Biz de Metos'la başbaşa takılıdık.
Whole Foods markete gidip kendimize suşi ve meyve alıp (biraz da kahvaltılık peynir falan.) Central Park'a gittik.
Uzuuun bir piknik yeri arayışından sonra bir ağaç altına oturduk.
Central Park öyle içinde kaybolacak gibi bir yer değil görünüşte. Gökdelenleri gördüğünüzden yerinizi biliyorsunuz. Ama içinden geçen anayolların üzerinden geçmek falan gerektiğinde bir yön tutturup oraya ilerleyemiyorsunuz. Yollar dönüp abuk yerlere gidiyor. Çitlerden geçilmiyor falan. Bayağı uğraştık diğer yandan çıkmak için.
Piknik yaparken çevremizde dolaşan sincapların şirinliğine bakın.
İçeride uzun vakit geçirmenin tek negatif yanı Metropolitan Müzesine geç kalmış olmamız oldu.
Koskocaman müzeyi gezemedik üç saatte tabi.
Bu müze de Doğa Tarihi Müzesi gibi bağış usulü çalışıp gönlümüzden ne koparsa ödeyeceğiz zannediyordum ama o sadece New York'ta oturanlar içinmiş. Neyse ki Metos interrail ile gezmeye çıkmadan uluslar arası öğrenci kartı çıkarttırmıştı, böylece en azından yarı fiyatına girmiş oldu.
Müzeyi gezmeden önce iki çanta hikâyesi anlatayım.
İlki bu müzeye girerken.
Yanımızda sırt çantamız vardı. İçinde de kahvaltılıklar ve kurabiyeler. Müzeye yiyecek sokmak yasak. Kapıda çanta arıyorlar. Umarım bırakacak yer vardır diye düşünüyorum. Görevli baktı, müzede çıkartmayın tamam mı dedi ve geçirdi. Sırt çantamızı da göğsümüze doğru takınca içeride rahatça dolaştık. Hiç zorluk çıkartmadılar.
İkinci çanta hikâyem de Halk Kütüphanesi'nde oldu. Orada da hem girerken hem de çıkarken çanta kontrolu var. Ben bel çantamla dolaşıyordum. Çıkarken kapıdaki görevliye açmaya kalktım. "O da ne, sen ona çanta mı diyorsun, yıkıl karşımdan" diye güldü bana. Hahaha.
Gelelim içinde deli gibi koşturup kovulana kadar bakabildiğimiz kadar bakmaya çalıştığımız harika müzeye.
Koşturduk derken gezmiş olmak için gezmedik tabi. Sevdiğimiz kısımların tadını çıkarttık. Sadece aradaki elediğimiz bölümleri atlayıp diğer taraflara yetişmeye çalışırken koşturduk. Kusura bakmayın da Türk kısmını Amerika'da görecek değilim tabii ki. Asya'yı da bir gün Asya'da gezeriz dedik :D
İlk girdiğimiz yer Mısır oldu. Buradan girmeseymişiz de olurmuş ama neyse. Metehan'la ne zamandır aradığımız yılanlı yüzükleri bulduk. Tam istediğimiz gibilerdi. Hediyelik eşya kısmında var mıdır ki acaba?
Önce bunları gerçekten giyiyorlar zannettim. Ayakları paralanmıyor mu dedim ama meğer ölüler içinmiş.
Heykeller sanki kumaşları betona batırmışlar da kurutmuşlar gibi, o dökümler kıvrımlar..
Adamın yüz ifadesi.
Bu salonda Metos kendinden geçti. Uzun uzun her yerini gezdik.
Sanat müzesinde bunları görmeyi hiç beklemiyorduk.
Ama tabi bu da bir sanat değil de ne?
Nasıl güzel işlemeler, kakmalar, kabartmalar.
Müzik kısmını hızlıca dolaştık. Babacığımın rebabı da vardı. Ah onunla gezmek ne farklı olurdu kim bilir.
Akbaba tüylerinden bu üflemeli çalgı çok ilginç geldi.
Ve bir sürü karman çorman yerden geçip, kapalı galeriler yüzünden labirentler dolaşıp sonunda ulaştığımız sanat eserleri.
Kapanmaya kırk dakika falan kalmıştı ama yarım saat kala kışkışlamaya başlıyorlar.
Bütün tablolar beni benden aldı. Örneğin bu, daha önce hiç görmediğim bir taneydi. Sanki gerçekten çerçevede ışıklandırma var da adamın üzerine vurmuş gibi hissettim.
Bütün her yeri gezemeyeceğimi anlayınca gezdiğim yerdekilere uzun uzun baktım. Çerçevelerin ardında sonsuza uzanıyor gibiydiler.
Yine metro istasyonumuza doğru uzun ve keyifli bir yürüyüş yaptık.
Eh gitmeden bir çay simit keyfi de yapalım, değil mi?
Neyse diğer ikili de deli gibi alış veriş yapıp mutlu mesud döndüler otele. Vukuatsız bir gün geçirmiş olduk :D
Bu arada her sabah kahvaltıda haberlerin ilk konusu olan Dorian kasırgası yön değiştimiş. Az kalsın kasırgaya yakalanacaktık aksi halde. Hatta sırf o yüzden gezi planımızı bile değiştirmiştik hafta sonu Manhattan taraflarına geliyor dedikleri için. Paçayı kurtardık :)
Yarın nereleri gezeceğiz bakalım.





















































































