Bugünkü filmimiz Radiogram'dı. 1970lerde Bulgaristan'da dini şeyler, müzikler falan yasaklanmışken oğluna yeni bir radyo alabilmek için 100 km uzaklıktaki şehre gizlice yürüyerek giden bir babanın hikâyesi. Ve tabi köyün.
İzlerken boğazımda bir yumru belirdi. Bir taraftan da babanın başına bir şey gelecek diye oldukça gerildim. Miziğiyle, görüntüsüyle ve anlattıklarıyla bu filmi de çok sevdim.
Ve düşündüm.
Ya insanlık denilen şey gerçekten kötü bir şey , ya da dünya üzerinde düşündüğümüz kadar insan yaşamıyor.
Yıl 1971. Komünist rejim altındaki Bulgaristan’da dini ifadeler ve batı kaynaklı müzik ulusal tehdit kabul edilmektedir; BBC, Deutsche Welle, Özgür Avrupa Radyosu yasaklıdır. Yaşanmış bir hikâyeden esinlenen Radiogram, işte bu dönemde, rock’n’roll delisi küçük oğluna yeni bir radyo almak için 100 kilometre yürüyerek en yakın şehre giden bir babanın hikâyesini anlatır. Kimlik, müziğin gücü ve özgürlük hakkındaki bu sıcak dram, Bulgaristan’ın tam merkezinde, Pomakların yaşadığı Rodop Dağları’nda geçiyor. Radiogram, gerçek hikâyeler, rock’n’roll, Demirperde günleriyle ilgilenenlerin büyük keyif alacağı, “müzik özgürlüktür” ifadesine yeni bir anlam katan sıcak bir film. (İksv sayfasından)
RADIOGRAM official film trailer from rouziehassanova on Vimeo.
14 Nisan 2018 Cumartesi
13 Nisan 2018 Cuma
İstanbul Film Festivali 7 / Düğün Davetiyesi
Komik ve eğlenceli bir film olacağını düşünmüştüm ve de öyleydi.
Filistin'de yaşayan bir baba ve oğul kapı kapı düğün davetiyesi dağıtıyorlar . Oğlan İtalya'da yaşıyor, kızkardeşinin düğünü için gelmiş. Anneleri Amerika'da, başka birisiyle oraya kaçmış. Sokaklar, evler, kişiler, baba oğul ilişkisi, hepsi harikaydı. Çok sevdim.
Beni çok şaşırtan bir şey de oldu. Gerçekten de çok şaşırdım.
Kahramanlarımız ilk eve girdiklerinde evde Noel süsleri vardı. Hımm dedim, demek hristiyan arkadaşları var. İkinci evde Noel süsleri vardı ve noelde orada kalıp kalmayacağını soruyorlardı. Üçüncü evde uyandım ki bizimkiler hristiyan. Hahaha.
Şimdiye kadar benim için hristiyan demek God demek, God bless you falan demek, insanlar inşallah, Allah, vallah dedikleri zaman onları otomatikman Müslüman yaptı beynim. Oysa ki Arap Hristiyanlar tamamıyla bizim gibi konuşuyorlar . Kapı kapı davetiye dağıtmaları, gelene bir şey ikram etmeden göndermemeleri, sohbetleri, tavırları o kadar yakındı ki Anadolu'da çevrilmiş bir film de olabilirdi rahatlıkla :)
Baba oğulun gerçek baba oğul tarafından canlandırılmalarının da ayrı bir hava kattığı filmi izlemelisiniz, çok keyif alacağınıza eminim :)
Filistinli yönetmen Annemarie Jacir, Düğün Davetiyesi’nde Nasıra’daki Hıristiyan Arap cemaatini sevecen bir bakışla merceğine alıyor. 60’lı yaşlarındaki huysuz Abu, oğlu Şadi ile beraber Nasıra sokaklarında dolaşmakta ve kapı kapı eşe dosta kızının düğün davetiyesini dağıtmaktadır. Uğradıkları her durakta bu binlerce yıllık cemaatin birbirinden renkli yüzleriyle kimi zaman tatlı tatlı şakalaşırlar, kimi zaman da hararetle atışırlar. Jacir’in daha önceki filmlerinde de rol alan Saleh Bakri bu kez gerçek babası Muhammed’le beraber baba-oğulu canlandırıyor. İncelikle yazılmış karakterleri ve halktan esprileriyle içinizi ısıtacak tatlı, küçük bir film Düğün Davetiyesi. (İksv sayfasından)
Filistin'de yaşayan bir baba ve oğul kapı kapı düğün davetiyesi dağıtıyorlar . Oğlan İtalya'da yaşıyor, kızkardeşinin düğünü için gelmiş. Anneleri Amerika'da, başka birisiyle oraya kaçmış. Sokaklar, evler, kişiler, baba oğul ilişkisi, hepsi harikaydı. Çok sevdim.
Beni çok şaşırtan bir şey de oldu. Gerçekten de çok şaşırdım.
Kahramanlarımız ilk eve girdiklerinde evde Noel süsleri vardı. Hımm dedim, demek hristiyan arkadaşları var. İkinci evde Noel süsleri vardı ve noelde orada kalıp kalmayacağını soruyorlardı. Üçüncü evde uyandım ki bizimkiler hristiyan. Hahaha.
Şimdiye kadar benim için hristiyan demek God demek, God bless you falan demek, insanlar inşallah, Allah, vallah dedikleri zaman onları otomatikman Müslüman yaptı beynim. Oysa ki Arap Hristiyanlar tamamıyla bizim gibi konuşuyorlar . Kapı kapı davetiye dağıtmaları, gelene bir şey ikram etmeden göndermemeleri, sohbetleri, tavırları o kadar yakındı ki Anadolu'da çevrilmiş bir film de olabilirdi rahatlıkla :)
Baba oğulun gerçek baba oğul tarafından canlandırılmalarının da ayrı bir hava kattığı filmi izlemelisiniz, çok keyif alacağınıza eminim :)
Filistinli yönetmen Annemarie Jacir, Düğün Davetiyesi’nde Nasıra’daki Hıristiyan Arap cemaatini sevecen bir bakışla merceğine alıyor. 60’lı yaşlarındaki huysuz Abu, oğlu Şadi ile beraber Nasıra sokaklarında dolaşmakta ve kapı kapı eşe dosta kızının düğün davetiyesini dağıtmaktadır. Uğradıkları her durakta bu binlerce yıllık cemaatin birbirinden renkli yüzleriyle kimi zaman tatlı tatlı şakalaşırlar, kimi zaman da hararetle atışırlar. Jacir’in daha önceki filmlerinde de rol alan Saleh Bakri bu kez gerçek babası Muhammed’le beraber baba-oğulu canlandırıyor. İncelikle yazılmış karakterleri ve halktan esprileriyle içinizi ısıtacak tatlı, küçük bir film Düğün Davetiyesi. (İksv sayfasından)
Günaydın Millet
La Casa de Papel'i bitireceğiz diye geç yatıp gözlerini açamayan bir Handan olsam da yürüyüşe gideceğim, inadım inat.
Siz Behlül Bey'e tıklayıp (he canım, yakışıklı kedimizin ismi Behlül) şarkınızı alın ,ben de yola koyulmadan önce bir fincan daha çayımı içeyim.
Unutmayın, bugün yaşasın cuma, enerjik bir haftasonuna açılsın sabahınız :)
12 Nisan 2018 Perşembe
İstanbul Film Festivali 6 / Sağlam Şarkı
Bugünkü film İrlandalı folk müzik sanatçısı Joe Heaney'in hayatı ile ilgiliydi. İrlanda manzaraları, müziği falan mest olacağım bir film bekliyordum.
Mest olmayı geç birisinin hayatıyla ilgili film yapılıp da bu kadar hiçbir şey anlatılmayanını görmemiştim. Çok ciddiyim, adamın hayatı tam bir muama olarak kaldı.
Taşradan çıkıp nasıl popüler olduğunun izini sürüyor diyordu. Hahaha, önce bir çocuğu izledik sonrası karışık. Filmin sonunda öğrendiğim adamın ailesini terk etmiş olduğu ve bir yerde kapıcılık yaptığı. Müzikle ilgili ne yapmış arada şarkı söylemesi dışında bilmiyorum.
Ve siyah beyaz bir filmin bu kadar sıradan görüntülü olduğuna da rastlamamıştım şimdiye kadar. Ne kontrast ne ışık, kardeşim bari renkli çekeydin de yeşillik manzarası izleyeydik.
En sondaki sahneyi ve çocukluğunda geçen zamanı sevdim ama gerisi tam bir hayal kırıklığı oldu.
Sağlam Şarkı, İrlanda folk müziği sean-nós’un en ünlü, efsanevi temsilcisi Joe Heaney’nin ilginç hayatını ülkenin masalsı manzaraları ve müziğin büyüsüyle birleştiriyor. İrlanda’nın en önemli belgeselcilerinden Pat Collins’in yönettiği film, Heaney’nin taşradan çıkıp nasıl 60’lar İrlanda’sının en popüler sean-nós şarkıcılarından birine dönüştüğünün izini sürüyor. Heaney’in üç farklı oyuncu tarafından canlandırıldığı ve gerçek arşiv görüntülerinin de kullanıldığı Sağlam Şarkı İrlanda’nın Oscar adayı oldu; belgesel ile kurmaca arasındaki çizgiyi belirsizleştiren yapısı ve kendine özgü ışığıyla eleştirmenler tarafından Tarkovski’nin filmlerine benzetilerek övgü topladı. (İksv sayfasından)
Mest olmayı geç birisinin hayatıyla ilgili film yapılıp da bu kadar hiçbir şey anlatılmayanını görmemiştim. Çok ciddiyim, adamın hayatı tam bir muama olarak kaldı.
Taşradan çıkıp nasıl popüler olduğunun izini sürüyor diyordu. Hahaha, önce bir çocuğu izledik sonrası karışık. Filmin sonunda öğrendiğim adamın ailesini terk etmiş olduğu ve bir yerde kapıcılık yaptığı. Müzikle ilgili ne yapmış arada şarkı söylemesi dışında bilmiyorum.
Ve siyah beyaz bir filmin bu kadar sıradan görüntülü olduğuna da rastlamamıştım şimdiye kadar. Ne kontrast ne ışık, kardeşim bari renkli çekeydin de yeşillik manzarası izleyeydik.
En sondaki sahneyi ve çocukluğunda geçen zamanı sevdim ama gerisi tam bir hayal kırıklığı oldu.
Sağlam Şarkı, İrlanda folk müziği sean-nós’un en ünlü, efsanevi temsilcisi Joe Heaney’nin ilginç hayatını ülkenin masalsı manzaraları ve müziğin büyüsüyle birleştiriyor. İrlanda’nın en önemli belgeselcilerinden Pat Collins’in yönettiği film, Heaney’nin taşradan çıkıp nasıl 60’lar İrlanda’sının en popüler sean-nós şarkıcılarından birine dönüştüğünün izini sürüyor. Heaney’in üç farklı oyuncu tarafından canlandırıldığı ve gerçek arşiv görüntülerinin de kullanıldığı Sağlam Şarkı İrlanda’nın Oscar adayı oldu; belgesel ile kurmaca arasındaki çizgiyi belirsizleştiren yapısı ve kendine özgü ışığıyla eleştirmenler tarafından Tarkovski’nin filmlerine benzetilerek övgü topladı. (İksv sayfasından)
11 Nisan 2018 Çarşamba
İstanbul Film Festivali 5 / Ona İyi Bak
Festival filmleri içinde görür görmez bunu seveceğim dediğim filmlerden biriydi . Ve yanılmamışım.
Eşi ölünce evlat edindikleri çocukla başa çıkamayıp onun biyolojik annesini aramaya başlayan bir baba rolünde Kristoffer Joner'ın performansı gerçekten çok güzeldi. Küçük oğlunun da öyle.
Duygusal ve etkileyici bir filmdi, çok sevdim.
Bugün de yanımda kırk yıllık arkadaşım vardı, çocukluğumuzdan beri aynı mahalledeyiz, ne şans, değil mi :)
Ve yine dikkat etmeden yönetmenin geldiği seansa gitmişim , film sonunda sohbete katılmasak olmazdı :)
Bir deniz platformunda petrol işçisi olarak çalışan Kjetil, karısının ölümünden sonra evlat edindiği oğlu Daniel ile ilişki kurmakta zorlanmaya başlar. Büyük bir çaresizlik içinde, oğlunu doğduğu Kolombiya’ya getiren adam, çocuğun biyolojik annesini aramaya koyulur. Norveçli yönetmen Arild Andresen, travmayla zedelenmiş bir baba-oğul ilişkisini odağına alırken, meselesini yalnızlık üzerine kuruyor. Kristoffer Joner’ın başroldeki kusursuz performansından gücünü alan film, baba-oğlun birbirlerinden ve ülkelerinden “uzakta” oluşlarını da ele alan oldukça çarpıcı bir dram. (İksv sayfasından)
Handle with Care - Trailer from Motlys on Vimeo.
Eşi ölünce evlat edindikleri çocukla başa çıkamayıp onun biyolojik annesini aramaya başlayan bir baba rolünde Kristoffer Joner'ın performansı gerçekten çok güzeldi. Küçük oğlunun da öyle.
Duygusal ve etkileyici bir filmdi, çok sevdim.
Bugün de yanımda kırk yıllık arkadaşım vardı, çocukluğumuzdan beri aynı mahalledeyiz, ne şans, değil mi :)
Ve yine dikkat etmeden yönetmenin geldiği seansa gitmişim , film sonunda sohbete katılmasak olmazdı :)
Bir deniz platformunda petrol işçisi olarak çalışan Kjetil, karısının ölümünden sonra evlat edindiği oğlu Daniel ile ilişki kurmakta zorlanmaya başlar. Büyük bir çaresizlik içinde, oğlunu doğduğu Kolombiya’ya getiren adam, çocuğun biyolojik annesini aramaya koyulur. Norveçli yönetmen Arild Andresen, travmayla zedelenmiş bir baba-oğul ilişkisini odağına alırken, meselesini yalnızlık üzerine kuruyor. Kristoffer Joner’ın başroldeki kusursuz performansından gücünü alan film, baba-oğlun birbirlerinden ve ülkelerinden “uzakta” oluşlarını da ele alan oldukça çarpıcı bir dram. (İksv sayfasından)
Handle with Care - Trailer from Motlys on Vimeo.
Çalışkan Çarşamba
Bu haftaki çalışmamız sinema üzerine olsun istedim. Sizlere sinema terimlerinden derledim :)
Bu haftalık da bu kadar, umarım sizin de hoşunuza gitmiştir bu bilgiler :)
Cameo Görünüm: Bir filmde insanlar tarafından çok bilinen birisinin kısa süre ile görülmesine denir. Alfred Hitchcock cameo rollerin öncü olmuştur.
Dolly Zoom: Film kamerasını taşıyan ve "dolly" adı verilen kaydırma arabası veya vinç ileri veya geriye doğru çekilirken kameranın bunun tersine bir optik yaklaştırma veya uzaklaştırma işlemi (zoom in veya zoom out) yapmasına "dolly zoom" adı verilir. Dolly zoom işleminde, merkezdeki obje perdede sabit kalırken önünde ve arkasındaki nesneler hızla değişen objektif açısının çarpıtmalarına uğrayarak özel görsel efektler oluştururlar.
Retrospektif: Bir yönetmen veya oyuncuyu iyi bir şekilde temsil ettiği düşünülen seçmece filmlerdir.
Sinopsis: Bir filmin ön çalışmasında ilk aşamasıdır. Hikâyeyi ilk olarak yazılı hale getirmek, genel hatlarını belirlemek için kullanılır. Ortalama olarak 1 - 3 sayfa arasında yazılır, diyaloglar yer almaz.
Ters Ninja Kanunu: Kötü adamların sayısı ne kadar fazla ise, kahramana zarar verme olasılıklarının o kadar düşük olmasını öngören bir klişedir. Teke tek savaşlar daha uzun sürer.
(Şuradan alındı)
Rabarba sinema veya televizyonda kalabalık sahnelerin çekimlerinde kalabalığı oluşturan figüranların hep bir ağızdan konuşur gibi yapıp anlamsız sesler çıkararak uğultu şeklinde bir ses efekti oluşturmasıdır. Anlaşılmayan kalabalık insan gürültüsü olarak da tarif edilebilir. Bu gürültüyü yapana rabarbacıeylemin kendisine de rabarba yapmakdenir. Bazen yanlış olarak labarba şeklinde de telafuz edilir.
SPAGHETTI WESTERN – 1960’larda pek yaygın olan bir film türü, İtalya’da küçük bütçelerle çekilen kovboy filmleriydi. Oyuncu Clint Eastwood ve yönetmen Sergio Leone bu filmlerle ün kazandılar.
DOLLY – ŞARYO, ARABA – Kaydırma planları çekmek için kullanılan, kamera ve kamera operatörünü taşıyan, raylar üzerinde veya şişme tekerleklerle zeminde hareket eden araba. Şaryocu (DOLLY GRIP) tarafından yürütülür.
(Bu bilgiler de şuradan alındı)
10 Nisan 2018 Salı
İstanbul Film Festivali 4 / Baba
Dünkü anneden sonra bugün de konumuz baba :)
Yönetmen Arshad Khan'ın kendi öyküsü bu. Pakistan'da doğmuş , sonradan Kanada'ya göçmüş. Ailesi Pakistan'da modern bir aileyken Kanada'da gitgide muhafazakarlaşmışlar, bu arada Arshad hem eşcinselliğinin, hem bu değişim hem de göçmen olmanın zorluklarını yaşamış.
Film belgesel gibi. Kendi kamera kayıtlarından oluşmuş. Arada animasyonlar ve filmlerden sahnelerle desteklenmiş. Esprili bir dil kullanmış, bol kahkaha attım.
Bilet alırken hiç dikkat etmemişim ama yönetmen de oradaydı ve film sonunda sohbet edildi. Doğrusu ben onu çok sevdim :)
Bugün film arkadaşım kardeşimdi. Seneler sonra ilk defa abla kardeş başbaşa filme gittik . Eskiden onu hep ben sinemaya götürürdüm dostum, nasıl bir nostaljidir anlatamam :)
Baba kendine yazılmış bir mektup, bir kendini keşfetme, ömürlük bir hesaplaşma yolculuğu... Ailesiyle birlikte Pakistan’dan Kanada’ya göç eden Arshad Khan, eşcinsel olduğunu fark ediyor. Arshad, Bollywood filmleri, şahsi videolar, canlandırma parçalarla birlikte mizahı esirgemeyen bir hikâyeyle kendi içsel yolculuğunu ailesininkiyle birlikte anlatmayı seçiyor. Son derece öznel bir noktadan yola çıksa da Baba cinsellik, göç, aile, kader, gelenek, din, çağdaşlık gibi kavramlara değinerek evrenselliğini de koruyor. (İksv sayfasından)
Yönetmen Arshad Khan'ın kendi öyküsü bu. Pakistan'da doğmuş , sonradan Kanada'ya göçmüş. Ailesi Pakistan'da modern bir aileyken Kanada'da gitgide muhafazakarlaşmışlar, bu arada Arshad hem eşcinselliğinin, hem bu değişim hem de göçmen olmanın zorluklarını yaşamış.
Film belgesel gibi. Kendi kamera kayıtlarından oluşmuş. Arada animasyonlar ve filmlerden sahnelerle desteklenmiş. Esprili bir dil kullanmış, bol kahkaha attım.
Bilet alırken hiç dikkat etmemişim ama yönetmen de oradaydı ve film sonunda sohbet edildi. Doğrusu ben onu çok sevdim :)
Bugün film arkadaşım kardeşimdi. Seneler sonra ilk defa abla kardeş başbaşa filme gittik . Eskiden onu hep ben sinemaya götürürdüm dostum, nasıl bir nostaljidir anlatamam :)
Baba kendine yazılmış bir mektup, bir kendini keşfetme, ömürlük bir hesaplaşma yolculuğu... Ailesiyle birlikte Pakistan’dan Kanada’ya göç eden Arshad Khan, eşcinsel olduğunu fark ediyor. Arshad, Bollywood filmleri, şahsi videolar, canlandırma parçalarla birlikte mizahı esirgemeyen bir hikâyeyle kendi içsel yolculuğunu ailesininkiyle birlikte anlatmayı seçiyor. Son derece öznel bir noktadan yola çıksa da Baba cinsellik, göç, aile, kader, gelenek, din, çağdaşlık gibi kavramlara değinerek evrenselliğini de koruyor. (İksv sayfasından)
Kitap Salı
Yalnız o kadar koşturmamın arasında haftalık standartlarımı da bozmamaya çalışıyorum ya kendimle gurur duydum.
Şu an uykusuzluktan hamur olmuş beynimle neler okuduğumu bile hatırlamıyorum, gidip çektiğim fotoğraflara bakayım :)
Bu kitabı kitap şenliğinin Adında çocuk geçen çocuklara dair kitap maddesi için annemden aldım. Küçük kız felan ya.
Derken kendimi İsrailli ajanların Filistinli bir örgütü yakalamak için İngiliz bir oyuncuyu Filistinli eylemci haline getirdikleri bir olaylar zincirinde buldum. Huh yani. Olaylar da Almanya ve Yunanistan'da geçiyor :)
Doğrusu kurgusu güzel bir kitaptı. Çok hassas bir konuda yazılmış olmasına rağmen yazar dengesini iyi kurmuş.
Adamların diğerini yakalamak için yaptıkları ise inanılmazdı. Kendilerine uygun bir kadını bulup , onun haberi olmadan daha olaya dahil edip uzun bir geçmiş yaratıp, operasyonlarına hazırlamalarına bakakaldım.
"Ne hayal ediyorum diye düşündü . Savaşı mı yoksa barışı mı ? Her ikisi için de çok yaşlıydı. Devam edemeyecek kadar yaşlı, duramayacak kadar yaşlı. Kendini veremeyecek kadar yaşlı ama yine de tutamayacak kadar da yaşlı. Öldürmeden önce ölümün kokusunu tanıyacak kadar yaşlı."
Bu kitap da çift yazarlı kitap kategorisi için annemden alındı.
Eski kitaplarda ne çok yazım hataları olduğunu bu iki kitapta deneyimledim. Hayır ben küçüklüğümden beri o kitaplardan okuyorum ama eskiden normal geliyordu sanırım, şimdi inanamıyorum o kadar çok bulunduğuna . Sanki kimse tashih yapmamış.
Neyse kitabımıza dönelim. Sırf iki yazarlı diye aldığım bu kitap Çaykovski'nin hayatını anlatıyormuş. Ağırlığı kendisine hamilik eden bir kadınla aralarındaki mektuplardan alan kitap bizi o ikisinin yaşamına sokuyor. Arka kapakta üçlü hikâye gibilerinden yazıyor ama Çaykovski'nin eşi çok arka plânda, zaten adam onunla toplamda bir ay geçirmiş midir bilemiyorum. Ama kadın boşanmayarak onu bayağı strese sokmuş. Diğer hamisi olan kadınla ise senelerce yazıştıkları halde hiç buluşmamışlar. Arada yolda veya konserde birbirlerini gördükleri üç beş sefer dışında bir temasları olmamış.
"Puşkin bakın ne diyor alışkanlık için 'Mutluluk yerine bizlere bağışlanan duygu' "
"Gerçekçilik dar görüşlülük demektir. Gerçeğe kolaylıkla ve az emek sarf ederek ulaşan insanların görüşüdür bu. Bir gerçekçi , gerçeği arama gereğini bile duymaz. Daha fazlasını öğrenme isteğinden yoksundur, bu açlığı bilemez. Anlaşılması güç meselelere eğilmez. "
Ne zamandır okumak istediğim bu kitap, sanki bir fıçının içine girip yokuş aşağı yuvarlanıyormuşum hissi veren zincirleme cümleler dizisiydi. Soluksuz okuyup bir günde bitirmişim. Ama yeniden , kendimi frenlemeye çalışarak ağır ağır okumam gerek. İnanılmaz yazıyor bu kadın :)
"Çünkü gerçek şu ki, insanlar, sadece yaşadıkları andan aldıkları zevki artırmaya yarayacak şeylere karşı naziktirler, sadece onlara inanır, onlara şefkat gösterirler. "
Bu haftaki salımızda toplananlar bu kadar. Haftaya pek kitap bitirebileceğimi sanmıyorum. Sofi'nin Dünyası'na başladım. Arada kısa bir şeyler okur muyum bilemiyorum. Bakalım, göreceğiz :)
Şu an uykusuzluktan hamur olmuş beynimle neler okuduğumu bile hatırlamıyorum, gidip çektiğim fotoğraflara bakayım :)
Bu kitabı kitap şenliğinin Adında çocuk geçen çocuklara dair kitap maddesi için annemden aldım. Küçük kız felan ya.
Derken kendimi İsrailli ajanların Filistinli bir örgütü yakalamak için İngiliz bir oyuncuyu Filistinli eylemci haline getirdikleri bir olaylar zincirinde buldum. Huh yani. Olaylar da Almanya ve Yunanistan'da geçiyor :)
Doğrusu kurgusu güzel bir kitaptı. Çok hassas bir konuda yazılmış olmasına rağmen yazar dengesini iyi kurmuş.
Adamların diğerini yakalamak için yaptıkları ise inanılmazdı. Kendilerine uygun bir kadını bulup , onun haberi olmadan daha olaya dahil edip uzun bir geçmiş yaratıp, operasyonlarına hazırlamalarına bakakaldım.
"Ne hayal ediyorum diye düşündü . Savaşı mı yoksa barışı mı ? Her ikisi için de çok yaşlıydı. Devam edemeyecek kadar yaşlı, duramayacak kadar yaşlı. Kendini veremeyecek kadar yaşlı ama yine de tutamayacak kadar da yaşlı. Öldürmeden önce ölümün kokusunu tanıyacak kadar yaşlı."
Bu kitap da çift yazarlı kitap kategorisi için annemden alındı.
Eski kitaplarda ne çok yazım hataları olduğunu bu iki kitapta deneyimledim. Hayır ben küçüklüğümden beri o kitaplardan okuyorum ama eskiden normal geliyordu sanırım, şimdi inanamıyorum o kadar çok bulunduğuna . Sanki kimse tashih yapmamış.
Neyse kitabımıza dönelim. Sırf iki yazarlı diye aldığım bu kitap Çaykovski'nin hayatını anlatıyormuş. Ağırlığı kendisine hamilik eden bir kadınla aralarındaki mektuplardan alan kitap bizi o ikisinin yaşamına sokuyor. Arka kapakta üçlü hikâye gibilerinden yazıyor ama Çaykovski'nin eşi çok arka plânda, zaten adam onunla toplamda bir ay geçirmiş midir bilemiyorum. Ama kadın boşanmayarak onu bayağı strese sokmuş. Diğer hamisi olan kadınla ise senelerce yazıştıkları halde hiç buluşmamışlar. Arada yolda veya konserde birbirlerini gördükleri üç beş sefer dışında bir temasları olmamış.
"Puşkin bakın ne diyor alışkanlık için 'Mutluluk yerine bizlere bağışlanan duygu' "
"Gerçekçilik dar görüşlülük demektir. Gerçeğe kolaylıkla ve az emek sarf ederek ulaşan insanların görüşüdür bu. Bir gerçekçi , gerçeği arama gereğini bile duymaz. Daha fazlasını öğrenme isteğinden yoksundur, bu açlığı bilemez. Anlaşılması güç meselelere eğilmez. "
Ne zamandır okumak istediğim bu kitap, sanki bir fıçının içine girip yokuş aşağı yuvarlanıyormuşum hissi veren zincirleme cümleler dizisiydi. Soluksuz okuyup bir günde bitirmişim. Ama yeniden , kendimi frenlemeye çalışarak ağır ağır okumam gerek. İnanılmaz yazıyor bu kadın :)
"Çünkü gerçek şu ki, insanlar, sadece yaşadıkları andan aldıkları zevki artırmaya yarayacak şeylere karşı naziktirler, sadece onlara inanır, onlara şefkat gösterirler. "
Bu haftaki salımızda toplananlar bu kadar. Haftaya pek kitap bitirebileceğimi sanmıyorum. Sofi'nin Dünyası'na başladım. Arada kısa bir şeyler okur muyum bilemiyorum. Bakalım, göreceğiz :)
9 Nisan 2018 Pazartesi
İstanbul Film Festivali 3 / Korkunç Anne
Bu filmden çok emin olamadım. Konusu hoşuma gitmişti ama fragmanı çok karanlık geldi, nefret edebilirim diye düşünüyordum. Nefret etmedim ama tam bir festival filmiydi. İçinde en çok son kısımda kadının babasının konuşmasını sevdim. Özellikle de eğer zamanında yapabilseydi özgür ve güzel bir kuş olabilecekken şimdi bir yaratığa dönüştüğü kısmı çok doğruydu.
Biz kadınlar önce kendimizi feda ediyoruz. Bu baskıyla da olabilir sadece seviyoruz diye de olabilir ki o daha da tehlikeli. Derken bir gün yavaş yavaş kaybettiğimiz kendimizi bulmak istiyoruz. Ama hele de anne olduysak artık kafamızın estiğini yapmak çocuklarımız için yıpratıcı, kırıcı ve travmatik bir sonuç doğurabiliyor.
Benim hayatım demek bu aşamada bizi canavarlaştırıyor. Oysa bu kendini arama işlerini sorumluluğumuz bir tek kendimizeyken yapsak, ayaklarımızın üzerinde durup sürüklenmesek oraya buraya , ruhumuzu bulup özgürce uçabiliriz.
Gördüğünüz gibi depresif ve ağır çekim bir filme rağmen gülümsememizi kaybetmeyerek alkışı hak etmişiz :)
Kimse kadınları bastırmaya çalışmasın kardeşim bak sonunda olacaklardan mesul değiliz diyerek noktayı koyalım :)
İlk gösterimini Altın Leopar için yarıştığı Locarno Film Festivali’nde yapan ve ülkesinin Oscar adayı olan Korkunç Anne, her şeyi karşısına alıp tutkusunun peşinden gitmeye karar veren elli yaşındaki ev kadını Manana’yı izliyor. Ömrünü ailesine adamış olan Manana, yıllardır bir roman yazmak istemiş ancak bu niyetini baskılamıştır. Sonunda yazı yazmayı seçtiğinde her şeyi feda etmeye hazırdır—hem ruhsal hem de fiziksel anlamda... “Kısıtlamalar hakkında bir film bu; öğrendiğimiz bazı ahlaki kodlar ve baskıya yol açan kalıplar hakkında” diyen Gürcü yönetmen Ana Urushadze’nin bu ilk uzun metrajlı kurmaca filmi absürd mizahi tonları, yaratıcılık mekanizmalarına bakışı ve özgürleşen kadın figürünü ele alışıyla birçok uluslararası festivalde kendine yer buldu. (İksv sayfasından)
Biz kadınlar önce kendimizi feda ediyoruz. Bu baskıyla da olabilir sadece seviyoruz diye de olabilir ki o daha da tehlikeli. Derken bir gün yavaş yavaş kaybettiğimiz kendimizi bulmak istiyoruz. Ama hele de anne olduysak artık kafamızın estiğini yapmak çocuklarımız için yıpratıcı, kırıcı ve travmatik bir sonuç doğurabiliyor.
Benim hayatım demek bu aşamada bizi canavarlaştırıyor. Oysa bu kendini arama işlerini sorumluluğumuz bir tek kendimizeyken yapsak, ayaklarımızın üzerinde durup sürüklenmesek oraya buraya , ruhumuzu bulup özgürce uçabiliriz.
Gördüğünüz gibi depresif ve ağır çekim bir filme rağmen gülümsememizi kaybetmeyerek alkışı hak etmişiz :)
Kimse kadınları bastırmaya çalışmasın kardeşim bak sonunda olacaklardan mesul değiliz diyerek noktayı koyalım :)
İlk gösterimini Altın Leopar için yarıştığı Locarno Film Festivali’nde yapan ve ülkesinin Oscar adayı olan Korkunç Anne, her şeyi karşısına alıp tutkusunun peşinden gitmeye karar veren elli yaşındaki ev kadını Manana’yı izliyor. Ömrünü ailesine adamış olan Manana, yıllardır bir roman yazmak istemiş ancak bu niyetini baskılamıştır. Sonunda yazı yazmayı seçtiğinde her şeyi feda etmeye hazırdır—hem ruhsal hem de fiziksel anlamda... “Kısıtlamalar hakkında bir film bu; öğrendiğimiz bazı ahlaki kodlar ve baskıya yol açan kalıplar hakkında” diyen Gürcü yönetmen Ana Urushadze’nin bu ilk uzun metrajlı kurmaca filmi absürd mizahi tonları, yaratıcılık mekanizmalarına bakışı ve özgürleşen kadın figürünü ele alışıyla birçok uluslararası festivalde kendine yer buldu. (İksv sayfasından)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







