İstanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2024 Pazartesi

İstanbul Film Festivali 4

Bu da aldığım son biletti. Tek başıma gittim, zira geçen hafta gerçekten de buluşma ayarlamaya çalışırken çok yorulmuştum artık. 

Sanırım festivalindeki Bütün aile filmlerine gitmişim. Bir tanesi baba ve kızı ile ilgiliydi, bir tanesi baba oğul yolculuktu , bugün de baba ve üç çocuğu vardı 

Vahşi ve Hür


Eşinin vefatı üzerine üç çocuğuyla kalan adam hayal ettikleri gibi onları çiftlikte yetiştirip evde eğitim vererek büyütmek istiyor ama tek başına yapmak için zor olan bu amaç çiftliği elinde tutamayıp çalışması gerektiğinde iyice imkânsız hale geliyor. 


Belgesel havasında çekilmiş sıcacık bir filmdi. Ben severek izledim.

Filmden dönerken kendime kolye bakacağım diye bir sürü takı da almış olabilirim :)



Metehan 'a aldığım yılanlı küpe çok şeker değil mi ?


Bunlar da kendime aldığım yüzükler.


Hep şu kıstırma küpelerden istiyordum, gerçi düşüp kaybolur gibi geliyor bana ama zaten atla deve para da vermedim.

İki kolyemden birisine Metehan el koydu. Ejderhalı yüzük almıştım ona bir de yalnız pençe yüzüğümde de gözü kaldı. Te Allam , takılarıma konuyor çocuk.

İşte böyle bir gündü. 

19 Nisan 2024 Cuma

İstanbul Film Festivali 3

Bugün annemle gittik filme. Ben vöyle baharlıkları falan giymişim, hava kışşşş olmuş bir gecede. Neyse.






Erken gidip önce birşeyler yiyip içtik. Oradan da sinemaya geçtik. Yerler numarasız olduğu için önce girip yer kaptık. Üç defa yer değiştirdik. Beyoğlu Sineması geçen sene kapalıydı, hüzünlenmiştim. İstanbul BŞB tarafından yeniden açılmış geöen senenin sonunda. Yalnız çok bozuk koltuk vardı. Bir de sıralar ikişerli basamaklanınca önünde seninle aynı hizada koltuk olan sırada görmek zor olabiliyor. Önümüzdeki hanfendi söylemese her sırayı öyle sanıp oturabilirdik orada. Normal filmlerde idare edilir de , festival filmlerinde filmin alt yazısı sinema perdesinin alt tarafındaki elektronik bir yerde yazıldığından aşağıda kalıyor. 

Gelelim filme.

Cottontail


Hüzünlü bir öyküydü. Ben sevdim. Bol bol ağladım. Öyle duygu sömürüsü yapan yapış yapış bir film değildi ha, zaten öyle filmlerde ben ağlayamıyorum :D

İksv sayfasından alayım konusunu.

Eşi Akiko’nun ölümünden sonra Kenzaburo ile yetişkin oğlu Toshi, neredeyse öbür dünyadan saydıkları bir mektup alırlar. Akiko, eşinden ve oğlundan küllerini çocukken en çok sevdiği yere, İngiltere’deki Windermere Gölü’ne serpmelerini istemektedir. Bu beklenmedik talep karşısında şaşıran iki adam, Akiko’nun son arzusunu yerine getirmek için Tokyo’dan İngiltere’ye giderler. Ancak Kenzaburo’nun yolculuğu tüm ailesinden zorlu olacaktır.


Film çıkışında Ayşe ile konuştuk, baktık o da Beşiktaş'taymış, biz de oraya gidiyoruz, buluşup birlikte çay içtik. O dönmeden bir kere daha birbirimizi görmüş olduk böylece.



Evet bu hafta gerçekten kendi rekorumu kırdım. 

Pazartesi: Annemle alışveriş merkezi 
Salı: Ayşe ve Nuray geldiler. 
Çarşamba: Mahalleden arkadaşım Ayşe ile birlikte sinemaya gittik. 
Perşembe: Aynur ile sinemaya gittik. Dönüşte mahalleden arkadaşım Canan'ın bahçesinde çay keyfi yaptım. Eve geldiğimde de karşı komşumu çağırdım balkonda kahve keyfi yaptık.
Cuma: Annemle sinemaya gittik sonrasında Ayşe ile buluşup çayımızı içtik.

E daha ne olsun maşallah bana :)

İstanbul Film Festivali / 2

Bugün bir Fransız filmine gittik Aynur'la.



Babasının Kızı . Filmin geçmişi anlatan giriş kısmının çekimleri biraz yorucu olsa da günümüze geldiğimizde normale döndü neyse.

İki genç birbirine aşık olurlar, kız hamile kalır. Bebek doğduktan sonra, oğlanın ailesini ziyarete gittikleri bir gün kız arabayı park edecek yer bulayım diyerek gider o gidiş. Baba kız baş başa kalırlar.

Film güldürdü, kahkaha attırdı, ağlattı, zaman zaman gerdi zaman zaman sardı sarmaladı. Baba kız, sevgilileri, futbol, resim, protestoların bol olduğu okul, belediye başkanı, emlâkçı arkadaşı, Portekiz'deki dev dalgalar, kızın araba kullanması, bebekle işe gittiği gün.. Sevdim filmi :)




17 Nisan 2024 Çarşamba

İstanbul Film Festivali/1

Bu sene öyle fazla filme bilet almadım. Pandemide formdan çok düşmüşüm. Bir de internetten bakmak yoruyor beni, kitapçıkla daha keyifli arıyordum. Dört tane filme bilet aldım. Bir taneye de kapıdan şansımı deneyeceğim. Belki canım isterse başka da bakarım.

Bugünkü film çok değişikti. Çünkü film değilmiş :D



Talking Heads grubunun bir konser sırasında belgesel niteliğinde bir filmini beklerken konser izledik :D Grubun da bildiğim tek şarkısı vardı  ama neyse ki müzikleri sevsiğim türdeydi.

İstiklâl Caddesi'nde çalışan bir arkadaşımın öğle tatilinde gelirsin sen diye aklını çelmiştim. Ama sabah Şişli'de bir toplantıda olunca heyecanlı bir geliş oldu :D Hayatının koşusunu yapmış olabilir. Neyse son saniyede girdik içeri.

Yine hiç unutulmayacak bir macera oldu bizim için. Azıcık kendimizi gıpraştırınca ne güzel anlar yaşayabiliyor insan. 

Yarınki film bakalım nasıl çıkacak :)



16 Nisan 2023 Pazar

Film Festivali 3,4,5,6 . Filmler İzleyecek Değişik Film Arayanlara Fikir Versin

Ekâbirliğim tutmuş, filmleri anlatmamışım. 

Ama önce dün yaşadığımı anlatayım.

Dün sabah 11.00 de Beyoğlu Atlas'daki bir filme biletim vardı. Benimle gelecek kimse bulamayınca sabah üşendim gitmeye. Zaten oruç oruç zor oluyor falan demekteydim. Neyse ki hâlâ içimde bir deli beni dürtüp yollara düşürüyor. Hadi kalk diye zorladım kendimi. Hava da mis gibi.

Filmi seçmemin tek sebebi yönetmeniydi. God Exists, Her Name is Petrunya . İzlediğim en güzel kadın filmlerindendi. (bknz) Onun ismini görünce gideyim demiştim. Ve bilin bakalım ne oldu. Filmin sonunda yönetmenle söyleşi varmış.


Tüm saçım başım bakımsızlığım ve ben mutluluğuma sarınıp fotoğraf çektirmişim :)

Film çıkışı kulağıma müziğimi takıp Dimash'ın Scream 'i eşliğinde Beşiktaş'a kadar yürürken on sekiz yaşındaki Handan olmuştum. Tek başıma sinemaya gitmeyeli öyle çok olmuş ki. Oysa en sevdiğim şeydi tek başıma gitmek. Elimden alınmış bu özgürlüğüm bir şekilde, ben de karşısına geçip duramamışım. Olur öyle, kadınların ellerinden alınır bir sürü özgürlükleri, sanki onlar bırakmış gibi hissettirilerek üstelik. Neyse bu başka bir yazı konusu olsun.

Gelelim filmlere.

Pazartesi günü 

INGEBORG BACHMANN - ÇÖLÜN KALBİNE YOLCULUK filmine gittik.


(Bknz) İneborg Bachmann'ın kim olduğunu bilmiyordum filmi seçerken, çölün kalbi kısmı etkilemişti beni. Avusturyalı ünlü bir yazarmış. Onun hayatından bir kesiti anlatan film kadın erkek ilişkileri üzerine düşündürüyordu. Erkek boyunduruğuna girmeyi kabul etmeyen kadın olmanın zorluklarını , sevgilisiyle kopuşlarını, bunun onun üzerindeki etkilerini izlerken insan şöyle bir iç çekiyor. 

Gerçekten güzel bir filmdi. Tavsiye ediyorum. Bir kaç +18 sahnesi vardı yalnız, aklınızda bulunsun.

Salı günü Dünyayı Kurtardığında filmini izledik. 

(Bknz) Birbirinden kopuk bir aileyi , özellikle de anne oğulu anlatıyordu. Anne bir kadın sığınma evinde sosyal görevli olarak çalışıyor, toplumsal olaylara yakın, kendisini adamış biri. Oğlu internetten canlı yayın açıp, her akşam bir şarkı çalarak bağışlarla para kazanan, takipçileri olan bu yüzden kendini beğenmiş bir ergen. Bir yandan da okuldaki siyasi olaylarda bilgili ve duyarlı kıza aşık. Sığınma  evine gelen bir kadının annesine şefkatli , yardımsever, çalışkan oğlunu gören anne hayalindeki oğulu görüp ona kol kanat germeye çalışırken sınırlarını zorluyor, aynı anda oğlu da sevdiği kıza ulaşmaya çalışırken kendisini bir sürü komik duruma düşürüyor. Neyse anlatmaya çalışmanın pek anlamı yok, izleyebilirsiniz, güzel bir filmdi . 

Cuma günü ise annemle en fıytırık filme gitmiş olduk :)



Aramızdalar. (Bknz) Fas, Katar, Fransa ortak yapımı bu filmde arap sinemasına yeni bir soluk getirmek istediğini söylemiş yönetmen. Kocasının zengin ailesinin evinde yaşayan aslen alt sınıftan gelen hamile bir kadın aile tarafından aşağılanmaktadır. Hamileliği bahane edip onlarla bir davete gitmeyip evde kaldığı bir gün doğa üstü olaylar başlar. Askerler yolları kapar. Aile eve dönemeyip gittikleri yerde kalır. Kocası onu da yanlarına getirtmek için komşularına para verir ama komşu kadını gitmesi gereken yerden daha da uzakta bir köşede bırakıp ailesiyle kaçar. Tek başına bir kasabada kalan kadın bir şekilde eşine ulaşmaya çalışır. Bu arada köpekler, kuşlar falan bir tuhaf davranmaktadır. İnternet gitmiştir, telefon hattı bile tam çekmemektedir. 

Film sonuna kadar kendisini izlettiriyordu ama ne demek istedi, noldu, bişi anladıysam arap oliim. Ahahaha, arap olsam anlardım belki. Doğa üstü olayda noldu, cinler perilere mi karıştılar.. Topluca kılınan namazda kulaklara giren karıncalar naptı. Kadın nasıl özgürleşmiş olmuş olayların sonunda ben pek bi fark göremedim. Kocasıyla aynı fikirde olmamasını belirtmesi miydi , neydi. İşte öyle bi şekilde bitti. 

İsterseniz izleyin, belki anlar bana da anlatırsınız :)




Son filmim de dün gittiğim 


Dünyanın En Mutlu Adamı . (Bknz)

Konusu pek de cazip görünmemişti aslında, dedim ya yönetmeni Teona Strugar Mitevska ismini görünce (Ay ismini görünce değil tabi, ismini nerden hatırlıycam Petrunya filminin yönetmeninden dediği için ) gitmeye karar vermiştim. Saraybosna'da, bir buluşma etkinliğine gidiyoruz. İlginç bir etkinlik bu, çiftler önce bir örnek gömlek geçiriyorlar üzerlerine. Masada karşılıklı oturup kendileriyle ilgili buluşmayı yönetenlerin sordukları soruları cevaplıyorlar birbirlerine. Sorular en sevdikleri şeylerle falan başlayıp din ırk farklarından etkilenmelerine kadar gidiyor. En kötü gününüz sorusuna kadının verdiği cevaba "Yalan söylüyorsun " diyerek ortamı terk eden adamla konu başlıyor. Sonrasında ortak yemek, oyunlar, danslar ,yarışmalarla falan gün etkinlik devam ettirilirken kızla oğlanın hikâyesi de dökülüyor ortaya ve herkese dokunuyor ucu.

Çok da fazla bilgi vermesem de olur , yine güzel ve düşündürücü bir fimdi. Özellikle esas oğlan harika oynuyordu. Savaş üzerine bir filmmiş . İzleyin bence.

İşte dört yıl aradan sonra , ramazan ramazan festivale gitmeyi başarmanın mutluluğuyla bu yazımı bitirirken, iyi ki sanat var, iyi ki dünyamıza dokunup bizi düşündüren , insan olduğumuzu hissettiren sanatçılar var diyorum bir kere daha. Nisan ayının deli bozuk havalarını çekilir kıldıran şakır şakır yağmurda evden çıkartıp yollara düşüren İstanbul Film Festivali'ni seviyorum. 

İzninizle , evden burnunu çıkartmaya üşendiği halde , kendi kendimi dürten kendime de bi aferim diyeceğim.

Ha bi de şu yazıyı iki saattir yazıyor olmama da aferim. 

Bu kadar uzun yazıyı okuduydanız eğer, size de kocaman aferim :D



7 Nisan 2023 Cuma

Dört Yıldan Sonra İlk Festival Filmi

Reks sinemasının önünde sabah erkenden kuyruğa girip üç saat bilet almak için beklemeyince eksiklik hissettim gerçi. Her sene geçmişten biraz daha fazla kopmak hüzünlü.

Neyse, geçen hafta oturup filmlere göz atmayı başardım. Bir taraftan da ramazanda filme benimle gidip yemek falan yemeden geri dönmeyi kim ister ki modundaydım. Yine de filmlere baktım. Ama internetten almaya alışkın olmadığımdan evelsi güne kadar bekledi bilet alma işi. Bilet almazsam kapıdan da bulurum ve fakat deneyimlerim bana biletim yoksa kılımı kıpırdatıp da gitmediğimi gösterdiğinden olay kapıdan bilet almak değil gidip gitmemeye bağlanıyor.  Sonunda dur bakayım biletlere dedim (Anam ne kadar pahalanmış, hafta içi sabah seansı 50 lira, haftasonu 90 , vıyyy) , passo dan satılıyordu, çok kullanışlı menü yapmışlar, festival broşürü açılıyor, haftalık sinemalar seanslar filmlerin konuları, filmeri seçip seçip en sonunda ödemeye geçiyorsunuz. Bilet bulamadığım filmlerin yerine hemen yenilerini koyabildim.

Sanırım altı filme bilet aldım. Hepsinden ikişer tane :D

Bilin bakalım ne oldu, bugün oruçtan izne ayrıldım :D Yani bu kadar denk düşer. 

Sabah erkenden Can'ı çekiştirip Kadıköy'e sürükledim. Filmimizi izledik, yemeğimizi yedik, döndük. Öyle evci olduk ki karı koca, dışarıda vakit geçirmeyi özlemişiz. Altı yıl , çoğunlukla ayrı şehirlerde yaşarken flört ettiğimiz için, o sıralar tüm hayalimiz evimiz olsun, televizyon karşısında tembellik yapalımdı. 

Bakınız şu an :)  O kulaklıkla manyak dizilerinden birini izliyor, ben kulağımda kulaklıkla müzik dinleyip telefonda vakit geçiriyorum :D Tamam çok güzel de arada çıksak fena olmıycak. Bugün çok keyifli oldu. Onunla ilk tanıştığımız sokaktan geçerken gülümsedik. Ona söylediğim ilk söz "bir dakika " olmuştu. Sonra da bırakıp fotoğrafçıya verdiğim filmleri almaya gitmiştim. Beklemeseydi kardeşim dükkanın önünde, manyak olduğum belli işte :D

Ay film festivalinden nereye geldim ben yaaa;) 


Dünyanın Kralları , Kolombiya'da geçiyor. Kimi kimsesi olmayan beş sokak çocuğunun hayatta kalma , varlıklarını ispatlama, haklarını elde etmeye çalışmaları savaşlarını anlatıyor. Görüp başımızı çevirdiğimiz, yanımızda olmalarını istemediğimiz gençler bunlar. Sokak lâmbalarını kırıp arabaları çiziyorlar, çalıyor, bali çekiyorlar. Bir taraftan da öyle acınası haldeler ki... İnsan yüreği burkuluyor. 

Dünyanın değişik köşelerinden filmleri izlemeyi seviyorum. Seyahat etsem göremeyeceğim köşelerini görüp hayatlarını izleyebilmek adına harika.  

İşte ilk film böyleydi. Merak edenler için festival açıklaması şurada .

Bakalım yarın sabah gideceğim nasıl bir film çıkacak.




17 Nisan 2019 Çarşamba

İstanbul Film Festivali 11 / Nefes



Oğlunun sağlığını düşünürken kendi sağlığını hiçe sayan bir anne ve dolambaçlı yolları geçit vermeyen bir metropol. İkinci uzun metrajlı filminde yönetmen Arturo Castro Godoy, kentin öte ucundaki okulunda yaralanan Asperger sendromlu oğluna ulaşmaya çalışan Lucia’yı izliyor. Yürek burkan, telaşlı bir yola çıkan Lucia, Buenos Aires’in parlak, Avrupai görünümünün hemen arkasında, dev süpermarketler, halk otobüsleri, yorucu bir bürokrasi ve protesto yürüyüşleri arasından geçerken çağdaş Arjantin’in alışılmadık bir portresini çiziyor. Çaresiz Lucia rolündeki ödüllü oyuncu Julieta Zylberberg’in nefes kesen performansı özellikle dikkat çekiyor.




Diyor tanıtımında. Ve fakat ben hiçbir şey hissetmedim bıkkınlık dışında . Hayatımda bu kadar ilerlemeyen film görmedim. Kızın da taksi tutmak dışında yaptığı bir şey yoktu. Holivud çevirseydi keşke bu filmi dedim, onlar sonuna kadar nefes nefese bırakırlardı bizi. Taksimetre sayacı ile kırmızı ışık geri sayımı izletip sürekli soluma sesi vererek olmuyor bu iş. Aynı anda başka bir film daha vardı, keşke ona gitseydim.

16 Nisan 2019 Salı

İstanbul Film Festivali 10 / Melekler Işıktan Yaratılmıştır



Festivalde de gösterilen Oscar adayı Irak Paramparça filminin yönetmeni James Longley bu kez kamerasını Kabil’deki Daqiqi Balkhi Okulu’nun küçük öğrencilerine, özellikle üç erkek kardeş, Sührap, Rüstem ve Yaldaş’a çeviriyor. Yönetmen, uzun yıllardır süren savaş, çatışma ve yoksulluk döngüsünün içine doğan bu minik beyinlerin gündelik rutinlerine odaklanıyor. Parçası olmadıkları bir savaşın cefasına katlanmak zorunda olan çocukların türlü imkânsızlığa rağmen hayal kurmaktan ve daha iyi bir gelecek için mücadele etmekten vazgeçmediklerini gösteren Melekler Işıktan Yaratılmıştır, bir yandan bir insanlık trajedisi anlatırken bir yandan da çocukların masumane dirayetleri özelinde insan ruhunun zaferini dile getiriyor.


Angels are Made of Light - Clip from roco films on Vimeo.

Afganistan ile ilgili bir belgeseldi. Ben daha film modunda olduğunu düşünmüştüm. Ama öğretmenlerin eskiyi hatırlamaları ile tarihine kısa bir bakış bile vardı. Yalnız seçim yaptıkları kısımda daralmışım. Seçim demeyin bana modundaydım :) Okullarında öğretilen şeyler öyle keyfiydi ki inanamadık. Sınav sorusu 1 : Şu dizeleri açıklayın 2 : Bilgisayarın parçalarını sayın. Başka bir sınav sorusu : Kainatı yaratan kimdir. Hangi hoca ne dersi veriyor anlamadık :)  Üçüncü öğretmenler günü kutlamasında artık uzadığına kanaat getirdim ama gittiğime memnunum. Haa kompozisyon konusu "Babalar en iyi bilir. Anneler en çok sever. "  Hahaha , tüylerim ürperdi görünce. Atatürk olmasaydı ne halde olacağımızı gördüm diyebilirim filmi izlerken.

14 Nisan 2019 Pazar

İstanbul Film Festivali 9 / Beyaz Karga



Ünlü oyuncu Ralph Fiennes’ın yönettiği üçüncü filmi, efsane balet Rudolf Nureyev’in hayatını anlatıyor. Senaryosunu Saatlerve Okuyucu ile Oscar’a aday gösterilen senarist ve oyun yazarı David Hare’in yazdığı Beyaz Karga, ilk gösterimini Telluride Film Festivali’nde yaptı. Son derece göz alıcı bale sahneleri içeren film, Nureyev’in Sibirya’da bir trendeki doğumundan gençliğine, eğitim aldığı yıllara değinerek 1961’de Paris Le Bourget havaalanında Sovyetler’den Batı’ya ilticasına kadar yaşamını ele alıyor.



Ve bu yaşamı eline alırken sıra takip etmiyor. Gittiği Paris turnesi sırasında geri dönüşlerle diğer kısımları birleştiriyoruz izlerken. Başka filmlerde çok karışık gelebilecek olan bu kurgu burada çok güzel yapılmış. İki saatlik film baştan sona nefes almadan izleniyor.

Sinemalara geleceğini düşündüğüm bu filmi çok sevdim. Dans, müzik, tarihe bir bakış ve ünlü bir baletin hayatı. Daha ne olsun :)




12 Nisan 2019 Cuma

İstanbul Film Festivali 8/ Onun Adı Petrunia



Petrunia, Teofanya bayramında suya atılan tahta haçı kapıp çıkarır. Haçın hem iyi şans hem de bereket getireceğine inanılır. Kuzey Makedonya’daki küçük Stip kasabasında yüzlerce erkeği kızdırmıştır Petrunia: Bir kadın ne hakla bu geleneğe karışıp bir de tüm erkeklerin önüne geçer? İş görüşmelerinde bile hakkı yenen eğitimli, aklı başında Petrunia, hakkını sonuna kadar koruyacaktır. Makedon toplumundaki dönüşümün kilise, medya ve yargıdaki yansımalarına göndermeleriyle, bu öfkeli olduğu kadar hüzünlü film, kemikleşmiş adetlerin hüküm sürdüğü bu ülkede kadınların dik durmalarının önemini vurguluyor.



Sanırım şimdiye kadar izlediğim filmler arasında en sevdiğim bu oldu :)

32 yaşında, şişman ve bir işe girememiş ailesiyle yaşayan Petrunia, filmin başından sonuna kadar güzelleşti sanki gözümde. Kendisini hiç anlamayan annesinin işe girsin diye itip kaktığı kız, yine bir iş görüşmesi dönüşü son derece aşağılanmış ve kötü hissederek dönerken geleneksel  sudan haç çıkartma gününe denk düşer. Bir şekilde sürüklenip onları izlerken haçı görmesiyle bir anda suya atlar ve diğerlerinden önce alır. Ve olayla başlar. Polis onu evinde bulup sorguya götürür . Bir televizyoncu kadın haber peşine düşer. Peder haçı geri ister. Suya atlayan erkekler haçı çaldı diye kıza köpürür.

Gerçekten çok güzel bir filmdi. Petrunia'nın karakolda dik duran başı, hazır cevaplığı etkileyiciydi. Kadınım, aptal değilim dediği kısım hele.

Eğer bir yerde rastlarsanız muhakkak izleyin. Siz de çok seveceksiniz.

11 Nisan 2019 Perşembe

İstanbul Film Festivali 7 / Canım



İran’da Elburz Dağları’nda yaşayan Firuze, 9 yaşındayken babasını kaybetmiş ve hayatın zorluklarıyla erken tanışmış. Çocukluğunu yaşayamadan ev işlerine bir yetişkin gibi koşturmuş ve annesine yardım etmiş. Henüz 14 yaşındayken de kendisinden yaşça büyük bir çobanla evlendirilmiş. O gün bugündür dağlarda, zor doğa koşullarında yaşıyor Firuze. Fakat 80 yaşına varan bu bilge kadının hayata bakışında cesaret verici müthiş bir taraf var. Başına gelenlere rağmen hayatı sevmek ve yaşamaktan vazgeçmemek konusunda önemli bir ders veriyor.




Bir saatlik belgeseldi. Bana Karadeniz'in köylerini hatırlatan bir doğada inekleri ile yaşayan 80 yaşındaki Firuze'nin yaptıklarını ben yapmaya kalksam bir hafta yerimden kalkamam herhalde. 11 çocuğu olmuş ama o tek başına kışın köyünde yazın da dağda yaşıyor. Hayran olmamak elde değil.

İstanbul Film Festivali 6 / Nehir Kıyısındaki Otel



Yakın zamanda öleceğine ikna olmuş yaşlı şair Younghwan, uzun zamandır görüşmediği iki oğlunu, kalmakta olduğu otele davet eder. Ölmeden önce oğullarıyla arasını düzeltme çabası, otele gelen iki genç kadının varlığıyla karmaşık bir hal alır. Prömiyerini Locarno Festivali’nin yarışma bölümünde yapan Nehir Kıyısındaki Otel’de siyah-beyaz sinemanın tüm avantajlarını kullanan Hong Sang-soo, aile, dostluk, ölüm, affetme ve zamanın geçişi gibi zihnini kurcalayan kavramları incelikle ele alıyor.



Filmi izlerken bir otele gidip bir kaç gün orada kalmayı, yatıp uzanıp,  hiçbirşey yapmadan vakit geçirmeyi canımız çekti :)

Siyah beyaz, sakin, zaman zaman gülümsetip zaman zaman düşündüren,  kalemim olsaydı da yazsaydım dediğim cümleleri olan güzel bir filmdi.


10 Nisan 2019 Çarşamba

İstanbul Film Festivali 5 / Joel



Filme adını veren Joel, Tierra del Fuego’da ıssız bir kasabaya taşınan Cecilia ile Diego’nun evlat edindikleri, dokuz yaşında bir çocuktur. Zorlu günler geçirmiştir, ağzından sadece “evet” ve “hayır” kelimeleri çıkmaktadır. Joel’in sadece okulda konuşup sorun çıkarmasıyla Cecilia ve Diego için işler daha da zorlaşır. Carlos Sorín, fedakârlığın sınırlarını karla kaplı, güvensizliğin ve ikiyüzlülüğün kol gezdiği bir kasabada geçen bu dokunaklı dramda keşfediyor.



Sanırım festivaldeki her türlü aile filmine bilet almışım. Ana kız, ana oğul, dayı yeğen, oğul baba, evlat edinilen çocuk, bugün gideceğim baba ve oğulları :)

Filme gelirsek. Evlat edinilen 9 yaşındaki Jose' nin hikâyesi. Ama daha çok Cecilia'nın hikâyesi. Cecilia rolündeki Victoria Almeida da hikâyenin hakkını çok güzel veriyor.

Hiç çocuğu olmamış insanların evine bir anda 9 yaşında, üstelik de sorunlu geçmişi olan bir çocuk geldiğinde yaşanabilecekleri çok güzel yansıtıyor film. Bir yandan sessiz bir çocuk, bir yandan ne derece doğru yaptığını bilemeyen , sevgi dolu ama endişeli , sessiz yapısına rağmen işlerin peşini bırakmadan , pes etmeyen anne. İşin içine okul girince,  diğer anne babaların tutumlarıyla arada kalan aile.

Okula giden çocuğun anne babası olmanın zorluğunu düşündüm bir kere daha. İnsanların bencilliklerini. Küçük kasabaların katılığını.

Konuyu okuduğumda Joel'in okulda sorun çıkarttığını düşünmüştüm. Oysa sadece geri olduğu bir ortamda diğer çocuklar arasında kendisine yer kazanmaya çalışan bir çocukmuş. Sorun çıkartan büyüklermiş.

Ve bütün bunların yanında çocuk evlât edinen güzel yürekli insanlara kocaman sarılasım geldi.

Güzel işlenmiş, güzel anlatılmış , güzel bir konuya parmak basmış bir filmdi  . Severek izledim.

8 Nisan 2019 Pazartesi

İstanbul Film Festivali 4 / Ölüler ve Diğerleri



Geleneğe göre on beş yaşındaki Ihjãc, babasının ölümüyle yeni şaman olacaktır. Kaderinden kaçmak için köyü terk eder “beyaz adamın” şehri onun sandığı vaha olmaktan çok uzaktır. Portekiz-Brezilyalı yönetmen ikili Salaviza ve Messora’nın yerli halktan amatör oyuncularla Ölüler ve Diğerleri, modernlikle geleneksellik arasındaki zıtlıkları yer yer Gaugin’in tablolarını anımsatan bir görsellikle perdeye yansıtıyor. Brezilya’nın kuzeyinde yaşayan, Ihjãc’ın mensubu olduğu Kraho kabilesinin günlük yaşamlarını, ritüellerini ve etnik-yerli azınlık olmanın sıkıntılarını anlatan film, gerçeküstünün sınırlarını zorlayan, şiirsel atmosferiyle çarpıcı ve etkileyici.



Bu filmi seçme amacım dünyanın hiç bilmediğim bir parçasını görmekti. Zira gerçek Ihjãc ve Kraho kabilesinin canladırdığı bir film olarak belgesel tadı da taşımaktaydı. Aynı zamanda da konusu olan bir filmdi . Başından sonuna kuş sesleri, nehir sesleri, ateş sesleri bizi çevreleyip taa oralara götürdü. İhjãc'ın dünyasına girip sanki paralel evrene ışınlandık.

Film bitmek üzereyken çıkanları ise hiç aklım almadı. Evet sonrasında aksiyon olmayacağı belliydi ama neydi gerçek dünyaya kaçma aceleleri. Neden insanlar durup bir müddet filmin kendilerini yavaşça bırakmasını beklemek yerine koşturuyorlar. Hayır sabah 11.00 matinesine gelmiş bir insanın ne acelesi olabilir ki ?


7 Nisan 2019 Pazar

İstanbul Fİlm Festivali 3 / Amanda



Başrolünü festivale konuk gelen Stacy Martin’in Fransa’nın yükselen yıldızı Vicent Lacoste’la paylaştığı Amanda, ailede bir kaybın dengeleri nasıl değiştirdiğini son derece duygusal bir tonla ve Paris’i fon alarak anlatıyor. Filmin başkarakteri, hiçbir şeye bağlanmayı göze alamayan David, kız kardeşinin beklenmedik ölümüyle birlikte kendi acısını yüreğine gömerek yeğenine sahip çıkmak zorunda kalıyor.



Evet, nihayet sevdiğim bir film oldu. Amanda rolünü oynayan  Isaure Multrier öyle güzel rol yapıyordu ki. Gözümüze sokmadan, minicik ayrıntılardaydı duygu fırtınaları.

Arka plândaki Paris de çok güzeldi .

İstanbul Film Festivali 2 / Yola Devam


Eşinden boşanmış olan Sybille, ergen yaşlardaki oğlu Samuel’in üzerine titremektedir. Onun hayatta anlamsız veya şiddet dolu bir yön seçmeyeceğinden emin olmak ister. Son çare, oğlunu da alıp Kırgızistan’a gitmeye karar verir. Ana-oğul ve iki at, tehlikeli olduğu kadar tatminkâr, muhteşem olduğu kadar sert doğasıyla göz alıcı Kırgızistan steplerinde duygusal bir aile Western’indeymişçesine yollara düşer.



Bazen bu film açıklamalarını yazan insanlar acaba filmi izlemiyorlar mı diye düşünüyorum . Oğlunun üzerine titreyen Sybille , ergen oğlu falan entrresan tanımlar olmuş.

Filme ailece bilet aldım. Anneli oğullu , atlı maceralı olunca sevebiliriz diye düşünmüştüm. Bir arkadaşım da geldi eşiyle. Altı kişi cümbür cemaat gittik :)

Oğluşların epeydir fikir birliğine vardığı yegâne şey herhalde filmi sevmemek oldu :D

Bir buçuk saatlik film yarım saate sığabilecek konuya sahip olunca holivudcu çocuklarım sıkıldılar tabi .

Bana gelirsek, görüntüleri sevdim, gittikleri uçsuz bucaksız stepleri sevdim. Ana oğul didişmeleri çok tanıdıktı. Başlarından geçen olaylar pek inandırıcı değildi gerçi. Yollar tekin değil dedikleri yerde üç kişi bizimkileri sıkıştırıp rahatsız ettiler bir kere, oğlan silahla havaya bir kere ateş edince kaçtılar pır diye. Sayı üstünlükleri vardı ? Koskoca geniş arazide bir su birikintisine girip bataklığa saplanıyorlardı neredeyse. E niye o suya girdin ki sen. Ne bileyim , kertenkele var diye annesiyle aynı çadıra girdi oğlan. Eeee, noldu şimdi ?

Anlayacağınız film beklediğim duyguyu yakalatmadı bana. Sanki senaryoculuk okulu öğrencisi biri ilk senesinde dönem ödevi yapmış da bütün unsurları yanyana ekleyip filme çevirmiş gibi. Sanırım Kırgızistan reklâmı yapmak istemişler. Atlı bir turizm var orada sanırım, zira filme gelen arkadaşım birisinin tam da bu yolculuğa çıkmayı plânladığını söyledi.

Evet . İkinci filmim de fıs çıktı biraz. Ama uzun uzun manzaralara bakıp, biraz açık hava almak istiyorum hissini yaşamak için güzeldi.

5 Nisan 2019 Cuma

İstanbul Film Festivali 1 / Alice T



Küçük bir çocukken evlat edinilen Alice’in sorunlarla örülü hayatına bir de hamile kalmanın ağır gerçekliği eklenir. Kendi bildiğini okuyan Alice için bu olağandışı durum yalnızca yeni bir huysuzluk malzemesiyken başta annesi olmak üzere tüm çevresiyle ilişkisi etkilenecektir. 



Festivali bu filmle açtık. Doğrusu sabun köpüğü gibi bir şeydi , nefret etmedik ama ha izlemişiz ha izlememişiz fark etmezdi. 

Değişik ülkelerin filmlerine bilet almayı seviyorum, oralara gitmişim gibi hissettiriyor. Bu filmde öyle bir his de yaşamadım. 

Ayak üstü yüz yalan uyduran 16 yaşındaki bir kızın hayatını izledik. O yaş grubunun içinde olduğum için gördüklerim bana yeni bir şey göstermedi. 

Neyse, arkadaşlarımla keyifli bir gün geçirdim. Filmi boşverin en iyisi :D


17 Nisan 2018 Salı

Festival Bittiii

On bir gün içinde Küba, Sovyetler Birliği, Rusya, Uzay, Teksas, Gürcistan, Pakistan, Kanada, Norveç, Kolombiya, İrlanda, Filistin, Bulgaristan, İngiltere, Fransa , Slovakya ve Letonya gezmiş gibi oldum. İki kere aynı yere gitmeden nasıl bu kadar homojen dağıtabilmişim hayret :)

Sergio & Sergei, Baba, Ona İyi Bak, Düğün Davetiyesi  ve Radiogram en sevdiklerim oldu. Sağlam Şarkı en sevmediğim.

Bu sene hem film rekorum hem de birlikte gittiğim arkadaş rekorumu kırdım :) Yorulsam da çok mutlu zaman geçirdim.  Darısı gelecek senenin başına :)


İstanbul Film Festivali 11 / Dışarıda

Bu sene de festivalin sonuna geldik. 11 filmle kendi rekorumu kırdım. Bugün Dışarıda'yı izledim. İşten çıkartılan bir adamın Slovakya'dan Letonya'ya iş bulmak için gelme macerası. İlginç insanlarla karşılaştığı,  ilk defa deniz gördüğü, balık tutmaya çalıştığı bir macera. En sonunda balıkçı teknesinin peşindeki martılar için bile izlemeye değerdi :)



Çalıştığı elektrik santrali kapanınca ellilerindeki Ágoston, kimsesiz, faydasız, amaçsız ve işsiz, belki bir iş bulmak belki de balık avlamak için Slovakya’dan Doğu Avrupa’ya doğru yola çıkar. Letonya’ya varana dek karşısına canayakın bir kadından sevimsiz bir Rus adama ve doldurulmuş bir tavşana, birçok tuhaf şey çıkar. Adını kahramanının git gide toplumdan “dışarı çıkmasından” alan Dışarıda, absürt bakış açısıyla harika manzaraları Avrupa’nın yabancı korkusuyla birleştiren, mizahı da göz ardı etmeyen bir yol filmi. Tıpkı Ágoston gibi Slovakya’da doğmuş bir Macar olan yönetmen György Kristóf’un kendi yaşamından esinlenerek senaryosunu yazıp yönettiği ilk filmi, ilk gösterimini Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde yaptı. (İksv sayfasından)

16 Nisan 2018 Pazartesi

İstanbul Film Festivali 10 / Ava

Eveet arada derede kaldığım bir filmdi bu, alsam mı almasam mı düşünmüştüm. Beklediğimden keyifli, maceralı çıktı. Bugüne kadar cıbıldak insan görmeden gelmiştim, bu filmle haa şimdi festivale geldiğimi anladım dedim  :D Hoş sanatsal filmlerde neden çıplaklık olduğunu hiç anlayabilmiş değilimdir ama neyse :)

Kahramanımız 13 yaşındaki Ava yaşının dertlerinin yanısıra gece körlüğüne yakalanmış, karanlıkta görememeye başlamıştır  . Asi ve başına buyruk yapısı ile bir de aşık olunca iyi ki çocuklarımın tek derdi odalarını toplamamaları  diye şükrettiğim bir ergen çıktı ortaya:)




Güneş şemsiyeleriyle bezeli bir sahilde çocuklar oynuyor. Suyun sesi, gökyüzünün maviliği ve güneşin sıcaklığı hâkim. Bütün bu kalabalığın ortasında uyuyan bir çocuk Ava. Henüz 13 yaşında. Ruhu uyanıyor ancak gözleri, bir hastalık nedeniyle kapanmak üzere. Genç kızlığına adım adım yaklaşırken, önünde bekleyen sorunlarla baş edebilmek için kendince yöntemler arıyor. Prömiyerini yaptığı Cannes Eleştirmenler Haftası bölümünden ödülle dönen Ava, genç bir kızın büyüme hikâyesini girift bir anlatı üzerinden kuruyor ve dört başı mamur bir sinema duygusu yaratıyor. Yönettiği ilk uzun metrajlı filminde Léa Mysius, oldukça kompleks, görsel olarak çok maharetli bir karakter portresi çiziyor. (İksv sayfasından)





AVA un film de Lea Mysius (english subtitle included) from Funfilmdistribution on Vimeo.