6 Mart 2015 Cuma

Bu Sefer Güzel Oldu :-)



İstridye mantarı kavurması diyorum, bu sefer güzel oldu.

Bir kere ilk yaptığımdaki gibi saplarını koymak gafletinde bulunmadım. Oralar pişmiyormuş. Sadece şapkasını doğradım.

Yıkadıktan sonra sünger gibi bütün suyu çektiğinden iyice sıktım.

Tereyağla kavururken içine biraz da sarımsak doğradım. Tuz atmadan uzun uzun pişirdim. Diğer mantar gibi beş dakikada pişmiyor.

Piştikten sonra üzerinden soya sosu dolaştırdım.

İşte bu kadar:-)

Üçüncü Cemre Toprağa :-)

5 Mart 2015 Perşembe

Hep Bir Şekilde Başardık Değil mi?

Küçük prensim, taklitçi yengecim, akıllık bıdığım,

Daha doğduğunda göbeğine ilaç sürmeme izin vermemeyi başardığında anlamıştım başıma gelecekleri.

Bir hafta kucağımda uyudun yatağına her bıraktığımda dikenli tellere atmışım gibi tepki vererek. Sonunda yüz üstü yatmayı sevdiğini anlayıp anlaştık. Bir haftalık bir bebek olarak başını kaldırıp döndürdüğünde, dizlerinin üzerinde kendini atmaktan kızarıklık oluştuğunda ise kurtulmaz hiçbir şey elinden dedim:-)

Ağabeyinin mamasından içmedin, tek tek deneyip bulduk istediğini. Meyve suyunu hep reddettin. Hatta ilk defa beş altı aylıkken senin için hazırladığın ilk püreyi ağzının kenarlarından akıtıp yemeyince daha erken demiştim de on dakika sonra aynı sebzelerin yemeğini yedirirken ağabeyine öylesine istekli davranmıştın ki gidip kaşık getirmiştim sana da. Bil bakalım, biraz önce ağzına püreyi alamayan ama lüp lüp yemeği götüren çocuk kimdi? Baharatlı, yağlı, normal istediğini anlatmıştın o kadarcıkken.

Sokağa ilk çıktığımız zamanlar sen bir tarafta ben bir tarafta birbirimize kızarak ilerleyemiyorduk bir türlü. Sen kendi yoluna gidiyordun. Bırakmıştım bir gün en sonunda, arkandan takip etmiştim yürüdükçe. Ancak ondan sonra benimle yürümeye karar vermiştin.

Hiç elimi tutmazdın, hep turuncu ve fıstık yeşili bir şeyler giydirmeye başlamıştım ben de, bulayım neredeysen diye.

Yerinde durmazdın, saçlarını kurutmak için takı kutusu boşaltırdık önüne:-)

Pudingi elinle yerdin, bulgur pilavı tanecikler halinde dağılırdı, bir bir parmağınla ağzına atardın. Ağzına yemek vermek için bin türlü oyunlar oynardım. Hiç ilgilenmezdin, sonra bir bakardım öğrenmiş olurdun söylediklerimi.

İlkokula kadar sebze yemeklerini blanderdan geçirdik yedik. Anaokulunda tiksindiğin şeylere arkanı dönüp bisküvi kemirdin. Soframızdan zeytin, domates, karpuzu kaldırdık uzun süre. Yanında mandalinaya el sürmedik.

Bir şekilde her şeyin üstesinden geldik.

Bir kolumu bacaklarının arasından geçirip bir kolumu belinden dolamadan kucağıma alamadım seni çoğu zaman, aradan sıyrılıp yere atardın kendini. Parktaki en yüksek kaydırakta, dualarla merdivenin altında dururdum. Düştün, kalktın, düştün, kalktın. Çok yoruldum hep, ama dedim ki düşse de kalkar benim çocuğum muhakkak:-)

Gitmediğimiz acil servis kalmadı. Kafa travmaları, kaş yarılması, kol kırığı, dudak kesiği, çay bardağını yemek.. Başına gelenleri hep olgunlukla karşıladın. Tek kolun alçıda gıkın çıkmadan geçirdin on beş gün. Başını da o alçıyla kırmandan korkmadık desem yalan olmaz:-) Ama sen kendi yaptığı zorlukları hiç söylenmeden aşan oldun.

Öpüp koklamaya doyamadığım. Gülümseyişiyle güneş ışığım. İnce düşüncelerine hayran olduğum.

Bu sabah çok umutsuzluk hissettim. Sana ne dediysem ulaşamadım yine. Sonra düşündüm. Ooo, biz neler atlattık.

Sinemalara gittik değil mi yine de, senin buz kesmiş ellerinden tutup yanında olan bendim. Duvar kâğıtlarını yırtıp sonra da duvardaki çatlaktan korktuğunda onu yeniden kaplayan bendim. Düştüğünde öpen, güneşten kaşındığında kremini süren, bak ailemizde bir sen kaldın denize motorun üzerinden atlamayan dediğinde kendimi o yüksekten suya atan bendim.

Hep de yanında olacağım.

Kızacağım da zaman zaman, çünkü oğluşumun hayatını hep mızıldanarak geçirmesi beni üzüyor. Küseceğim de karamsarlık girdabına girip senin için yaptıklarımı göremediğinde. Ama öpeceğim, sarılacağım, kocaman seveceğim. Bir bardak sıcak çikolatayla geleceğim yanına. Yumuracağım doya doya..

Ve biz bunu da bir gün gülerek hatırlayacağız sadece, tıpkı senin klozete bisküvi batırmaya çalıştığın gün gibi, tıpkı çimentoya bulanıp geldiğin zaman gibi, tıpkı kış ortası botlarınla denize girdiğin zaman - lar :-) :-) :-) - gibi:-)

Seni seviyorum ... Hem de o kadar çok seviyorum ki, inanamazsın:-)


4 Mart 2015 Çarşamba

Bahar Gelmiş

 Her köşe fotoğraf makinama el atmama neden olmaya başlamış:-)
 Ağacın dallarının arasına bir papağan saklanmış:-)
 Nasıl da güzel süslenmeye başlamış doğa:-)
Bak bahardalları da söylüyor işte, bahar gelmiş:-)

Tamam biraz soğuk ama olsun, güneş var ya:-)

Hayata Dokunmak Gerek :)


3 Mart 2015 Salı

Hasan Lâmi Ergül

Dediler ki hastanız ölmüş, başınız sağolsun.

Anlamadan baktım, hasta kimdi diye. Sonra taşlar yerine oturdu.

O hasta değildi ki o benim Lâmi dayımdı. Gece sabahlara kadar sohbet ettiğimdi. Dünyadaki her şeyden haberi olan, bas bariton sesiyle odayı koskocaman doldurandı. Napolyon falını hep tamamlayan, zehir gibi aklı olandı. Ve şiir şiir akan kocaman yüreği vardı.

Karacaahmet mezarlığından kendine sessiz bir ağaç bulup altında çalışacak kadar içine kapanık ama üzerindeki beyaz önlüğüyle insanları korkutacağını bile bile yoldan geçenlere otların arasından bakacak kadar da muzipti.

O benim Lâmi dayımdı. Başından geçenleri anlatıp güldüren, benim hayatıma ustaca dokunup düşündürendi. Üç yaşımda yaptığım resimleri saklayan, bana kart hazırlayandı.

Evet daha yirmi bir yaşında çiçeği burnunda veterinerken bir köyden diğerine gitmek için verdikleri at huysuz çıkınca düşmüş, sonrasından tekerlekli sandalyeye bağlı kalmış. Yaşamından oluyormuş neredeyse.

Ama o bir gün ölmemeye karar verip hayata dönendi. Hem de ne dönüş, odasında geçirdiği son zamanlarında bile hepimizden çok hayatın içindeydi.

Bundan on sekiz yıl önce, benim Lâmi dayım aramızdan ayrıldı, sessizce. Biliyor musunuz, tüm ayrılıkların arasından en çok bu dokunur bana, apansız, güle güle diyemeden, bir sabah uyandım ki o yok..


Canım dayım. Seni çok özlüyorum, çok..



Not: Şarkının sözleri dayıma ait.Bestesi babamın. Ne tuhaf, üçü de yoklar bugün ve hâlâ ulaşabiliyorlar ruhumuza ...

2 Mart 2015 Pazartesi

Mr Spock



Dünyanın bir ucunda bir adam ölür, çocukluğun bir adım daha uzaklaşıp gider senden..

Biliyor musunuz yeni Star Trek'lerde onu görmek nasıl mutlu ederdi beni. Sanki Mr Spock hâlâ duruyor, dünyada her şey yolunda gibi gelirdi:-)

Seneler geçmiş, jeneriğinden (Şurada) korktuğun filmi gülümseyerek izler olmuşsun, filmlerin jeneriklerinde içeri kaçan bir oğluşun annesisin hatta, insanlar gitgide bir Volkanlıdan daha hissiz hale gelmişler, üstelik mantıkları da bir Volkanlı kadar gelişmemiş, zamane çocukları uzun kulakların sadece elflerde olduğunu sanıyor, günler hızla geçiyor ve sen tv de ona rastlıyorsun. Yaşlanmış ama hiç değişmemiş. Bir rahat nefes alıyorsun.


Güle güle Leonard Nimoy.


4444

Dört bin dört yüz kırk dördüncü yazıymıs bu, not düşeyim dedim:-)

Hızlı Sabah:-)

Sabah altı gibi baktım beş dakikada bir saate bakıyorum , kalktım. Dünden yıkanmış ama kuruyamamış okul pantolonlarını ütüledim. Erkeklere kahvaltı hazırladım. Metos'a okulda yiyeceklerini ayarladım. Bilgiç'in yeleğinin cebini diktim. Dün akşam çözdüğü sekiz testin cevapları kontrol edip haftalık test kâğıdına geçirdim. Yapamadığı matematik sorularını anlattım. Biraz da fransızca. Çamaşır telini kaldırdım. Bir iki parça daha ütü yapıp yürüyüşe çıktım. Kahvaltımı edip bloglara baktım. Artık gidip biraz daha uyuyabilirim sanırım, gözlerim kapanıyor yahu:-)

Sonra ütü bitecek. Ev süpürülecek. Yeşillik yıkanacak.

Bir de kitap okumaya başlasam. Şubat ayı hiç kitap okumamışım neredeyse. Ama yapbozum da var napalım:-)

Hepinize günaydın.

Enerjik, bir sürü işleri hallettiğiniz verimli bir haftaya açılsın sabahınız:-)



1 Mart 2015 Pazar

On Beş Yıl Ha :-)

Bugün tam on beş yıl olmuş ayrılalı evkaftakı memuriyetimden:-) Beni bu güzel havalar mahvettiydi:-)

Yok yok mahvetmedi. On beş yıl önce çok para kazandığım ama hiç sevmediğim işimde koştururken, öğle tatilimiz bile olmadığından bi koşu yemek yiyip döndüğümüz restoranda tabağıma bir damla düştü. Sonra bir tane daha. Ne olduğunu anlamaya çalışırken baktım ağlıyormuşum. İnanın farkında değildim. Sıradan bir gündü, ekstra stresi olanlardan değildi yani, bir şeye üzülmemiştim, kırılmamıştım. Yemeğimi yemeğe gitmiştim sadece... Peki ben neden ağlıyordum o zaman ?

Düzenli işleri severim. Yapılacak işler listem vardır hep. Bir taraftan silinir diğer taraftan eklenir. Bir banka şubesinde bu liste hiç azalmadan sadece artabiliyordu. Sabah mesaiden bir saat önce gidip akşam bir saat sonra çıkıp günlük listemdeki tek bir maddeyi bile bitirememiş oluyordum çoğu zaman. Uzun bir yolun ardından eve vardığımda tombik bir bebek kucağıma veriliyor ve ben acıktım deniyordu. Akşam erkenden yatıyor, sabaha kadar on defa kalkıp bebekle ilgileniyor, sabah gün doğmadan yine yollara dökülüp otobüste uyuyarak zaman zaman ineceğim durağı kaçırıyordum.

Oğluma baba nerede diye sorunca "Daaa" diyerek babasınï gösteriyor anne nerede deyince " Daaa" diye duvardaki fotoğrafımı işaret ediyordu.

Mutsuz ve yorgundum. Çok param vardı tatile çıkacak vaktim yoktu.

Ve bir öğle yemeğinde gözlerim ağlıyordu benden habersiz...

O hafta biraz düşündüm ve sonraki hafta istifamı verdim.

Liseyi birincilikle, İTÜ İşletme Mühendisliğini 10. lukla, yüksek lisansı 86 not ortalamasıyla bitirmiş, dört sene banka müfettişliği yapmış bir insan olarak hepsini bırakıp evde oturmak nasıl bir şeydi derseniz? Hiç sıkılmadım. Hele ikinci bebeği de doğurunca öyle bir vaktim olmadı. Çocuklarımın her anını yaşadım. Gittiğim hemen her yere götürdüm, her kutlamayı ailece yaptım, öptüm, kokladım..

Çok param olmadı bir daha , borca girdik, ayın sonunu zor getirdik kimi zaman, umursamadım.

Seviyordum çocuklarımla ilgilenmeyi çünkü. Onlarla bir şeyler yapmayı...

Ki anahtar cümle bu. Sevmek.

Çocuklarıma tek dediğim de bu. Havalı işler, yok cok kazandıran işler falan diye bakmayın sakın, en sevdiğinizi bulmayı çalışın. İşini severek yapmak kadar büyük zenginlik yok hayatta.

İşte on beş yıl geçmiş.

Şu anda yazıyı yazarken Can bana dedi ki neee on beş yıldır ben mi bakıyorum sana. Tam tersi de olabilir dedim. Hımm dedi, tam on beş yıldır bize mi bakıyorsun sen?

On beş yıldır aileme bakıyorum ben:-) Ve arkadaşlarımı buluşturuyorum, tüm sevdiklerime vakit ayırıyorum. Kapımın hep açık olduğunu herkes biliyor.

Ve onca senelik eğitim nereye gitti diye soranlara diyorum ki işte tam karşınızda duruyor. Hiçbir zaman tipik bir ev hanımı olmadıysam, çocuklarımın gözünde bana saygı varsa, dersaneye gitmeden ders almadan anneee diyerek benim yardımınla çözüyorlarsa yapamadıklarını, eşim son yıllarda evden uzakta çok vakit geçirirken aklı kalmıyorsa geride, otoritem sarsılmıyor, kendime güvenim tamsa, kadın olmayı tüm saygınlığımla yaşıyor, komplekslere girmiyor, kendimi biliyorsam, küçük erkeklerim böyle bir ailede yetişiyorsa, hepsi bana bağlı değil mi? Ve ben de okumamış olsam böyle olabilir miyim?

Sakın yanlış anlaşılmasın, kadının yeri evidir falan asla demiyorum ben.Israrla tekrar ediyorum,işin sırrı en sevdiğini yapmakta. En sevdiğin , saygın bir iş yerinde gün boyu koşuşturup hazırladığın projenin sunumunu yapmak olabilir meselâ, o zaman onu yapmalısın. Sen sevdiğin şeyleri yapmıyorsan, mutsuzsan, kimseye hayrın olmaz...

Sevdiğimiz şeyleri bulduğumuz, yaptığımız harika bir haftasonu olsun bu:-) Yok ya, sadece haftasonu ile sınırlamıyorum. Dilerim hepiniz sevdiğiniz şeyleri yapma şansını elde edersiniz. Başka şeylere bakarken gözünüzün önünden gitmesine de sakın izin vermeyin tamam mı:-)