Bugün, uzun zamandır beklediğim gün.
Can'ın izni ağustosta değil de eylülde çıktığında üzülmüştük biraz. Özellikle gitmek için sabırsızlanan Bilgiç. Onu bir şekilde duruma alıştırdıktan sonra bir gün tenis maçı izlerken beynimde ışık yandı. Dur bir dakikaaaa, Amerika Açık tenis turnuvası eylülde olmuyor muyduuuu :)
Evet oluyordu tabi. Bizim gittiğimiz hafta çeyrek finaller başlıyordu. Hemen bilet almalıyım diye düşündüm.
Amerika Açık uygulaması indirdim telefonuma, heyecanla biletlerin satışa çıkmasını bekledim.
O da ne, bize açılmadı satış. Sayfayı açmıyor Türkiye'den.
Aklıma o sırada New York'ta olan arkadaşım geldi. Sağolsun uğraştı oldukça biletimi almak için.
İşte bugün o gün. Maç izleyeceğiz.
Ama o akşama. Gündüzü boş geçirmeyelim, değil mi?
Ayşe gittiğinde High Line 'dan bahsetmişti bloğunda, o zamandan merak etmiştim.
Bir zamanlar tren yolu olan, ama kapatıldıktan sonra şehrin içindeki kısmı kendi haliden kalan bölge yıktırılmayıp bir parka çevriliyor. (Şuradan öyküsünü okuyabilirsiniz)
Yerden 9 m yukarıdan giden yaklaşık 2,5 km uzunluğunda demiryolu kalıntısında, gökdelenlerin arasında, güzel ve ilginç bir park olmuş.
Bir ucundan bir ucuna keyifle yürüdük.
Çiçeklerin arasından gökdelenler daha bir sevimli gözüküyor sanki.
Rayların arasından ağaçlar çıkmış.
Oradan çıkınca yürümeye devam ettik.
Bir gün önce önünde fotoğraf çektirdiğimiz Halk Kütüphanesi'nin turuna yetiştik.
Son dört bilet bizim oldu, yaşasın :)
Binaya mı hayran olayım, kitaplara mı bilemeden, rehberimizin anlattıkları eşliğinde bir saat kadar dolaştık içeride.
Şu odada insan saatlerce kitap okumaz mı?
Ah ne araştırmalar yapılır ne yazılar yazılır.
Şu tavanlara bakarak bile saatler geçirilir.
Handan cennette :D
Kitapların arasındaki büyüleyici turdan sonra kendimizi yine Times 'da bulduk.
Forrest Gump'a bayılan dörtlü olarak Bubba Gump Shirimp'e gelmesek olmazdı.
Şansımıza boştu , hiç beklemeden girip oturduk.
Her köşesinda başka ayrıntı gizli.
Metehan'ın bu pozunu çekmek lâzımdı. Zira üç yaşından anısı var bizde. Bilgiç henüz kırk günlüktü, biz tatile çıkmıştık. Otelde akşam oturuyoruz ama Metos bizimle takılmıyor. Hayatının en mutsuz günleri :) Masamızdan uzakta bir bank bulmuş, orada oturuyor. Ne yapıyor diye her bakmaya gittiğimde bankta yanında başka bir büyük oluyor ve bizimkisi ha babam birşeyler anlatıyor. Hahaha, Can'a bizimkisi Forrest gibi olmuş demiştim. İşte bizim minik Forrest koca adam olmuş. Ne çabuk.
Karnımız da tıka basa doymuşsa artık tenis kortlarına yola çıkma vaktidir.

Kaç kat merdiven çıktığımızı sormayın. Neyse ki yarı yola kadar yürüyen merdşven yapmışlar :D
Orada bir kort var uzakta :D
Çıstak müzikleri ile biraz disko havası olsa da iki güzel maç izledik orada. Federer beşinci sette yenilmeyeydi iyiydi.
Karşımda gün batımında New York manzarası varken bir ara maçtan kopmuş olabilirim :)
Yalnız en zoru gece yarısına doğru biten maçtan otele dönmekti. Ulaşım pratikti ama yol uzundu. Ve bizim biyolojik saatimize göre saat sabahın yedisi olmuştu :)
Hepsine değdi :)
Buraya kadar sıkılmadan gelenleri kutluyorum.
Bol fotoğraflı devam yazısını hazırlayayım ben şimdi :)




















