4 Ağustos 2020 Salı

Stranger Things

Metehan'la Stranger Things günleri yapıp üç sezonu izledik . Ben zaten izlemiştim, dağ gibi ütüleri yaparken ikinci kere izleyeyim dedim. Hem zaten her bi şeyi unuttuğumdan dolayı için gayet de keyif aldım :)

Can'la ben pek konuşmayız film izlerken. Bir arkadaşım bizde film izlerken,  bu ne be, siz de hiç konuşmuyorsunuz diye kızdıydı :D Filmi çekiştirecek, karşısında adam yok.

Metos da babaannem gibi izliyor filmi,  söylene söylene bi hal oldu :D Son sezon beni de havaya soktu, ergenlere saya söve izledik :D (Zira son sezon pek fazla tırttı. Ergenlerin aşk hayatları baydı)

İşte bu söylenme halleri sırasında da bize göre filmin kahramanlarını seçtik :



Tabii ki ilk sırada Joyce var. Yahu insan evinin duvarından çıkmaya çalışan yaratık gördüğünde dönüp kaçar, eline balta alıp oturmaz :D

Anne gücü işte.  Yavrumuza dokunmayacaksınız arkadaş.



İkinci sırada şu iğrenç gömleği karizmayı fazlasıyla çizse de Jim var. Ne kasaba polisiymiş kardeşim. Göbeği, içkisi, boş vermişliğinin ardında osmanlı tokadı saklı. Karşısındakine acırım. Lanet kapıyı 15 cm açık bıraktıramasa da :D


Çocukların içinde tek kahraman Dustin. Aklı başında yorum yapıp, kafayı çalıştıran kahraman. Zavallı Will, :"O buradaa" "Onu hissediyorum"  demekten öteye geçemiyor. İnanılmaz derecede sinir bozucu Mike ve onun bi derece altı şabalak Lucas birbirine girip dururken işleri toparlayan hep Dustin oluyor.


Ve adamım Steve. Lisenin popüler, serseri, aptal, bebek yüzlü,  yani bana antipatik gelecek her bi özelliği kapsayan çocuğu tam bir kahraman. Kız arkadaşını kaptırması sonrasındaki davranış şekli bile bizim ülkede bilimum manyak tipe oturup ders niyetine okutulmalı. Yemediği dayak kalmadı ama kahraman olmak da böyle bir şey değil mi, ne olursa olsun çizginden sapmadan doğruda kalmak.

31 Temmuz 2020 Cuma

Mutlu Bayramlar :)


Kalabalık sofralara cesaret edemesek de balkonun altından bakmaktan içine gelmeye kadar ilerlemiş olmaktan mutluyum. Beş ay sonra ilk defa içeri girdik.

Sevdiklerimizle buluştuğumuz, olmadı konuştuğumuz, olmadı mesajlaştığımız, yürekten andığımız, gülümseyerek yad ettiğimiz, şükürle hatırladığımız nice bayramlara.


Bugün bayram havası yaşadık çok şükür.

Sıcakta Pelteleşiyorum Kılımı Kıpırdatasım Gelmiyor

Evi süpürüp toparlayayım dedim kan ter içinde kaldım, ki benim evim rüzgârlı,  çoğu yerden serin, üstelik tembel hayvan hızında üstten üstten idare ettim güya.


Çıkıp çamaşırları toplayıp yenilerini asmam lâzım. Neyse çayım bitsin de öyle yapayım. Akşam yemeği yedik. Hazır pınar köftelerden almıştım, pilav, taze fasülye ve bamyanın yanına onu pişirdim. Allah'a şükür bir paket pişirdim üç paket pişirsem bitirecek bizimkiler.


Yeni anormalde dışarıdan bir şey  sipariş vermeyince pınar köfteler fast food gibi imdadıma yetişiyor. Hele kocaman bir hamburger köftesi var. Ekmek arasına evde ne bulsam dolduruyorum,  nefis bişey oluyor.

Derken araya iş girmiş gece yarısını geçmiş saat. Daha anlatacağım çok şey varıdı. Neyse sonra anlatırım artık :D

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Nostaljik Pazartesi

Küçük Anne etiketi ile annelik hallerimi yazıyorum genelde.Bu da üç sene öncesinden bir yazıymış.

25 Ağustos 2017 Cuma

Çocuğum İçin Önemli Olan Ne?

Çocuğunuz için İngilizce önemlidir diye yazıyordu reklâmda.

Bana göre çocuğunuz için en önemli şey onunla vakit geçirmeniz ve bol bol sevmenizdir, başka hiçbir şey değil.

Parmakları kukla gibi oynatmak en elektronik oyuncaklardan değerlidir, seleye çorap atmaca oynamak tablette kendi kendine basket oynamasından değerlidir.

Sürekli yanında durmak değil ama yanında olduğunuzu hissettirmek, sıkılıp yanınıza geldiğinde on dakika yanına oturup yeni bir oyun kurmasına yardım etmek yeterlidir çoğu zaman.

Ağzınızı her açtığınızda ödevlerden, sınavlardan söz etmek yerine güzel şeylerden, hayallerden, sevgiden, hatıralardan bahsetmek..

Onu her türlü kursa koşturmak yerine mutfakta karşılıklı sütlü kahve içmek,  onun asıl sevdiğini bulup ona eğilmek değerlidir.

Ben çalışkan bir öğrenciydim. Sınava girmek istemediğimden ne kolej ne anadolu lisesi hiçbirine gitmedim. Yabancı dilim fransızcaydı. Üniversite bitene kadar da o dili gördüm. Gramerini öğrendim konuşma sıfırdı. Okul bittiğinde dil kursuna giderim diyordum. Öyle de oldu, yüksek lisansı kazanınca mecburen bir sene ingilizce kursuna gittim.

İşe girdiğimde kolej mezunları üçüncü dereceden dil tazminatı alırken ben ikinci dereceye de yükseldim. Evet kırık dökük ingilizcem var, kendimi zar zor ifade ediyorum. Ama hayatımda hiç ingilizce konuşmak zorunda kalmadım ki.

Üniversiteden mezun olduktan sonra eline diyeceği cümleleri yazıp vererek İngiltere'ye yolladığımız arkadaşımız vardı. Şu an hem fransızca (fransızla evlenip orada yaşadı bir müddet)  hem ingilizce şakır şakır konuşuyor. Gerekince öğreniliyor demek ki.

Çocuklarım devlet okuluna gittiler. Ekstra tek kurs aldırmadım. İkisi de lisede hazırlık okudu (Bilgiç ortaokulun son iki senesinde de iyi ingilizce gördü) şu an çatır çatır konuşuyorlar.

Küçüklükleri bakkala giderken araba plakası okumak, karıncalara kırıntı atmak, bahçede suyla oynamakla geçti. Dershaneye sınavlardan önceki sene gittiler sadece. Okul seçerken eve en yakın olmasıydı benim için önemli olan. Evde bol bol oynadılar, uyudular, tembellik yaptılar.

Lütfen panik olmayın. Çocukları olmadıkları şeyler olmaya zorlamayın. İki yaşında matematik öğrenmesi gerekmiyor. Annesine bol bol sarılıp usandırıcı sorularına cevap alması yeterli.

Dönüp baktıklarında içlerini sıcacık yapan bir çocuklukları olması onlara verebileceğimiz en büyük hediye. İngilizce, matematik ve diğer bir sürü zamazingo her zaman öğrenilebilir, çocuklukları ise sadece kısacık bir dönem...