızı aldık. 

Bu sırada  omuz çantamda ekmek, biraz peynir, bisküvi falan var. Şunu sırt çantama mı tıksam böyle mi geçsem diye düşündüm. Onları uçağa sokabilecek miyiz ondan da emin değilim. Neyse sırt çantama koymaktan vazgeçtim. İyi ki de vazgeçmişim.  Xraydan geçerken çantalarda bir şey varsa ayırıyorlar, görevliler de alt üst ediyor çantaları. Benim sırt çantam yerime sadece o çanta ayrıldı. Sabah kahvaltı yaptık ondan kaldı bunlar dedim. (Tabi böyle düzgün söylememişimdir ama orayı bozuntuya vermeyelim :D)  Baktılar,  verdiler. Eve baget ekmek getirmiş olduk böylece :D

İşte böyle bitti bizim yolculuk. 

Akşam bizi almaya havaalanına gelen Can söylenmekteyken onu susturdum. 

Biz sana gel demedik ki,  madem bir jest yapıp geldin, şimdi söylenip de yaptığın güzelliği batırma dedim. "Bundan sonra sizi alma jesti yaparsam daaaa"  diyerek söylenmesine devam ederken hepimiz kahkaha atıyorduk. 



Eh, akşam iş çıkışı iki saatte de eve varabildik. 12 saati geçti bizim otelden eve ulaşmamız. Aklı başında insanın yapacağı iş değildi oraya gitmek ama hiç pişman değilim, yine olsa yine giderdim hakim bey :)

Eve döner dönmez iki gündür kravatını bulamamış kocamın kıyafet kolilerini açmaya girişerek kaldığım yerden işlere devam ettim.

Ve iki hafta geçmiş o günden beri.

Hayat çok hızlı geçiyor.arkadaşlar.

 Üşenmeyelim, ertelemeyelim, vazgeçmeyelim...

10 Nisan 2022 Pazar

9 Nisan 2022 Cumartesi

Üçüncü Gün : Bir Hayali Gerçekleştirmek

Heyecanla beklediğimiz gün gelip çatmıştı.

Gerçi bahtsız bedeviliğimiz had safhada olduğundan biraz buruk hissediyorduk. Zira en sevdiğimiz erkek sporcular katılmamışlardı, kadınlar ve çiftlerdeki favorilerimiz Ruslardı ve şampiyonaya alınmadılar :(  Neyse ki yarışmalara değil de gala programına bilet almışız dedik, en azından gösterileri izleyeceğiz. Gala biletini tüm dallardakileri görebilmek için almıştık.


Sabah yine sevimli bir kafe bulup kahvaltı etmek hayalimiz suya düştü zira günlerden pazardı :) Kafelerin çoğu kapalıydı. Neyse ki tren garının yanında çayı ve kruasanı olan açık bir yer varmış. Fena da değildi.


Tabii ki şehrin öte ucuna da yürüyerek gitmeye karar verdik. Önce şu kanalın kenarından kuş sesleri ile ilerledik.


Sonra da ana caddenin kenarındaki bu keyifli yoldan,  ağaçların arasında dümdüüüüüüz yürüdük. 



Ve 7 km sonra mutlu son :) Yarışmanın olduğu arenaya iki saat öncesinde vardık. Biraz kapı açılışını bekledik. Biraz içeride dolaşıp alış veriş yaptık.

Kendime çanta ve küpe aldım. Buzdolabı magnetini de unutmadık :)



Derken içeri girdik. 


Paramıza kıyıp piste yakın bir yerden bilet almıştık, düşündüğümüzden bile yakınmış. Ağzı kulaklarında ana oğul fotoğrafımızdan da anlaşılıyordur sanırım :)
 



Rüyada gibi geçen üç saat sonrasında bulutlardan aşağı inmemiz uzun sürdü :D

Çıkışta neyse ki hemen yakında bir KFC bulup orada karnımızı doyurduk, hemen yanındaki açık pastaneden de ekler alıp çay içtik. Dönüş yolunu yürümeyip tranvaya binmeye karar vermiştik. Sabah kahvaltı ettiğimiz yere geri dönmüş olduk. 

Yorgunduk ama hava kararana kadar biraz daha dolandık sokaklarda. Ve şehrin kocaman takının olduğu alana ulaştık.









Su arkının olduğu yere geldiğimizde şehrin ne kadar büyük olduğunu fark ettik. Her yer tarihi binalarla doluydu.


İyi ki dünya artistik buz pateni şampiyonası nerede olacak ki diye bakmışım, iyi ki kendimi zorlamışım, bu şehri hiç göremeyecek bu macerayı hiç yaşayamayacaktım aksi halde. 

Otele dönüş yolunda çektiğim fotoğrafları bir şarkı falı yapmak için saklayayım.  Dönüş yolundaki şabalaklıklarımızı anlatacağım son yazıda görüşmek üzere :) 

8 Nisan 2022 Cuma

30 Mutlu Gün

Sevgili Şule nisan ayı için böyle bir etkinlik başlatmış, bu gece ancak blog okumayı başardığım için yeni fark ettim. (Bakınız) 

O zaman balık hafızamla geçen haftaya dönüp bir hafta boyunca her gün beni mutlu eden şeyleri bulmaya çalışayım  :)

1 Nisan :  Arkadaşlarımız geldi, evde misafir ağırlamak ne mutluluk :) Aynı zamanda mutfağın minnak balkonundaki minnak barbeküyü denedik, bacası çekiyormuş, artık evde mangal yapabileceğimizi öğrenmiş olduk :)  

2 Nisan : Ailece sahura kalkmamızın ve yılların ritüellerini yapmamızın mutluluğu. Sahur sonrası ezan okunana kadar televizyonda çizgi film izlemek.  Oğlanlar küçükken dolu mideyle hemen yatmasınlar diye yapardık, onun için o saatte çizgi film izlenir bizde :) Ve her ramazanın ilk iftarında fırına gidip bir saat kuyrukta bekleyen Bilgiç'in getirdiği sıcacık pidelerin kokusu. 

3 Nisan : Sabah pazar dönüşü rüzgâr ve yağmura yakalanmam sonucunda çektiğim video :) 


4 Nisan : Sabahın ilk saatlerinde pazıyı kavurup pırasayı pişirmenin mutluluğu :) Pırasa pişirmesi en pratik sebze, ama pazı pişirmek kavurmasına bayılmasam yapılacak iş değil.  Sabahtan yemek hazırsa insan ne huzurlu oluyor :) 

5 Nisan : Akşam pilates yapmanın haklı gurur ve mutluluğu :) Umarım ramazandan sonra her gün yapma moduma geçebilirim yeniden. Çok iyi geliyor zira. 

Bir de satsak mı atsak mı saklasak mı dediğimiz,mandolinimi elime alıp çaldığım an çok özeldi. Bilgiç de gitarını kaptı, tek şarkılık konser verdik. Ne büyülü bir an.


6 Nisan : Evdeki dağınıklıkların yavaş yavaş yerlerini bulmaları çok mutluluk verici. Ben ev yerleştirmeyi seviyormuşum, onu fark ettim. Can da bugünlerde evde olunca,  yapboz tablolarımı duvara astık, dolapların içini doldurduk falan. Sanırım birlikte birşeyler yapmamız da beni çok mutlu ediyor. 

7 Nisan : Uzuun zamandan sonra alış veriş merkezine gittim. Pijama görünce almaya karar verdim. Zira benim pijamalardan birisi seneler içinde boy attı sanırım paçalarımdan aşağı düşüyor, beli omzuma çıkıyor. Bir de baktım dirseği de yırtılmış, hahaha. 

Bir haftalık mutluluk listem bu kadar.  Bakalım gelecek hafta ne güzellikler yaşayacağız :)


6 Nisan 2022 Çarşamba

İkinci Gün : Toulous'tan Montpellier'e

Sabah erkenden uyandık. Saat sekiz dokuz gibi çıkarız dediğimizden oyalandık biraz. Eşyalarımızı topladık. Anne Sophie bize anahtar bırakmamıştı, uyansın da çıkalım diye bekledik. Sonra baktım diğer odadaki çocuk gitmiş, kapıyı açınca paspasın altında anahtarı gördüm. Hadi Metos biz de sessizce çıkalım dedim. Sırt çantalarımızı yüklenip parmak uçlarımızda çıktık evden.

Blagnac'tan  şehir merkezindeki gara 7 km vardı. Tabii ki yürümeyi tercih ettik. Kasabanın içinden geçerken baktık pazar kurulmuş, ekmekler, peynirler, bilimum deniz ürünleri, etler, sebzeler. Kendimize küçük güzel bir kafe bulup kahvaltı yapacaktık ama bulamazsak her birlikte dolaştığımızda olduğu gibi aç kalmayalım diye düşünüp nefis bagetlerden ve şekerli milföy gibi bişeylerden aldık. Sonra peynirci görünce ondan da kocaman dilim peyniri attık çantamıza. Nitekim istediğimiz gibi bir yer bulamayınca aldıklarımızla şehrin ortasından geçen kocaman kanalın yanındaki parkta kahvaltımızı keyifle yaptık.



Sonrasında kanalı takip ederek şehir merkezine kadar yürüdük.  Kuş sesleri öyle güzeldi ki. Metehan'a iyi ki büyük fotoğraf makinamı ve zum objektifi getirmemişim, aksi halde beş saatte gidemezdik bu yolu dedim :)


Merkeze ulaştığımızda öğlen olmak üzereydi ve biz çay diye deli oluyorduk. Neyse,  küçük sevimli bir kafe bulduk, çaylarımızı içtik. Ve tren istasyonuna gittik 

Biletleri bir gece önce internetten almıştım telefonuma qr kodları gelmişti. Neyse ki trenlerin saatlerini ve peronları yazan elektronik tabela vardı. Onu takip edip peronumuzu bulduk. Tek sorun bilet numaramızı göremiyor olmamızdı. Bize yollanan biletlerde yer numarası görülmüyordu. Telefona bilet aldığım yerin uygulamasını indirdim, yine görünmedi. Trenin yanında bir ipucu arayarak dolanmaya başladık. Artık en kötü ihtimalle binip içeride bir yere oturup birileri geldikçe sağa sola kayarız diye düşündük. Neyse en arka vagonun önünde bir görevliye rastladık. Derdimizi anlattık. Qr kodunu okuttu, bu dönüş bileti dedi. Hımmm. O zaman diğerini gösterdik. Bu da dönüş bileti dedi. Hahaha. Elimde dört kod var hepsi dönüş biletiymiş. Gidiş yok. Neyse bi mailde yazıyor gidiş biletimi de aldığım. Doğum tarihinizi söyleyin oradan bakayım dedi adam. Var ya, doğum tarihlerini hiç doğru yazmam sağa sola, nereden estiyse doğru yazacağım tutmuştu. Pasaporta bakıp yazdığı tarihi orada göremese ne olurdu bilmiyorum :) Neyse en sonuda yerimizi öğrendik. Güler yüzle bize yardımcı olan adama bir de buradan gitsin güzel dileklerim :) 


Bu arada, ortada masalı karşılıklı oturulan bir koltuğa denk düşmüşüz. Yola çıkınca baktık ters gidiyoruz karşıdaki koltuklara geçtik. Doğrusu hiç benlik bir hareket değil ama Can'la otuz yıl yaşamanın ardından sınırlarımı esnetmeyi öğreniyorum hafiften :) 


Elimde de kitabım vardı ama tabii ki çoğunlukla dışarıyı izlemeyi tercih ettim.  Tren yolcuklarında manzaralar nefis oluyor. Ve ben her ne kadar binme fobisine sahip olsam da dünya üzerindeki tüm trenlerle gezmek istiyorum :)

Expres trene bindiğimizden iki saat sonra ulaştık Montpellier'e.  Otelimizi istasyona çok yakın olan seçmiştim, dönüş yolunda pratik olması için. Hemen bulduk. Bu sefer oteldi gerçekten de :D



Tarihi binanın merdivenleri pek güzeldi ama bir kere çıktık oradan, üç kat güya ama tavan yüksek beş kat çıkmış gibi oluyorsunuz :D


Asansörü ise tam klostrofobik, bilmiyorum fotoğraftan anlaşılıyor mu ama kibrit kutusu gibiydi :) Metos'la ilk gün buna iki kişi binebiliyor muyuz diye baktık, üç kişilil yazısını görünce güldük, hahahah, sırt çantalarımızla sığmak için omuzları büzüştürüp karnımızı içimize çekerek ancak girebildik, üçüncü bir kişi olsa ne yapacaktı bilmem :)



Odamızda fazla oyalanmadan kendimizi dışarı attık. Kapanmadan müze gezebiliriz belki diye düşündük. 

Günlerden de cumartesi olunca sokaklar cıvıl cıvıldı. Öyle iyi geldi ki o sokaklarda olmak. 

Bu arada benim kafamda niyeyse Montpellier küçük bir kasaba olacak gibi canlanmış. Sanırım buz pateni olmasa gidip göreceğim yerler arasında olmazdı. Çok şey kaçırırmışım. Zaten bir gün de pek yetmedi ama dolu dolu geçirdik.

Bir de Toulous'la aralarında dağlar kadar fark var. Toulous sakin, nezih bir şehirdi. Ben Can'la gittiğimde orada tek başıma çok dolaşmıştım. (Merak edenler Toulous etikene tıklayabilirler)  İn cin olmayan parklarda bile güven içinde hissetmiştim. Oysa Montpellier kozmopolit geldi. Serseri kılıklı gençlerle doluydu . Aynı zamanda turistler çoktu. İkinci günün akşamı nihayet kafamıza dank ettiği üzere gerçekten de çok büyüktü.



Bir binanın içindeki yerel küçük bir müzeyi gezdik. Bedavaydı. Fotoğraf çekmek yasaktı.Görevli hanımın fransızca  ışık düşmesi solda dediğini anladığım için pek mutlu oldum.  Fotoğraf çekemedim ama verdikleri broşürü paylaşabilirim :)




Oradan çıktıktan sonra da Fabre Müzesi'ne yöneldik. Bu müzede Sezer'in kulaklarını çınlattım. Hem müze hem resim, birlikte gezsek ne güzel olurdu diye düşündüm. 

Kapanmasına bir saat kala girdiğimizden bütün galerileri dolaşamadık ama yine de 52 odanın 30 u da bize yeterli geldi. Zira büyük müzelerde bir yerden sonra kopuyorum,  dikkatimi toplayamıyorum. 





Ne zamandır boynu bükük duran bilet koleksyonuma bu güzellikler eklendi :)

Akşam saat altıda müzeden çıktıktan sonra bütün günü peynir ekmekle geçiştirmenin ardından güzel bir yemek istedik. İki saat aynı sokaklarda dolaşmış olabiliriz :D Pizzacı, falafelci, dönerci, japon yemekleri,  biracı, dondurmacı, pastane, bol miktarda kafe falan olmakla birlikte fransız restoranı yoktu. Kimi de ara sokaklarda karanlık yerlerdi. E ben gözümü gönlümü de açmayacaksam sırf midemi markette de doyururum. 

Bu arada evde başka ayakkabı bulamadığım için botla saatlerce yürüyen ayaklarım su toplamıştı. Çantamdaki yarabantını inatla bulamadığımdan bir eczaneye girip baktık. Tam almak için para çıkartırken, paraların arasından düştü benim yarabantı. 

Bu arada bir hediyelik eşya dükkânında posta kartları görünce oraya girdik. Fransızca hem kart alıp hem de pul istemeyi başarmanın haklı gururu içinde çıktım oradan.

Çıktıktan bir saat sonra ( hâlâ yemek yeri arıyoruz :D)  bir baktım cep telefonum yok. Bi bu eksikti... Neyse ki çok  akıllı bi oğlum var. Daha üç yaşındayken oynadığım bilgisayar oyununda beşinci defa aynı örümceğim yanına gidip ölecekken bana "Anne oğda öğümcek vağ" diyerek yönümü düzelten akıllı bıdık 23 yaşında  girdiğimiz iki dükkânın yerini de şıp diye bulur tabi. 

Evet pulları fransızca istemeyi başarmanın haklı gururunu yaşarken cep telefonumu tezgâhta bırakıp çıkmışım. Ohhhh.

İşte böyle maceralı ikinci günün ardından, nihayet keyifli gözüken bir restoran bulup, içeceklerin arasında topu topu yarım sayfa olan menüsünü bir saat inceleyip bir hamburger sipariş edip, mini mini hamburgerin soslarının nefis olduğu konusunda fikir birliğine varıp  akşam yemeğimizi yedik. Hesap geldiğinde şaraplarımızın eklenmediğini görünce çaktırmadan sıvıştık  :D Hahaha, on kuruş eksik alsa karşımdaki onu ikaz eden ben,tabii ki illa haber veririm. Biz ikaz ettik, onlar da bir şarap parası alarak bizi ihya ettiler, gülümseyerek çıktık oradan. Metehan'ın doğum günü hediyesi oldu o şarap :)



Vakit çok geç sayılmazdı ama son enerjimizle markete uğrayıp içecek birşeyler alıp otelimize attık kendimizi. Nitekim ertesi gün yine tabana kuvvet yürüyecektik :)

Oyyy,  bu sefer cidden çok uzun yazmışım,  umarım çok sıkılmamışsınızdır :)

Devamı gelecek :D


4 Nisan 2022 Pazartesi

Geçen Hafta Bu Zamanlar Metehan'la Yemek Yiyeceğimiz Bir Yer Arıyorduk :D

Bi yazma tembelliği geldi üzerime, günler geçiyor, ana oğul çılgın maceramızı anlatmadım hâlâ. (Başlığı attıktan sonra iki gün geçti bu arada, bitene kadar kaç gün geçecek acaba?) 

Taşınmamızın ikinci gecesi,  önceden hazırlayıp bir kenara koyduğumuz çantalarımızı çıkarttık. O karmaşada önceden hazırlamak aklıma gelmemiş olsaydı ne yapardık bilmem. 

Sabah Can bizi Kadıköy'e bıraktı. Havaist'e bindik. Çift maskeli falan pek dikkatli yola çıktık. İki gün önce on taşıma elemanıyla aynı evde onlara maske taktıramadan dolanmıştık ama neyse :)

Aslında biletimiz cumartesi sabahınaydı. Metehan'ın doğumgününü kutlayıp da gideriz diye düşünmüştüm. Ama hem Can'ın o akşam uçuşu olduğundan hem de taşınma telaşından (bababa taşınm telaşından doğumgünü kutlanamıyo ama gezmeye gidiliyo :D) kutlama işini sonraya erteleyince cumartesi sabahı saat sekizdeki uçak yerine cuma öğlen uçağına gitmeye karar verdik. Bizim biletler personele özel indirimli bilet olduğundan değiştirebiliyoruz aldıktan sonra. Ki dönüş sırasında yaşadıklarımızı düşününce iyi ki de öyleymiş :D

Uçukta boş yer olup  da bineceğimiz kesinleşince (evet ucuza alıyoruz ama uçak doluysa binemiyoruz)  hemen cuma gecesi için düşündüğüm yeri ayarladım binmeden. 

Gideceğimiz yer Montpellier 'di,  oraya Toulous üzerinden uçarak gittik. Toulous sonrasında trene binip iki (ya da üç)  saatlik yolculuk yapılıyor. Akşam orada olacağımızdan gece Toulous'da kalıp ertesi gün geçmeye karar verdik.Can orada eğitimdeyken  yanına gidip bir hafta kaldığım şehir olduğundan biliyordum orayı, dolayısıyla havaalanına yakın Blagnac kasabasında ucuz bir otel bulunca orada kalalım dedim. Bir yandan da çok ucuz bu işte bi iş var diyorum ama bulamıyorum.  Booking'de puanı da yüksek. (Ay bu arada booking uygulamasını telefonumda bulana kadar aradım bayağı,  hahaha, özlemişim kendisini)  Neyse bindik uçağa, öğleden sonra oraya indik. Zaten havaalanı yakınında kaldığım için daha önce o çevre en çok bildiğim yerdi. Yürüye yürüye otele giderken sevdiğim parka uğrayıp piknik yaptık. Bahar gelmişti oralara. Sonbahar halini gördüğüm parkın papatyalarla bezeli görüntüsüne bayıldım. Kırmızı bankları duruyordu hâlâ.  






Blagnac'a yürüdük. Metehan da benim ilk gördüğümde dediğim gibi buralarda yaşanır anne dedi. Kuş sesleri, sakinlik, bahçeli güzel evler..




Havanın kararmasına yakın artık otele kendimizi atıp dinlenmek için yerini aradık. En sonunda etraf kararmışken oraya ulaştık. Kapısına geldik. Resepsiyona girmek için ittik ama açılmadı. Haaa?  Bir daha dikkatlice baktık, evet adres bu adres, bina fotoğrafta gördüğüm bina. Ama burası bir apartman. İnternet yok,  telefon da edemiyoruz (gerçi kız ingilizce biliyormuş, etsek konulabilirmişiz) . Apartmanda birilerini görünce telefonu kapıya dayayıp aradığımız yeri onlara gösterdik. Neyse içerideki hanım gideceğimiz yeri biliyor çıktı, bilir zira karşı komşusu, meğer biz bir kızın evine gidiyormuşuz :D Kız bize mesaj atmış kaçta gelirsiniz diye ama ben uçağa binerken görmemişim sorusunu. On dakika sonra annesi gelip kapıyı açtı. Evde bir konuk daha vardı ama haliyle o bizi içeri alamamıştı özür dileyerek. Üç odalı evinin iki odasını kiralıyormuş ev sahibimiz. Odada masa, dolap,çift kişilik yatak vardı.  Tuvalet,  duş ortak. Salona kutu oyunlar tv falan koymuş. Mutfakta kahve vs. Metehan " Otele gidip bi rahatlayacağım diye düşünmüştüm ama misafirliğe gelmiş gibi hissediyorum kendimi " diyerek hislerimize tercüman oldu. Hahaha, çok komikti halimiz.

Bir saat sonra ev sahibemiz geldi. Yeniden dışarı çıkacakmış arkadaşlarıyla.  Sabah çıkarken kullanmamız için anahtar bırakacağını söyledi. Kapıyı çekerken gürültü oluyormuş aksi halde. Ama büyük ihtimal kendisinin evde olacağını, anahtara ihtiyaç duymayacağımızı ekledi. Sevimli bir kızdı ve ingilizce konuşuyordu :D 

İnternet şifremizi verip istediğimiz kadar film vs de seyredebileceğimizi ve gece tuvaleti kullanmamızdan rahatsız olmayacağını söyleyip gitti. Valla sifonun öyle bir sesi vardı ki onun yatak odasının yanındaki tuvaleti kullanamayabilirdim demese :D 

Saat farkının da etkisiyle erkenden tuş olduk. Önce tren biletlerimizi almayı  başardım ama. Bende tren fobisi var. Danimarka'da Kopenhag'dan Billund'a giderken önümüzde duran trendeki yerimizi bir türlü bulamayınca oluşmuştu. Trende yer bulamama maceralarıma yenisinin katılacağını bilmiyordum o sırada tabi :D Gecenin bir yarısı telefonla yerimden sıçrayacağımı da bilmiyordum.

Tren hikâyesi yarına kalsın. Yataktan sıçrama hikâyesi sinir bozucuydu.

O gece Can'ın uçuşu olduğunu söylemiştim. Bilgehan evde yalnızdı. Bir gece önce terlik sesinden rahatsız olup bağrınan alt komşularımızı unutup gecenin bir yarısı arkadaşlarıyla oyuna dalıp kahkaha falan atınca kapıya dayanmışlar. Bizimkisi hemen oyununu kapatıp kapıyı açmış, özür dileyerek kapattığını söylemiş ama annesinin tutmaya çalıştığı oğlu bağrış küfür Bilgehan'a sataşmaya devam etmiş. Bizimkisi suratına kapıyı çarpmış neyse ki. Beni aradığında dışarıda hâlâ bağrınıyordu adam. Bir saat onu sakinleştirdim, kulağına kulaklık takıp dışarıyı duymamasınu, kimseye kapıyı açmayıp cevap vermemesini söyledim. Neyse ki eğer zorbalık devam etseydi kardeşimi arayabilecek olmanın bir ferahlığı vardı yoksa ne yapardım bilmem. O gece o sinir ve çaresizlikle uyumayı başardıysam her şeyi Allah'a havale edip vardır bir hayır diyebilmem sayesindedir. Bilgehan'a kapıyı kilitlettim. Bizimkinin sesiyle rahatsız olan şahıs iki saat apartmanın içinde bağrınarak kimseyi rahatsız ettiğini düşünmüyordu ihtimal.
Bizim oğlanların sesi gerçekten yüksek. Kulaklık tatktıkları için de hiç ayarlayamıyorlar. Evde yalıtım pek yok, insanlar rahatsız olmuş olabilir. Ama bir gece önce terlik sesime evinden doğru "Ben ev sahibiyiiiim sen kiracısııııın, bak hâlâ dolaşıyoooor" diye bağırmaları ( yeni taşınmışım ben yahu, saatin farkında olmamış olabilirim kutuların arasında debelenirken,  gelip bir tanışır, sonra da derdini nazikçe anlatırsın,  evinden bağırmak ne demek oluyor?)  ertesi gün özür dileyen oğluma saldırmaya çalışmaları hiç aklı selim birilerinin yapacağı şeyler değildi.

İşte seneler sonraki ilk maceramızın ilk gecesi böyle geçti. 

İkinci günü de yarın anlatayım.

Bu arada ev sahibinden senelerdir kavgalı olduklarını öğrendik. Bir haftadır gece yarısından itibaren evde parmak uçlarımızda dolanıyoruz neredeyse. Neyse başka vukuat olmadı. Ama bizim psikolojimiz bozuldu. Ne yapacağımıza karar vermeye çalışıyoruz. 

Ama bunu bırakalım biz. Tatile odaklanalım :) Ben öyle yaptım. 






Hee, bi de çok ballıyız, biletleri alırken korona testi gerekiyordu Fransa'ya giriş için, sonradan aşılılara kalkmış, hehehe, burnumuza çıbık soktormadan gidebildik :D Kendimizi güya gitmeden karantinaya alıp hasta olmamaya çalışacaktık, taşınıp da bilimum insanla içli dışlı olmak zorunda kalınca o iş yattı :D Neyse hastalanmadan gidip döndük.  Hafif kırgın gibi oldum döndüğüm günlerde ama o yorgunluktan diye düşünüyorum.  Umarım öyledir :)

Buraya kadar okumayı başaranlar, fotoğraflardan birisine tıklayıp şarkılarını alsınlar. İyi geceler efenim.