12 Mart 2015 Perşembe

Herşeyi Tutmaya Gerek Yok...

Banyo dolaplarından sonra mutfak dolaplarına saldırdım.

Epeydir gözüme takılan tabaklar vardı, sevmediğim ama kullanırım diye duran.

Fi tarihinde seramik kâseler almışım kendime, çoğu da küçük, yemek kâsesi kadar. Dedim, sizin miyadınız doldu. İki tane de kayık tabak vardı, seviyordum ama onlar da seramik, kenarları çıtlamış, içleri sürekli çizik oluyor. Onları da koydum bir kenara. İki tane de büyük salata tabağı. Yemek takımlarıma da uymayan camdan . Hımm, bunların yerine yenisini almalı diyerek ayırdım.

Dün Paşabahçe'de beyaz, düz, istediğim büyüklükte porselen iki salata kâsesi gördüm. Hem de haftalık indirime girmiş. Hemen aldım. Eve gelince de diğerlerini bir güzel paketledim, akşama kapıcıya verdim isterseniz kullanın diyerek. 

Dolap ferahladı, oh :-) 

Günaydın:-) 

Gereksiz fazlalıklardan kurtulduğunuz ferah bir güne açılsın sabahınız:-) 

11 Mart 2015 Çarşamba

Iıh, Hiç Ümit Yok

On sekizinci yıldır aynı mobilyalarla yaşamaktayız. Kelebek Mobilya da ne yaparmış kardeşim, on sekiz yıldır tepesindeyiz, en son İstanbul'a taşınırken biraz hırpaladılar o kadar. Bir de koltuklar gıcırdamaya başladı.

Gıcırdama sesi kadar gıcık olduğum bir şey de yoktur.

Geçenlerde yeni mobilyalara bir bakayım dedim. Hiç birisini beğenemiyorum. Benim koltuklar küçük ve rahat. Artık o kadar küçüğü kalmamış. Vitrinim büyük ve her türlü ıvır zıvırımı taşıyor, öyle vitrin de kalmamış.

Dün baktım Evim dergileri birikmiş bir sürü. Atmadan ben bunlara bir bakayım, içlerinden sevdiğim mobilya falan ne varsa keseyim, kendime bir tablo oluşturayım. Adı neydi hatırlamadım şimdi, hani kesip biçip oda dekorasyonu renkleri, modelleri yapıyorlar ya. Ha ha ha, bu açıklamamdan bir şey anlayan olduysa bravo :-)

Aldım birinci dergiyi. Sayfaları, reklâm olanlar dahil itinayla inceliyorum hoşuma giden şey görür görmez atlayacağım üzerine.

Sonunda buldum!

İşte oradaydı, çok güzeldi, tam da bundan istiyordum ben.

Hayallerimin...


Tırmığı değil tabi, yaprakları, sepeti, bahçesi...

He canım koca dergide bula bula bunu buldum.

Sonra da niye bir ev beğenemiyorum ben derim, İstanbul'un ortasında böyle bir bahçe bulmam için varlığını henüz bilmediğim Mısır'daki zengin amcamın ölmesi lâzım, başka yolu yok.

Ben bir müddet daha kiralık evimde gıcırdayan mobilyalarımla oturacağım belli oldu bu iş:-)

10 Mart 2015 Salı

Yetenek Yok da Azim Had Safhada:-)


Bu müzikli takı kutusunu Can ilk evlendiğimiz yıllarda almıştı , ilk halini çekmemişim ama kahverenginin üzerinde altın rengi çiçekler vardı. Hem desenler gitmişti hem zaten ben kahverengiyi de altın rengini de sevmem, zamanında şimdiki gibi beyazlı güzel şeyler pek yoktu tabi:-) 

Neyse, üzerini zımparalayınca çıkan kırmızı rengi hoşuma gitti. Ben de beyazla boyayıp kuruyunca yine zımparaladım. Artık ne tekniğidir bilmiyorum, tamamıyla atmasyon benimkisi:-) 

Üzerine bir süs yapayım dedim. Şablonla çiçek çizdim, çok fazla boya sürmüşüm dağılmış. Sildim. Bir nota işareti yaptım, o da sap gibi kaldı. Sonra kurşun kalem ararken şu pazartesi günü adı geçen çekmeceyle boğuşmaya başladım. Ne bulduysam boşalttım - ki fransızca ders kitaplarından ingiliz grammer in use'a yemek kitaplarından kâğıt bebeğe her nevi zamazingo orada. İşte bu sırada kuşlarıma rastladım. Eminim ahşap boyamada geçici dövme yapıştırma sanatı diye bir şey yoktur ama şimdi oldu. Üzerine vernik sürersem çıkmaz herhalde diye düşünüyorum. Çıksa da önemli değil, deneysel çalışıyorum şu an:-) 

En sevmediğim sarımsı ahşap renkli dikiş kutusuyla anahtar askısını ele alacağım bir sonraki sanat şaheserimde görüşmek üzere:-)  Sanırım her birşeyi beyaza boyayacağım ben bu gidişle::-) 

Ben de Bitirdim İşte :-)


Görüyorum bazı bloglarda liste liste biten ürünleri koyuyorlar. Hoşuma gidiyor. Ama bendeki x genlerinin birer ucu kopuk olduğundan kişisel bakım deyince gerim gerim geriliyorum.

Şu elimde gördüğünüz Can'ın kim bilir hangi tarihte bi otelden getirdiği vücut kremini büyük bir çaba göstererek biraz önce bitirdim. Alkış istiyorum bak:-)

Geçen gün elimdeki Evim dergisinin kışkırtmasıyla banyo dolaplarını düzeltmeye girdiğimde bayağı kutu attım aslında ama. Onların içindekileri tuvalete boşalttığımdan sayılmaz herhalde.

Bir kere şu göz temizleme losyonlarının bi son kullanım tarihi oluyor mu bilemedim ama üç senedir kullandığıma göre atiim artık dedim. Hayır bir de hiç açılmamış kutu vardı, kocam Migros alış verişi yaparken indirim diye tutuşturmuşlar eline. Ya da adam bana biraz göz makyajı falan yapsan mı demeye çalıştıydı bilemeyeceğim onu şimdi bak:-)

Ayda bir üşenmeyip gözüme bir far sürüyorum. Eh, o kadar az olunca üç sürmemden birinde silmeyi unutuyorum haliyle. Biter mi öyle losyon. Neyse gidip kendime bir ton para verip yeni bir tane aldım. Ama küçük boyla aynı fiyat diye büyüğünü aldırdılar, hayır bunu kullanmam gerek, yazık be verdiğim paraya..

Yüz toniği de öyle gitti. Yenisini almadım daha.

Bir şişe el kremi gitti. Elime arkonun zeytinyağlısını keşfettikten sonra pek bir şey kullanmıyorum zaten. He canım, el kremi kullanıyorum, çünkü ellerim hatır hutur oluyor. Cif yerine karbonatla ovmaya başlayınca yağlı yerleri aslında ellerim de biraz rahatladı. Bir de karbonatı durulaması daha kolay olsaydı:-)

Neyse işte, dikkat ederseniz konu hemen temizliğe doğru kaymaya başladı zira bende kremlere ilgi ancak bu kadar :-)

9 Mart 2015 Pazartesi

Sabah Halleri

♪ Şu kitabını bitir artık. Bitirmen için okuman gerek tabi:-)
♪En sevmediğin renkteki ıvır zıvırları bir boya bakalım neye benzeyecekler.
♪ Yapbozun başından ayrılmayacağın kesin de bitince yenisine başlama hemen bari, biraz Metehan'ın kitaplarına dal, maceradan maceraya koş.
♪ O paltoyu terziye götür fermuarını değiştirsin.
♪ Salondaki vitrinin çekmecelerini boşalt , yine kapağı açıldığında içindekiler fırlar hale geldi.
♪Torbadaki kitapları götür bir sahafa ver.
♪Hikâyenin ruhunu yakala da bitir onu.

Kendime haftalık listeler hazırlamaya karar verdim, Belki işe yarar:-)

Başım ağrıyor, kılımı kıpırdatasın yok, biri beni koltuktan kazısın.

Bi fincan enerji alabilir miyim, biz de kalmamış da:-)

Derken sabah koşuşturmasına girdim. Yürüyüşümü yaptım sonrasında. Kapalı , soğuk ve pusluydu hava ama ağaçların güzelliğini izlemek iyi geldi. Hepsine günaydın dedim tek tek, ne kadar güzelsiniz bu sabah :-)

Sana da günaydın. Evet yeni bulüz çok yakışmış, saçın yeni modeli yüzüne gitmiş, rujun kırmızısı, pembesi, bordosu harika, bugün bi güzellik var sende :-)

Şimdi ben Metos'un yaptığı cheesecake'e yumulacağım, kırk dakika boşuna yürümedik her halde:-)

6 Mart 2015 Cuma

Biz de her sabah erkenden eşlerimizi yolcu ederiz gülümseyerek. Gün boyunca neler olabileceğini hiç getirmeyiz aklımıza. Zaten o kadar şevkli, o kadar mutludurlar ki yaptıkları işten, gerisi önemli olmaz.

Çocuklarımız küçükken her yeşil tulumluyu babaları zannederler uzaktan :) Gökyüzündeki her uçakta babamız uçuyordur. 

Hiç getirmeyiz aklımıza kötü şeyler. 

Ta ki gerçekleşinceye kadar.

O zaman düşen uçağın içinde hepimiz yer alırız sanki. Sevdiklerimiz, umutlarımız, hayallerimiz, hepsi o uçaktadır...Hayatın nasıl da "bir varmış bir yokmuş"tan ibaret olduğunu herkesten çabuk öğreniriz...




Onlar şimdi en sevdikleri yerdedirler ihtimal. Öyle olmalı ...

Bizler de yarın sabah hiçbirşey yokmuş gibi gülümseyerek yolcu edeceğiz babalarımızı yeniden...


Not: Bizim babamız artık askeri uçakta değil ama dile kolay yirmi sene oradaydı.


Not 2: Dört yıl önce yazmışım bu yazıyı, düşen uçaklarla içimiz acıyınca yeniden yayımladım.

Bu Sefer Güzel Oldu :-)



İstridye mantarı kavurması diyorum, bu sefer güzel oldu.

Bir kere ilk yaptığımdaki gibi saplarını koymak gafletinde bulunmadım. Oralar pişmiyormuş. Sadece şapkasını doğradım.

Yıkadıktan sonra sünger gibi bütün suyu çektiğinden iyice sıktım.

Tereyağla kavururken içine biraz da sarımsak doğradım. Tuz atmadan uzun uzun pişirdim. Diğer mantar gibi beş dakikada pişmiyor.

Piştikten sonra üzerinden soya sosu dolaştırdım.

İşte bu kadar:-)

Üçüncü Cemre Toprağa :-)

5 Mart 2015 Perşembe

Hep Bir Şekilde Başardık Değil mi?

Küçük prensim, taklitçi yengecim, akıllık bıdığım,

Daha doğduğunda göbeğine ilaç sürmeme izin vermemeyi başardığında anlamıştım başıma gelecekleri.

Bir hafta kucağımda uyudun yatağına her bıraktığımda dikenli tellere atmışım gibi tepki vererek. Sonunda yüz üstü yatmayı sevdiğini anlayıp anlaştık. Bir haftalık bir bebek olarak başını kaldırıp döndürdüğünde, dizlerinin üzerinde kendini atmaktan kızarıklık oluştuğunda ise kurtulmaz hiçbir şey elinden dedim:-)

Ağabeyinin mamasından içmedin, tek tek deneyip bulduk istediğini. Meyve suyunu hep reddettin. Hatta ilk defa beş altı aylıkken senin için hazırladığın ilk püreyi ağzının kenarlarından akıtıp yemeyince daha erken demiştim de on dakika sonra aynı sebzelerin yemeğini yedirirken ağabeyine öylesine istekli davranmıştın ki gidip kaşık getirmiştim sana da. Bil bakalım, biraz önce ağzına püreyi alamayan ama lüp lüp yemeği götüren çocuk kimdi? Baharatlı, yağlı, normal istediğini anlatmıştın o kadarcıkken.

Sokağa ilk çıktığımız zamanlar sen bir tarafta ben bir tarafta birbirimize kızarak ilerleyemiyorduk bir türlü. Sen kendi yoluna gidiyordun. Bırakmıştım bir gün en sonunda, arkandan takip etmiştim yürüdükçe. Ancak ondan sonra benimle yürümeye karar vermiştin.

Hiç elimi tutmazdın, hep turuncu ve fıstık yeşili bir şeyler giydirmeye başlamıştım ben de, bulayım neredeysen diye.

Yerinde durmazdın, saçlarını kurutmak için takı kutusu boşaltırdık önüne:-)

Pudingi elinle yerdin, bulgur pilavı tanecikler halinde dağılırdı, bir bir parmağınla ağzına atardın. Ağzına yemek vermek için bin türlü oyunlar oynardım. Hiç ilgilenmezdin, sonra bir bakardım öğrenmiş olurdun söylediklerimi.

İlkokula kadar sebze yemeklerini blanderdan geçirdik yedik. Anaokulunda tiksindiğin şeylere arkanı dönüp bisküvi kemirdin. Soframızdan zeytin, domates, karpuzu kaldırdık uzun süre. Yanında mandalinaya el sürmedik.

Bir şekilde her şeyin üstesinden geldik.

Bir kolumu bacaklarının arasından geçirip bir kolumu belinden dolamadan kucağıma alamadım seni çoğu zaman, aradan sıyrılıp yere atardın kendini. Parktaki en yüksek kaydırakta, dualarla merdivenin altında dururdum. Düştün, kalktın, düştün, kalktın. Çok yoruldum hep, ama dedim ki düşse de kalkar benim çocuğum muhakkak:-)

Gitmediğimiz acil servis kalmadı. Kafa travmaları, kaş yarılması, kol kırığı, dudak kesiği, çay bardağını yemek.. Başına gelenleri hep olgunlukla karşıladın. Tek kolun alçıda gıkın çıkmadan geçirdin on beş gün. Başını da o alçıyla kırmandan korkmadık desem yalan olmaz:-) Ama sen kendi yaptığı zorlukları hiç söylenmeden aşan oldun.

Öpüp koklamaya doyamadığım. Gülümseyişiyle güneş ışığım. İnce düşüncelerine hayran olduğum.

Bu sabah çok umutsuzluk hissettim. Sana ne dediysem ulaşamadım yine. Sonra düşündüm. Ooo, biz neler atlattık.

Sinemalara gittik değil mi yine de, senin buz kesmiş ellerinden tutup yanında olan bendim. Duvar kâğıtlarını yırtıp sonra da duvardaki çatlaktan korktuğunda onu yeniden kaplayan bendim. Düştüğünde öpen, güneşten kaşındığında kremini süren, bak ailemizde bir sen kaldın denize motorun üzerinden atlamayan dediğinde kendimi o yüksekten suya atan bendim.

Hep de yanında olacağım.

Kızacağım da zaman zaman, çünkü oğluşumun hayatını hep mızıldanarak geçirmesi beni üzüyor. Küseceğim de karamsarlık girdabına girip senin için yaptıklarımı göremediğinde. Ama öpeceğim, sarılacağım, kocaman seveceğim. Bir bardak sıcak çikolatayla geleceğim yanına. Yumuracağım doya doya..

Ve biz bunu da bir gün gülerek hatırlayacağız sadece, tıpkı senin klozete bisküvi batırmaya çalıştığın gün gibi, tıpkı çimentoya bulanıp geldiğin zaman gibi, tıpkı kış ortası botlarınla denize girdiğin zaman - lar :-) :-) :-) - gibi:-)

Seni seviyorum ... Hem de o kadar çok seviyorum ki, inanamazsın:-)