11 Ağustos 2018 Cumartesi

Edebiyat ve Patates Turtası Derneği (Limonata Tadında Film Maratonu)

Bu sabah ütü yaparken buldum bu filmi . Netflix filmiymiş.


Açılışındaki bu ekranı gördüğümde ütünün çabuk bitmeyeceğini anlamıştım :) 

Manzaralar ve görüntüler çok güzeldi. Film de benim sevdiğim kıvamdaydı. Hem çok yapış yapış romantik değil hem de  sürekli yanlış anlamalarla doldurulup insanı ıyk yaptırmıyor . 
 Kitabı da varmış ama ben yeni gördüm.



1946 yılında savaş sonrası İngiltere kendine gelmeye çalışırken İkinci Dünya Savaşı'nda Alman işgali altındaki bir köyde kurulan kitap kulübünü öğrenip merak eden yazar hanımımızın oraya gidip hikâyelerini öğrenme çalışmaları diye özetleyebilirim konusunu. (O nasıl bir cümleydi öyle, hiç düzeltmeye fakan çalışamayacağım, hepten dağılabilir :)



Hikâyeyi onunla birlikte adım adım çözerken arka plan görüntülere hayran oluyoruz. 

Eh bir de bu adam çok tatlı anacım.



10 Ağustos 2018 Cuma

Limonata Tadında Film Maratonu Ortaya Karışık

Listemdekileri değil de başka filmleri izleme konusunda ilerliyorum. Neyse en sonunda listeyi tekrar düzenleyeceğim sanırım.


How It Ends ütü yaparken açtığım bir filmdi. Başka türlü de izlemezdim sanırım.

Aksi baba onunla geçinemeyen damat adayı filmi ile felâket filminin harmanlanması zaten pek keyifli değilken bir de sonunun abuklaşmasıyla "Ha? niye uzattı ki" sorusuyla bitirdim filmi. İzlemeye gerek yok bence.


İkinci filmi Bilgiç'le sinemada izledik.  Klasik bir Görevimiz Tehlike filmiydi. Bir yerden sonra kaçmacalar kovalamacalar beni daraltsa da kafa dağıtmak için idealdi.

Yine kimin ne olduğunu erken tahmin edip şimşekleri üzerime çektim. Bilgehan bundan sonra sadece benim önceden izlediğim filmleri  benimle izlemeye karar verdi. Zira o zaman spoiler olmasın diye susuyormuşum en azından. İlk izlediklerimde tahminlerim spoiler oluyormuş :D


Elimde kitabı bekleyen bu filmi kitabı okumadan izlemek için uğraştım . Kitaptan sonra sinir oluyorum genelde çünkü :) Gerçekten keyifli, baştan sona keyifle izlenen bir filmdi . Kahramanları başka filmlerden pek bilmediğim için daha da hoşuma gitti . Süper kahraman filmlerinden sonra iyi geldi.

Bir bilgisayar oyununun içinde oyunu yapan kişinin sakladığı anahtarları ilk bulan kişiye oyun şirketinin hisseleri verilecektir. Kahramanımız oyundan arkadaşlarıyla bütün kaynaklarını bu işe adamış bir şirkete karşı yarışmaktadır.

Yaz boyunca ne kitap okuyorum ne film izliyorum. Hayır evde oturup durduğum da gözönüne alınırsa ne yapıyorum ben ya :D

Neyse pazar günü dört günlüğüne gidiyorum . Biraz fotoğraf toplayıp dönerim artık .

Su İçmeyi Unutma


9 Ağustos 2018 Perşembe

8 Ağustos 2018 Çarşamba

İnterrail 7. Gün : Kopenhag

GunsNRoses konserinden gece trenine yetişebilmek için bisler bitmeden çıktık. Hızla çantalarımızı aldık. Son sürat tren istasyonuna yöneldik. Bu arada sabah kahvaltısından itibaren yanımızdaki ıvır zıvırlardan yemiştik sadece  . Konsere girme telaşına akşam yemeğini atlamıştık.

Gece bir trenine yetiştik yetişmesine ama kapıları kapalıydı, numaralı bilet de satılmamış olduğundan kapı önünde sıra bekliyorduk.

Derken Metehan fenalaştı. Tabi annesi gibi yedek yağ deposu yok çocuğun. İyi hissetmiyorum dedi. Oturtturdum onu. Elleri uyuşmaya başladı. Tansiyonu düştü ihtimal. Çantamdan leblebi yemiştik zaten. Tuz paketi buldum onu yalattım.

Trenin başında, kapı açılmıyor, sırtımda on kilo çanta,  elimde bir o kadar Metehan'ın çantası, diğer kolum onun beline sarılı hayatımın en uzun dakikalarını yaşadım sanırım.

Tren yarım saat rötarlı kalktı  . En sonunda kendimize bir koltuk bulduk.

Trene sadece o saatte olan tek tren olduğu için binmiştik. En azından Göteburg'a gittiğimizde istasyon açılır sabah kadar orada vakit geçiririz diye düşünüyorduk .

Sabah dört buçuk gibi oraya vardık. Kompartımanda bizim dışımızda bir aile daha kalmıştı. Kopenhag trenini kaçırdık mı moduna girdiklerini görünce, ha, bu saatte var mı oraya tren moduna girdim ben hemen.

İnişte biz de o trene yöneldik. Tabi açık gişe falan yok. Trendeki görevliye sorduk binebiliyor muyuz diye. İkinci sınıf vagona bilebilirsiniz deyince çok mutlu olduk.

Hemen kendimizi o trene attık.

Metehan biraz daha iyi gözüküyordu. Sadece yorgundu.

Ama değilmiş.

O gün direk havaalanında inebiliyorduk. Bilsek öyle yapardık. (Gerçi biletimizi değiştirmeleri bir saat sürdüğüne göre ihtimal sabah uçağını yine yakalayamayacaktık ) Merkeze gittik .

Kopenhag'a gitmenin en iyi yanı bildiğimiz şehir olmasıydı. İstasyon ve çevresini ,hatta hosteli biliyorduk.

İstasyonda sabah kahvaltısı açık tek yer McDonalds'dan aldık. Metehan toparlasın kendini diye düşündüm ama daha yemeden istifra etmeye başladı.Hemen kendimizi hostele attık.

Tabi sabah beşte hostele gidince girene kadar dokuz saat beklemek gerekiyor.

İlaç aldım, bir şeyler atıştırdık. Biraz lobisinde dinlendik. Hasta deyince çok sesleri çıkmadı neyse ki.

İlaçla bulantısı geçince haydi dışarı çıkalım da biraz açılalım bari dedik.



Nyhavn'a yürüdük sahilden . Hep aklıma beş sene öncesi geldi. Lise tercihlerini yapmak için bir gün geç çıkmak zorunda olduğumuz tatildi Kopenhag. Çocukların ilk yurt dışı tatiliydi. Çok eğlenmiştik.


Pazar sabahı erkenden buralarda fotoğraf çekilebiliyormuş :)


Nyhavn gerçekten çok güzeldi. Bir kafede oturup günün üçüncü kahvaltısını yaptık. Çay ve kruvasan.




Anne bir parka gidip yayılalım, uykum var dedi oğluş. Aklıma bir kalenin bahçesi olduğu geldi. Yakınmış da.



Yere uzanmasını istemedim, neyse bir bank bulduk. O biraz uyudu. Ben de üç saniyede bir düşen kafamı ayakta tutmaya çalıştım.

Gün de ilerlemiyordu hiç aksi gibi :D


Bir saat kadar orada durup sonra kalktık. Dediğim Rosenborg Kalesi'ni geçen sefer gezememiştik kapandığından. Son enerjimizle oraya girdik. Malum ben tarihi yerlerde ekstra enerji sahibi oluyorum. Merdiven çıkıyorum falan :)









Bu odada kendimden geçtiğim doğrudur :)


Çıkışta otele dönen yola saptık. Daha önce gördüğümüz yerleri tanıyarak yürüdük.


Gerçek gibi değil mi bu köpek :)



Sokak müzisyenlerini çok sevdim . Balonlar kaçtııı :)

Nihayet otele girişimiz mümkün oldu. Hayatımızın en uzun dokuz saatini geçirdikten sonra kendimizi yatağa attık.

Akşama kadar deliksiz uyumuşuz.

Akşam yemek içim son kez dolaştık sokaklarda.


Gece odamızın penceresinden bu manzaraya bakıp yorucu ama güzel tatilimizi sonlandırdım.

Dolu dolu bir hafta geçirdik. Planlarımı konser var diye değiştirmeseydim bu kadar yorulmayacaktık. Ama o da interrail macerası oldu bizim için.

Gideli neredeyse bir ay dolacaktı neyse ki bitirebildim anlatacaklarımı :)

5 Ağustos 2018 Pazar

Tembel Pazar Ne Güzel :)

Kelimenin tam anlamıyla tembellik yapıyorum bugün.

Market alışverişimi yattığım yerden, internet ile yaptım. Pazara gitmem gerekiyor ama hava serinlesin biraz diye beklemekteyim.

Sıcak olunca insan ev işi de yapmak istemiyor. Dün akşam film seyrederken zorla ütü bitirdim.

Yaz boyunca hiç kitap okuyamadım neredeyse desem yeridir. Evelsi gün kendime çıtır çerez bir seri kitabı buldum. Bari okuma şenliği bitmeden bir kaç kategoriyi bitireyim dedim. Çok ahım şahım değil ama güzel okunuyor en azından.



Limonata Tadında Film Maratonu  yazısı yazmam lâzım, bir kaç filmim var ekleyecek.


Perşembe günü denize gittik. Rumeli Kavağı'na. Bu fotoğraf da oradan. Can'la yan yana denize nazır oturalım dedik birisi aramıza birisi arkamıza daldı :)

Artık deniz özlemim arttı. Neyse haftaya Aydın'da Can'ın yeğeni evleniyor. Kendisine bir kaç boş gün ayarlayabilirse oradan Özdere'ye geçmeyi planlıyoruz. Çıntık pıntık tatiller dinlendiriyor mu yoruyor mu emin değilim ama bilgisayar başından ayrılmayan oğullarımızı kıpraştırmak için iyi.


Metehan'ın puanı belli oldu. Şimdi okul seçmeye çalışıyoruz . Anasının klonu olarak benim okulumun puanını denk düşürmüş :D Keşke istiyor olsaydı,  hiç düşünmezdik :D Ama o konuda da bana çekmiş, okul beğenemiyor.  Sanırım Boğaziçi'ne gitmek istiyor ama İTÜ de daha fazla seçeneği var. Neyse yarın dersanesine gidip konuşacak. Sayısal dışında dil sınavına da girmişti. Aslında o puanı daha güzel :)

İşte bizde son durumlar bunlar. İnterrail hikâyemin son bir bölümü kaldı. O bölümün adı sefalet :D Sonra da ayrıntılı olarak interrail anlatacağım .

Şimdi yeşil çayımla ben hâlâ masa tenisi oynamaktan dönmemiş Can'ı beklerken kitabımızı okuyalım en iyisi.

İnterrail 6. Gün : Guns N Roses Konseri


Sabah çok erken kalkmamaya karar vermiştik çünkü gece dışarılarda geçecekti , en azından dinlenmiş olalım dedik.


Tren saatlerine bakarken elimdeki aplikasyonun söylediği dışında da tren var mı diye internetten araştırayım dediğimde binmeyi düşündüğümüz saatte bilet kalmadığını fark etmiş oldum. Günün ilk mini mucizesi buydu bence :)


Öğlen olunca odamızdan çıktık, tren istasyonuna yürüdük. Ama ne görelim, orada bilet gişesi yok. Bir gün önce merkez istasyonda bakmadığımıza çok pişman olduk.


Perondaki bir görevliye sorduk. İnternetten alabilirsiniz telefonunuzu verin yardım edeyim dedi. Dedi de bizde internet yok. Başka bir görevli internetini bize açtı. (Bütün bunlar yine mucize değil mi sizce de?)  Bilet sitesine girdik  . Gitmeyi düşündüğümüz saatte ikinci sınıf bilet yok. Sonraki saatlerdeki biletler de inanılmaz pahalı. Göteburg ve konser hayallerimiz orada bitebilirdi .  Sonra bize birinci sınıf bilet de alabilirsiniz dediler. Ve istediğimiz saatte olan trene birinci sınıf biletimizi aldık. Hem de diğerlerinden ucuz. Hem de birinci sınıf:)

Tren yolculuğu dört saat kadar sürdü. Camları çok pisti ilk defa dışarıyı iyi seyredemedim.


Trenden indiğimizde sırt çantalarımızı dolaba kilitleyip aç olduğumuz halde ilk iş stada gidip bakalım dedik.

Neyse ki stad istasyona on dakika mesafedeydi.

Her yer konsere gelenlerle doluydu. Bilet bulma şansımızın pek olmadığını biliyorduk ama stadın önünde oturup dinlemeye de razıydık.

Yolda bilet satan bir adama baktık, pahalıydı . Fazladan para vermeyecektik, en ucuzlarından bulursak girecektik.

Bir görevliye bilet satış yeri var mı diye sorduk. Tarif etti. Yoksaaa bulabilecek miydik ki?

Orada kuyruğa girdik. Beş dakika beklemiştik ki bir adam bize yaklaştı. Bilet satın almak istiyorsanız benimkileri satıyorum dedi. Biz daha olayı algılamaya çalışırken gidip baktıralım sahte olmadığını görün de dedi.

Doğrusu ondan sonraki bir saat boyunca çoook şeyler dedi :)

Sevgili İngmar, bilete baktırdı, bizimle kapıya geldi, sırt çantası almıyorlarmış emanet yeri yapmışlar, oraya götürdü (oradaki sevgili görevli kadına da kocaman teşekkürler,  çanta başına 50 Sek alıyorlardı,  bizim çantaları birbirine bağlayıp ikisinden aldı o parayı.), en son olarak da yarım saat giriş kuyruğunda sohbet ederek bekledi.

Biletler Can'ın geçen seneki doğumgününde alınmış. Ve İngmar o akşam bir saat etrafra dolaşmış biletlerini satacak uygun kişileri bulmak için. Dolanan sarhoşlara vermek istemiyordum dedi :D

Giderken Metehan'a "Dayın her zaman kapı önünde bilet buluyorum der" demiştim.
Evet bulunuyormuş, yeter ki kalkıp kapıya kadar git.

Bilet bulamasaydık da o gece çok eğlenecektik, eminim.  Bizim için önemli olan o maceraya atılmış olmaktı.

Ama bilet bulunca yaşadığımız mucizevi olaylara bir tane daha eklendi ✨



İşte bizim mucizevi gün hikâyemiz böyleydi.