12 Temmuz 2020 Pazar

18 Olmuş :)

Bugün günlerden Bilgehan.


18 yıl önce bu zamanlarda doktorumuz bir hafta öncesinden almaya karar vermişti. Çocuğum gelişimini tamamlayamayacak sizin yüzünüzden dediğimde,  "İyi, iki ay daha bekleyelim de yürüyerek çıksın karnından"  diye gülmüştü bana 🤣


Arkadaşları Can'a bu çocuğu sakın kaybetmeyin, kimse bulduğunda size getirmez diyorlardı. Tipi zengin çocuğuna benziyormuş 😂


Çok koşturduk o zengin çocuğunun peşinde,  çoook 😁 Sürekli fıstık yeşili veya turuncu şeyler giydiriyordum ki bulayım karıştığı kalabalıkların arasında.


Zira biz bir şey almayınca dönüp başka bir ailenin peşine takılabiliyordu rahatça 😀



Bilgehan hikâyeleri anlatmakla bitmez.


Kitabın çalışmadığım yerinden gelen, beni ters köşeye yatıran, hayatıma bir ralli heyecanı, dağa tırmanma çelıncı katan tatlı oğluşum. Tırmanıyoruz biz o dağa. Yerimizde saymıyoruz. Biliyorsun.


Seni seviyorum. Bunu sakın unutma zira gelecek seneye kadar benden hiç hoşlanmayacaksın, söylemedi deme :D :D

İyi ki doğurmuşum seni. 

Nice güzel yılların olsun oğluşum.

9 Temmuz 2020 Perşembe

Bugün de Geçti

Dün gece Metehan'la film izleyelim derken saati iki buçuk nasıl yaptık bilmiyorum.  Ona Tatil filmini izlettim. Jude Law olamacağına göre piyano çalmayı öğrenmenin romantik ilişkilerde işine yarayacağına karar verdi :)


Sabah beşte yataktan sürüklenircesine kalktım. Altıya doğru da onu kaldırdım. Kahvaltımızı yapıp yollara düştük.

Sanırım forma girip biraz hızlanmış olmalıyız ki benim kasık ağrım nüksetmeye başladı. Yarı normal yarı topallar vaziyette yokuş çık, yokuş in yolumuzu tamamladık.


Yolun ucu bu nokta olunca yürüyüşümüz pek keyifli geliyor tabi.

Çayımız, manzaramız, müziğimiz.


Saat dokuzda eve dönmüş,  duş almış, koltuğa kıvrışmıştım bile :)

Öğlene kadar uyumuşum.

Kalkıp Can'a kahvaltı hazırladım. Yemek hazırlıklarına giriştim.

Bulaşıkları topladım, makinaya attım.

Can'ı yolcu ettim.

Bookstagram'a kitap fotoğrafı çekip videomu hazırladım .

Bir iki yapboz parçası yerleştirdim.

Şimdi evi süpürüyorım. Az bi mola verdim.

Sonrasında makina boşalacak. Ütü var. Yerleri de silmeli. Akşam yemeği.

Bilmiyorum halim olursa az bi pilates yapar mıyım. Tartım da bozuldu, umarım aldığım kiloları geri vermişimdir.

Şu bacağım bi düzelseydi ne güzel tempolu yürürdüm, ağır aksak gitmek hiç keyifli değil .

Neyse kalkıp evin kalanını süpüreyim. Aslında sıkı bir temizlik lâzım ama ayak altında üç tiple gereksiz bir yorgunluk ve geeilim oluyor.  İdareten geçiştiriyorum. Zaten mutfaktan çıkamıyorum.

İşte böyle.  Saat beş buçuğa geliyor. Çöpü de kapıya çıkarayım.

Aaa sipariş verdiğim ayakkabım gelmişti, onu da deneyeyim sonra.

Spor ayakkabımın bir tanesi ayağımı ağrıttığı için vermiştim birilerine. Diğerini de evde spor yaparken (ya da salonda) giyiyorum. Yeni bir taneye ihtiyacım vardı. Bendeki modelin aynısından sipariş vermeyi akıl ettim sonunda. Umarım cuk diye oturur da ben de kışlık ayakkabıyla yürümekten kurtulurum.

Bir de maske sipariş verdim.  Sabahın erken saatlerinde kimse yokken belki yıkanabilir maske takarız dedim. Daha az terletiyor olabilir. Ama kalabalıkta diğeri takarım. Gerçi bu kadar rahat dolaşanlara rağmen rakamlarda bi gıdım doğru dürüst yükselme yok olduğuna göre pandemi felan yok herhal :<

E hadi kalk da süpürmene baksana Handan. Mola işten uzun sürüyor.

Çüüüz.

7 Temmuz 2020 Salı

O Yataktan Kalkmak Hiç Kolay Değil Ama Değiyor


Yine sabah beşte zorla kalktım.  Yine uykuya devam etmek çok cazip geldi ama başardık :D Bu sabah yedide deniz kıyısına ulaşmıştık. Bir saat keyif yaptık. Müzik dinledik. Şiir okuduk. Sohbet ettik. Saat dokuz gibi evdeydik. Bi de kilo verseydim iyiydi ama bu yaştan sonra almamaya da eyvallah demek gerekiyor herhalde.

Bu arada maske ile yürümekten yüzüm öyle nemleniyor ki sanırım yaz sonunda cildim otuzlu yaşlarına dönecek :D

6 Temmuz 2020 Pazartesi

Nostaljik Pazartesi

Deniz özlemim iyice depreşince nostaljiye de yansıdı tabi :)

Sizi Biraz Serinletelim :)

Cuma günü bize izin verdim. Tembellik yapıp dinlenecektik.

Sabah geç vakitlere kadar uyumuşuz. Kendimize geldikten sonra volkanik plaja gitmeye karar verdik.


Şöyle simsiyah taşlı bir yer.


Duşu, giyinme kabini var ama yemek içme yeri, şezlongu falan yok. Biz sandalyelerimizi ve şemsiyemizi yanımızda götürdük ama ağaç altı yer bulduğumuzdan şemsiyeyi açmadık. Ekmeğimiz, kahvaltılığımız, meyvemiz de yanımızdaydı. Çok keyifliydi :)


Buradan sonrası Can'ın makinasından :)


Maske şnorkel takıp sonra da elimle hava kabarcıkları yaparak onu seyretmeyi ve yüzümü gıdıklamalarını çok seviyorum. Bu poz onun pozu :D


Suyun altında bambaşka bir dünya var..


Nasıl da güzeller.



Bunlar da benim balinalar :)


Şu pozu ben de vermeye çalıştım ama hahaha, boğuluyorum da yardım istiyorum gibiydi birisi. Diğerinde de saçlarım yüzümü kapatmış korku filmine dönmüş iş :D


Keyfini çıkartın bakalım çocuklarım, yarın yine görmek istediğim yerler var.


Nihohahahayt :D

4 Temmuz 2020 Cumartesi

Ortaya Karışık :D








Günaşırı Yürüyüş


Bu sabah saat beşte yataktan sürüklenircesine kalkarken hiç halim yoktu.  Sokağa çıktığımda,  iyi ki kalkmışım dedim :)

Bi de umarsız insanlar yüzünden maske zorunlu hale gelmeyeydi iyiydi. İşin kötüsü onlar hâlâ gıdılarını korurken biz in cin olmayan yollarda kan ter içinde yürüyüş yapmak durumunda kalıyoruz.

Neyse. Dönüşte alınan simitler de kızartılıp lüpletildiğine göre artık yatabilirim :D

2 Temmuz 2020 Perşembe

Bu Sabah da Başka Sahil


Metehan arkadaşıyla dağda kamp hayalleri kuruyor. Ve fakat aylardır evden dışarı burnunu çıkartmadığından forma girmesi gerekiyor. Evde spor yapıyoruz ama yürüme kaslarımız zayıflamış :)


Ben zaten ne zamandır sabah erken kalkıp da yürüsem modundaydım da bir türlü beceremiyordum.


Hadi oğlum, birlikte yürüyelim dedim. Sırtında çantayla yürüyeceğinden ona da hazırlık olsun diye çantayı su ve çay termosları ile dolduruyoruz  :D Ki bizi güdüleyen tek şey deniz kıyısında çay içmek :D


Üsküdar'a gelmek için tam olarak sayarsam toplamda dört kilometre yokuş çık, yokuş in, yokuş çık, kısa bir düzlük -100 m kadar -derken yine uzuuun bir yokuş in şeklinde yüründüğünden buraya hiç yürüyerek gelmemişim. Hele dönüşte o uzuun bir yokuşu çıkıyorsun :D Ama dağ tırmanışı için çalışınca hadi bu hatta yürüyelim dedik.

Tek sorun sahilinde sakin bir yer bulması. Banklar var ama herkes önünden yürüyor. Bu oturduğumuz alan normalde kafelere ait. Minderler falan var.  Baktım herşey toplanmış. Hadi oğlum dedim, baban olsa hayatta bankta oturmaz bizi buraya sürüklerdi. Ola ki büfeden birileri gelirse veririz iki çay parası. Neyse gelen giden olmadı. Biz de kalabalığı ardımızda bırakıp denize sıfır Kız Kulesi ve martı keyfi yaptık.

Öyle güzel dinlenmişiz ki, dönüş yolu düşündüğümüzden de kolay geçti.

Ki gece üçte hâlâ uyku tutmamıştı, sabah da beş buçukta kalkmıştım :)

İstanbul'da sakin bir alan bulmak zor. O yüzden ne kadar erken o kadar iyi. Altı buçukta bile etraf doluyor.

Handan'ın çayını çorbasını yanında taşıyıp kalabalıklardan uzakta durmaya çalıştığı normalleşme adımları ancak bu kadar anacım.

İyi ki kafa dengi bir oğlum var da yapabiliyorum şu işi.

Ola ki forma girersem, soranlara valla keyif uğruna forma girdim demek durumda kalacağım kimse anlamayacak :D

Not: Bu fotoğraflarda şarkı yok, dün bi saat uğraşmıştım, ne gelen var ne giden, ben kendi kendime dinlerim şarkılarımı. Zaten yazıyı da kendime yazıyorum :)

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Denize Nazır

Dün sabah Metehan'la sabahın altısında kalkıp yollara düştük. Bir saat yürüyüp denize ulaştık. Çay keyfimizi yaptık.

Toplamda yarım saatlik bir çay keyfi için iki saat yürümüş olabiliriz, ama değdi.








Denizcilik ve Kabotaj Bayramı kutlu olsun :)


Not: Evet fotoğraflarda şarkı gizli :)

30 Haziran 2020 Salı

Kitap Salı

Bu hafta eski kitapları karıştırmaktan yenilere pek bakamadım.

Zahir'i bitirdim.


Karahindiba Şarabı'nı elime alınca bırakamadım. Eee şenlik de güzel de istediğim kitabı yeniden okuyamayacaksaaam.  Koştur koştur ne yapıyorum böyle diyerek keyifle gömüldüm içine. Daha önce kitapla ilgili yazdıklarım için şuraya alayım sizi.


O arada uyku tutmayan bir gece geçenlerde Migros'tan sipariş verdiğim Ahmet Ümit'in Aşkımız Eski Bir Roman kitabını okudum. İçindeki ilk hikâye o gece bitti. Diğerine başlamadım henüz.  Başkomiser Nevzat ve diğerleriyle yeniden bir araya gelmek güzeldi ama daha ne olduğunu anlamadan katil çıktı ortaya,  serinin diğerlerinin tadını vermedi.

Bu haftalık da bu kadar.  Bakalım haftaya neler birikecek. Yalnız çok çabuk geçiyor zaman ya, daha dün yazmışım gibi derken bakıyorum yeni salı gelmiş.

28 Haziran 2020 Pazar

Yaz

Yaz. Ilık rüzgâr, havada ıhlamur kokusu, kuş sesleri. Bugün kendimi yavaşlattım. Yeni okunacak bir sürü kitabım dururken elime aldığım Karahindiba Şarabı'nı yeniden okumaya başladım. 1928 yılında yaz tatiline girmiş bir çocuk gibi oldum. Her bir cümlesi ayrı lezzet veren kitabı bir okuyup bir okşarken kendi yaz tatillerim düştü aklıma.

Karnemi alıp eve döndüğğmde yaptığım ilk iş defterlerimin boş sayfalarını ayırmak olurdu. Zira upuzun üç ay boyunca onlara yazıp çizilecekti. Yeni defter alabilirdim tabi ama daha o zamandan içimde kâğıtları ziyan etmeme güdüsü varmış demek ki.

Orta okul, lise yıllarımın bütün yazları minicik odamda geçti. Kim bilir, bu evde kalmalı günlerde zorlanmamamın bir sebebi de budur, ev kuşuydum ben. Ama hep gezmeyi, maceraları hayal eden ev kuşu.

Kürşad'la ortaktı odamız. Bir ranzamız vardı. Altı onun üstü benim. Bir masam vardı. Bak bizim masamız değil benim masamdı :) Babam ilkokula giderken almıştı bana. Metal. Çekmeceleri kilitlenir. O çekmeceler sabittir, ara sıra en alttakinin arkasına elimi sokup düşen ganimetleri toplamak pek eğlencelidir.

İşte günlerim o masamın başında geçerdi hep. Radyolu teybim başucumdaydı. Trt 3 açık olurdu.  Yabancı müzik programlarının saatleri ezberimde, o zamanlar geldiğinde elim teybin kayıt düğmesinde :)

Kâğıt bebeklere elbise modelleri yapar, annemlerin kitaplığına dalar, aşk hikâyeleri yazardım.  Haftalık dergi zamanlarını iple çeker, önce en ufak köşesine kadar okur sonra da sevdiğim kısımlarını keser, özene bezene hazırladığım şiir defterlerime yapıştırırdım. Posterler de duvarda yerlerini alırlardı. Tavanda bile vardı posterler.

Sıcak yaz gecelerinde odamın balkona açılan kapısı imdada yetişir. Balkonun o köşesindeki masanın başına geçerdim bu sefer. Karşıdaki kavakları hışırtısında hayallere dalardım.

Yazlar uzundu o yaşlarda.

Bir senesinde anneannemle babaannemin konuşmaları beni ne kadar güldürmüştü.

-Sadiye işte yaz da bitti sayılır.
- Öyle Nazmiye Abla, sonbahar gelecek yakında.

Bunu dediklerinde ben yaz tatiline yeni girmiştim, haziran ortalarıydı :D

Şimdi günlerin usulcacık kısalmaya başladığı bu günlerde,  haklılarmış diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Yaz da bitiyor moduna geçiyorum hemen daha ayağımdan çorapları yeni çıkarttığım, henüz yorganı kaldırmadığım bu günlerde :)

Yaz sakinlik demekti. Ev kuşu anne babam olduğundan Görele'ye gittiğimiz on ya da on beş gün bizim en hareketli zamanlarımız olurdu.

Bir de amcamın kızı Gülay'ın geldiği günler. Birlikte hikâye yazar, şarkıların sözlerini anlamaya çalışır,  teybe sesimizi kaydeder, komik programlar yapardık. Kâğıtlara çizerek zarlı kutu oyunları tasarlardık bazen. İskâmbil falları tabii ki olmazsa olmazlarımızdı.

Kendimize alfabe uydurup birbirimize şifreli mesajlar yollardık. Babam şıp diye çözerdi bizim alfabeleri :D

Televizyon izlediğim yoktu pek. Radyom bana yetiyordu. Ve doldurduğum kasetler. Kasetleri kaydettikten sonra yanlışlıkla silinmesin diye tepesindeki iki mini kulakçığı kopartıyordum. Sonra üzerlerine yeniden kaydetmek istediğimde o kısma seloteyp yapıştırıyordum.

Bir tane barbie bebeğim vardı. Annem onu bulmak için salı pazarına gitmişti. Zenci bir bebekti. Sonra neden komşunun kızına vermiştim bilmem.  Ona elbiseler dikerdim, örerdim. Bu yaşımda hâlâ barbie bebeklerim var, hâlâ arada onlara elbise dikerim. Gelen kız çocuklarına az dağıtmamışımdır elbise.

Rick Springfield,Duran Duran, John Taylor, The Police duvarlarımda en çok yer alan posterlerdi. Gerçek boyutlarında Madonna posterini Hey dergisinden tamamlamıştım. Bir de On Yedi dergisi vardı hiç kaçırmadığım.

On beş günde bir perşembeleri Beyaz Dizi çıkardı. Üç kitap. Onlara bayılırdım. Aşırı yakışıklı erkeklerle,  pek masum güzel kadınların yanlış anlamalarla dolu romantik hikâyeleri masalsı gelirdi.

Bazen Kürşad'la kocaman şehirler yapardık. İskâmbil kâğıtlarından yollar, üzerini dosya kâğıdı ile kaplayıp, çizip boyayarak ilaç kutularından yaptığımız apartmanlar.

Bir de babamın bizi akşamları oynamaya çağırdığı Milyoner oyunu vardı. Çoğunlukla kendi dünyamdan çıkmayı istemeye istemeye gittiğim, oynarken keyfimin yerine geldiği ve fakat hep yenildiğim :)

Arada temizlik,  bulaşık anneme de yardım ediyorumdur ama odama kapanıp hayal dünyamda geçirdiğim zamanlar kat be kat fazladır.

Öğleden sonra güneşinin sıcağında çekilmiş aralık kapının hafif esintisi ile oynaşan perdeler, akşam üzerine doğru dışarıdan gelen mısırcı, dondurmacı sesi, kızartma kokusu, hepsi yaz demekti. Gece odada nefes alamayıp balkonun rüzgârlı köşesini bulmak, ağustos böceklerinin harika şarkısını dinlemek, gökyüzündeki yıldızları izlemek.   Babamın balkonda rebab çalması, babaannemin kardeşlerinin gelip hepsinin çekişmesi, çamaşır ipine asılan pike ile gölgelik yapılması, uzanıp ağaçtan dut toplanması, incirlerin gün be gün olgunlaşması yaz demekti.

Annemlerin yatağına uzanıp karşımdaki kitaplıktaki kitapların başlıkları ile cümleler oluşturmaya çalışmak, evin bu en serin köşesinde ağırlaşan göz kapaklarımı bırakıp içeriden gelen seslerin ninnisinde uyumak, orası da ısınmaya başladığında kan ter içinde kalkıp dolaptan bir salkım üzüm alarak serinlemek.

Ah, bir evin bir kızı olmak, çok sevilmek, üzerine titrenmek güzeldi sanırım, eskinin de yazın da en büyük büyüsü buradan geliyor.  Ne şanslıyım ki dönüp baktığımda içimi sıcacık yapan yazlar, baharlar, kışlar var...