20 Şubat 2019 Çarşamba

28 Günlük Meydan Okuma /20

20. Bugün hava nasıl ? Havaya göre bir liste hazıla mesela. ( film, kitap, kıyafet, yemek artık aklına ne gelirse )

Dün baktım hava günlük güneşlik, oturup bir saat şu fotoğrafları aradım. Ama bu sabah yoğun bir sis var İstanbul'da. Ters köşeye yatırdın beni hava. Gün içinde güneşin açacağını umut ederek size güneşli bir günde İstanbul'da ne yapabilirsiniz listesi hazırlıyorum.

Tabi seçenekler sınırsız olduğu için bunlar aklıma ilk gelenler. Ya da bulduğum ilk fotoğraflar da denilebilir :D


1. Herhangi bir sahilindeki herhangi bir kafede çay keyfi yapabilirsiniz. Kadıköy Çarşısı'nda Balon Kafe denize sıfır, şöyle bir manzarası var. Ya da Karaköy İskelesi'nin üzerindeki Istanbul Kütüphanesi Kafeteryası'na de gidebilirsiniz. Vapurlar yanaşıp ayrılırken siz de güneş banyosu yaparsınız bir yandan. Tabi yazın biraz sıcak ama bu mevsimde özlenen güneş iç ısıtıyor.


2. Sahillerden devam edersek. Kuzguncuk'a gidebilirsiniz . Hatta Üsküdar'dan yürüyerek gidin deniz havasıyla. Yolda denize sıfır Beltur Paşalimanı'na girip yemek yiyebilirsiniz. Ya da tam karşısındaki Fethi Paşa Korusu'na doğru yönelip yeşilliğin içinde dolaşıp birşeyler atıştırabilirsiniz. Oradan Kuzguncuk'a devam. Tarihi Çınaraltı Kafelerden birisi de burada. Kafenin içi çok güzel. Önündeki çınarın altına da servis yapıyorlar isterseniz. Sonra karşıdaki yoldan içeri girip sokakların ve evlerin tadını çıkartın. Perihan Abla Sokağı'nda nostalji hissedin. Kitapçıda üst kattaki cumbaya oturup birşeyler okumayı da ihmal etmeyin.


3. Maltepe taraflarındaysanız gidin sahil yoluna . Koskocaman bir park var orada. İster bisiklete binin ister banklarda piknik yapın. Kafede de oturabilirsiniz.


4. Eminönü'ne geçin. Mısır Çarşısı'nın içinden arka sokaklara dalın. Envaye çeşit ıvır zıvır sarsın çevrenizi hangisine bakacağınızı şaşırın. Kurukahveci Mehmet Efendi'nin önündeki sıra gözünüzü korkutmasın çabuk ilerler.


Onca alışveriş yorgunluğunun üzerine Hamdi Restorant'ta manzaranın tadını çıkartıp bir çorba için canım en azından.


5. Ya da Karaköy tarafını tercih edin. Tarihi binaların arasında,  camilere, kiliselere baka baka Galata Kulesi'ne doğru çıkın.



Oradan da ver elini Taksim.


Taksimdeki su sarnıçına girmeyi de unutmayın. Hem bina çok güzel hem de sergi oluyor.


6. İstanbul'da olup da boğaz turu yapmamak olmaz. Eğer hafta içiyse tur vapurlarına binmenize gerek bile yok, normal tarife fiyatına Eminönü'nden Sarıyer'e giden motorlara binerken simitinizi alın kapıdaki simitçiden. Gelsin çaylar, meyve suları. Keşkemekeşi geride bırakıp sahildeki evlerin, denizin, havanın tadını çıkartın.


7. Bebek sahili de yürüyüş için harika bir fikir. Bir de Rumali Hisarı'na girip o burçlara çıkıp oturursanız. Basamaklar dik ama değiyor inanın.


8. Araba görmek istemiyorum diyenleri de Adalar'a alalım. Sokaklarında dolaşırken bambaşka bir dünyada gibi hissedeceksiniz. Adaların keyfi en çok baharda havalar ısınmadan çıkar. Sonrasında kalabalıktan vapurda ayakta durulmuyor.



9. Fenerbahçe Parkı. Tam da bu mevsimde,  ağaçlar yapraklanmadan baştankaralar ile ispinozları görebilirsiniz. Ve milyon kediden hangisini seveceğinizi şaşırabilirsiniz.


Manzarasına hayran hayran bakarken piknik yapabilirsiniz.


Bol miktarda gelin görmek de garanti :)


10. Ve tabii ki Ortaköy. Beşiktaş'tan Çırağan Caddesi boyunca yürüyerek gitmesi de çok keyifli. Yine denize sıfır Beltur Kafe'de kumpir yiyebilirsiniz. Ve waffle. Dönüşte biraz da yeşil havası alayım derseniz yol üzerinde Yıldız Şale var. Kendinizi bir anda yemyeşil bir koruda bulacaksınız. Yürüyüş yapıp , köşkleri gezebilir, isterseniz bir köşkte yemek yiyebilirsiniz.


11. Sultanahmet de harika bir fikir. Meydandaki eserlere bakmak müze gezmek gibi. Ki istediğiniz takdirde bir sürü müze de var. Arkeoloji Müzesi'nin bahçesinde çay içebilirsiniz. Gezmeye kalkarsanız oldukça uzun vakit ayırın. Çok güzel ve değerli eserler var.


Arasta Çarşısı da keyifli bir yer. Burada da Büyük Saray Mozaikleri Müzesi var. Küçük ama harika bir müze.



Sultanahmet'ten aşağı yürüyerek inerken Gülhane Parkı'na girin. Leylekleri görebilirsiniz.



12. Moda güzel manzarası ve sayısız keyifli kafesi ile sizi bekliyor da olabilir. Yukarıdan manzara keyfi yapmayı da seçebilirsiniz aşağıda sahilde uzun uzun yürümeyi de.



13. Güzel havada kaçırılmayacak müze Havacılık Müzesi. Biz buz gibi soğukta gittiğimiz için güneşli havada kaçırmayın diyorum. Bahçesindeki uçaklara bakmaya doyamayacaksınız.



14. Bir saray da söylemeyelim mi ? Tabii ki söyleyelim. Beylerbeyi Sarayı'nın bahçesi de kendisi de çok güzel.


Ördekleri izleyip çayınızı yudumlarken tek eksik deniz. Zira kocaman demirlerinden deniz pek gözükmüyor. Olsun. Çıkışta Çengelköy'e doğru gidiverin.


15. Avrupa yakasındaki gibi Anadolu tarafında da Üsküdar'dan kalkan motorlar Anadolu Kavağı'na kadar gidiyor. Bir buçuk saatlik bir Boğaz turu :) İsterseniz sonuna kadar gitmeyip Anadolu Hisarı'nda inerek Göksu kıyısındaki kafelere de oturabilirsiniz.


İşte benim listem bu kadar.

Hâlâ sis dağılmadı gerçi İstanbul'da. Eminönü'nde Sirkeci Garı'ndaki Demiryolu Müzesi, biraz ötedeki PTT müzesi, onun da az ilerisindeki İş Bankası Müzesi bu puslu günde iyi gelebilir. Bu müzelerin hepsi de çok güzel ve hepsi de bedava.  Daha ne olsun :)

Ha , unutmadan bu mevsimde sahiller güneşli de olsa soğuktur . Sıkı giyinmeyi ihmal etmeyin. Çantanızda şalınız olsun :)

19 Şubat 2019 Salı

28 Günlük Meydan Okuma /19

19. En merak edilenlerden, baştan itibaren blog maceranı dinlemek isterim.

Sene 2005. Buralar daha dutluk falan. Bir pazar günü gazetede blog yazan bir iki kişiyle söyleşi vardı.

İzmir'de yaşıyorum, akrabalarım , arkadaşlarım uzakta, çocuklar küçük, hayatım onların peşinden koşturmaktan ibaret olmuş. Kendimi kaybettiğimi hissediyorum. Oturup kendimle ilgilenecek zamanım bile yok.

Her zaman günlük yazmış birisi olarak blog ilgimi çekiyor. Hemen o gün bir blog açıyorum.

Blogger henüz ingilizce, kenara link falan eklemek için html kodu kopyalayıp yapıştırmak lâzım, blog kardeşliği diye bir şeye üye olmuştum zira takip et özelliği falan yok, yazı yazılmış mı diye gidip bakmazsan göremiyorsun yazılanları :)

14 sene bitmek üzere mayısın on beşinde. Bir sürü insanlar geldiler ve gittiler. Önce gidenlere çok hüzünleniyordum. Onca zaman birbirinin evine gidip geliyor gibi hissettiğin insan bloğunu kapayıp bir daha ses çıkartmayınca insan kendisini kötü hissediyor tabi  . Zamanla bu konuda kendimi terbiye ettim.

Arada kapatmak istedim, bir ara üç ay yazı yazmadım, ama bloğu da silmedim.

Burası gerçekten benim günlüğüm. Onun için silmeye elim gitmiyor.

İlk zamanlar daha edebi birşeyler yazma modundaydım. Kısa kısa ama düşündürücü şeyler. Sonra saldım çayıra şeklini aldı :) Zira benim o tarz yazılarım hep negatif oluyor kendim şiştim yazarken. Şimdi o yazılar Birİkim bloğumda. Ara ara yazıyorum oraya .

Onun dışında Objektif adlı fotoğraf bloğum var . Ama instagram hesabı açtığımdan beri pek faal değil. Bir de Bir Varmış Bir Yokmuş Adında hikâye yazdığım blog var. Hikâyeleri burada yazıyorum da sonra orada topluyorum. Yani kırk yılda bir. Gerçi şu arada iki fikrim var. Belki yazarım yeniden.

İşte böyle benim hikâyem.

İlk yazımı merak edenleri şuraya alabilirim.

18 Şubat 2019 Pazartesi

İstridye'den Mim Şeysi

Sevgili Bilge yeni bir mim başlatmıştı. Beni de mimlemiş.  Epeydir mimlere bakamadım, bununla başlayayım bakalım. Bir sürü mim birikti :)

- Negatif olayları pozitif açılımlarla yorumlayıp olumlama yapmayı sever misiniz ? Evetse neden, hayırsa neden ?

Ruhuma Polyanna kaçmış bir insan olarak her zaman pozitif düşünürüm. Elimde olmayan şeylere vahlanacak zamanım yok. Yine elimde olmayan şeylere paniklememin de bir manası yok. Vardır her işte bir hayır.

-İnsanları sınıflandırma eğilimi hakkında neler düşünürsünüz ?

Ne yazık ki bilinçli ya da bilinçsiz hepimiz bunu yapıyoruz. Keşke yapmasak.

-Sizce herkes birbirine benzeseydi nasıl bir dünyada yaşardık ?

Düşün ki herkes keman çalıyor, orkestra neye benzerdi. Güzel bir konser için bütün enstrümanlar lâzım, şef lâzım, o enstrümanları yapan birileri lâzım, beste lâzım ,  ses düzeni, ışık, kıyafet, sahne, seyirci lâzım.

-Doğum ve ölüm hakkındaki düşünceleriniz nelerdir ?

Elimizde olmadan doğduk, elimizde olmadan öleceğiz. Biz arasındaki yaşam dediğimiz sürece odaklanalım en iyisi.

-Karakterinizi bir hayvana benzetecek olsanız ne olurdunuz ? Neden ?

Hiç bilmiyorum yav, siz bulun buna birşeyler, neye benziyor olabilirim.

-Bir yazarla (Ölmüş ya da yaşayan olabilir) bir hafta sonu geçirme hakkınız olsa kiminle olmak isterdiniz ?

Üfff bir yazar da seçemem ben şimdi. Hangisini seçsem diğerinde aklım kalır :)

-Yaşamınız bir sinema filmi haline gelse, ismi ne olurdu ? Neden ?

Handan olsun tabi ki :)

Hahaha, ama ismi özel isim olan her film gibi çevrilirken Köstebek falan diye çevirirlerdi sanırım . (Her iki filmden biri Köstebek diye çevriliyordu bir aralar ya. Ya da Can Dostum :D )


Nostaljik Pazartesi

Cuma sabahı erkenden arabamıza atlayıp Antalya'ya gidip dün akşam da evimize döndük. Hem özlediklerimizle görüştük hem de road trippin dedikleri şeyi yapmış olduk. Yokluğumda yazılarımı otomatik yayımlamaya ayarlamıştım, ama yorumlarınızın hepsini cevaplayamadım tabi :)

Şimdi ben dinlenirken siz de gezin bakalım çiçekçide. Sanırım şarkı da eklemişim fotoğraflara :)

13 Aralık 2016 Salı

Orkideler ve Heykeller

En sevdiklerimi en sona sakladım.

Üstelik dünden beri hepsine şarkı eklemeye çalışıyorum. İstediğinize tıklayınız efendim.

Hepinize günaydın :)





















28 Günlük Meydan Okuma / 18

18. Evet bugün yaratıcı günümüz, bugün blogun için yeni bir seri başlat. Bu yazı ilki olsun ve elinden geldiğince her ay devam ettirmeye çalışabilirsin mesela..

Bugünkü maddeyi es geçmeyi düşünüyorum :)

Pazartesi günleri "Nostaljik Pazartesi" ile eski yazılarımı yayımlıyorum, salı günleri kitaplara ayırdığım "Kitap Salı"m var. Çarşambaları bana ilginç gelen şeyleri yazdığım "Çalışkan Çarşamba" yazıları yer alıyor. Geri kalan günler de bırakayım dağınık kalsın :D

17 Şubat 2019 Pazar

28 Günlük Meydan Okuma / 17

17. Takıntı denmez belki ama, bazı eşyalara takılırız eskise de hep onları kullanırız ya, var mı senin de böyle takılıp kaldıkların ?

Benim bütün eşyalarım elimde kalmadıkları sürece kullanılır, kullanmadığım birşeyse evde tutmam zaten :)

Salon koltuklarım artık gıcırdıyorlar ama 21 yıldır bizimleler, çok rahatlar. Vitrini değiştirsem mi dedim, şimdikiler minicik, sevmedim. Yemek masamın canı çıktı ama üzerinde 21 yılın yaşanmışlığı var, ayrılamam.

Kıyafetlerim modaya göre değişmez, paralanana  kadar giyerim.

Yeşil çantamı geçen sene azad ettim, kırmızı çantam da beni bırak diyor ama bir yandan da 15 yıl sonra hâlâ kullanışlı, henüz delinmedi :)

Telefonlarımı da ölmedikçe değiştirmem. Gerçi genelde suya düşürdüğüm için Can kuşkulanmaya başladı, sıkıldıkça tuvalete mi atıyorsun diyor :D

16 Şubat 2019 Cumartesi

28 Günlük Meydan Okuma /16

16. Yine bir liste günü, herhangi bir konuda 10 maddelik bir liste hazırla. Artık konu sana kalmış.

2018 yılında izlediğim en güzel filmleri sıralayayım buraya en iyisi :) 2018 filmi değil sanırım hepsi, ben o tarihte izlemişim :)


Kızı tecavüz edilip öldürülen bir annenin , katili bulunmaması üzerine üç bilborda ilan vermesi ile başlayan film öyle güzeldi ki, hâlâ izlemediyseniz kaçırmayın. Bir yandan ağlarken bir yandan kahkaha atabiliyor, önce sinir olduğunuz bir insana sonra sempati duyabiliyorsunuz.


Bu sene izleyip de içimi sıcacık yapan romantik film. Daha açılış ekranındaki görüntüye hayran olmuştum. Zaten tüm film görsel olarak güzeldi. Tam tadında bir romantizm, ayrıca adım adım öğrendiğimiz gizemli geçmiş , baştan sona keyif ve merakla izlettiriyor.


Uganda'da Katwe'nin gecekondu bölgesinde (adı gecekondu ama o bile fazla geliyor yaşadıkları yeri tarif etmeye) annesi ve kardeşleriyle zor bir hayat yaşayan Phiona'nın misyonerlik programında satrançla tanışınca hayatı değişir. İlk olarak yulaf lapasının cazibesine kapılsa da (ah o şeyi ilk yediği gün ne hüzünlü geldi bana.) sıkı bir satranç zekâsı olduğu ortaya çıkar.

Üstelik de gerçek yaşam öyküsü olan bu hikâye hem hüzünlendirdi hem mutlu etti beni.


Ve bu harika film. Kendisini dünyaya getirdikleri için ailesini mahkemeye veren Lübnanlı bir çocuğun (Zain) hikâyesi. Ve bu hikâyenin yanında mültecilerin hayatı. Öyle tanıdık sahneler vardı ki. Suriye göçmeni kız yemek yardımı alırken günlerdir bir şey yememiş olan Zain göçmenmiş gibi yapıp yardım almaya çalışması gibi. 12 yaşındaki çocuk öyle akıllı ve tatlıydı ki. İçim acıyarak izledim filmi.

Bu filmin oyuncuları gerçekten de zor şartlarda yaşayan çocuklarmış, filmden sonra nüfus cüzdanı çıkartılanı bile var.


Herkes Biliyor , kız kardeşinin düğününe çocuklarıyla gelen bir kadının kızının kaçırılması üzerine gelişen olayları anlatıyor. Filmin ilk bölümü kalabalık ailenin keyifli düğünü ile geçerken kaçırılma olayı üzerine herkesten kuşku duyulunca gerilim başlıyor.

Filistin'de yaşayan bir baba ve oğul kapı kapı düğün davetiyesi dağıtıyorlar . Oğlan İtalya'da yaşıyor, kızkardeşinin düğünü için gelmiş. Anneleri Amerika'da, başka birisiyle oraya kaçmış. Sokaklar, evler, kişiler, baba oğul ilişkisi, hepsi harikaydı. Çok sevdim.

Beni çok şaşırtan bir şey de oldu. Gerçekten de çok şaşırdım.

Kahramanlarımız ilk eve girdiklerinde evde Noel süsleri vardı. Hımm dedim, demek hristiyan arkadaşları var. İkinci evde Noel süsleri vardı ve noelde orada kalıp kalmayacağını soruyorlardı. Üçüncü evde uyandım ki bizimkiler hristiyan. Hahaha.
Şimdiye kadar benim için hristiyan demek God demek, God bless you falan demek, insanlar inşallah, Allah, vallah dedikleri zaman onları otomatikman Müslüman yaptı beynim. Oysa ki Arap Hristiyanlar tamamıyla bizim gibi konuşuyorlar . Kapı kapı davetiye dağıtmaları, gelene bir şey ikram etmeden göndermemeleri, sohbetleri, tavırları o kadar yakındı ki Anadolu'da çevrilmiş bir film de olabilirdi rahatlıkla :)

Baba oğulun gerçek baba oğul tarafından canlandırılmalarının da ayrı bir hava kattığı filmi izlemelisiniz, çok keyif alacağınıza eminim :)


Eşi ölünce evlat edindikleri çocukla başa çıkamayıp onun biyolojik annesini aramaya başlayan bir baba rolünde Kristoffer Joner'ın performansı gerçekten çok güzeldi. Küçük oğlunun da öyle. Duygusal ve etkileyici  bir filmdi bu da.


1970lerde Bulgaristan'da dini şeyler, müzikler falan yasaklanmışken oğluna yeni bir radyo alabilmek için 100 km uzaklıktaki şehre gizlice yürüyerek giden bir babanın hikâyesi. Ve tabi köyün.

İzlerken boğazımda bir yumru belirdi. Bir taraftan da babanın başına bir şey gelecek diye oldukça gerildim. Miziğiyle, görüntüsüyle ve anlattıklarıyla bu filmi de çok sevdim.

Ve düşündüm.

Ya insanlık denilen şey gerçekten kötü bir şey , ya da dünya üzerinde düşündüğümüz kadar insan yaşamıyor.


Son iki film bana sıkı kahkaha attıran filmler . Bu kadar duygusal film dengemi bozdu derseniz ikisini izleyin . Çok eğlenceliler :)