26 Temmuz 2017 Çarşamba
24 Temmuz 2017 Pazartesi
Niye Bu Sabah Bu Kadar Uykum Var Hiç Bilmiyorum
Yürüyüşe gittim, kahvaltı hazırladım falan ama gözümü kapatsam uyurum.
Bu hafta İstanbul tadı çıkartma haftası oldu.
Moda'da bir arkadaşımla buluştum, Any ile Şile - Ağva kaçamağı yaptık bir gecelik, lise arkadaşlarımla boğaz hattına binip Sarıyer'e gittik, Sadberk Hanım Müzesi'ni gezdik, pek yakında yemişim Japonyasını yazısıyla boğaz turu yapacağız blogda :) Bugün de Can'ın boş günü olunca bir geceliğine Büyükada'ya gidelim dedik. Genel itibariyle her yerle ilgili kötü yorumlar var ve fakat bakmadan anlaşılmaz diyerek yola çıkıyoruz.
Kendime bir gezi bloğu açmaya karar verdim. Doğrusu pek üşendim bu konuda ama sanırım en mantıklısı bu olacak, buraya yazdıkça hem diğer konularımı yazamıyorum anlatacaklarım bitene kadar hem de aralarda kayboluyor geziler. Japonya yazılarımı taşıyarak başlayacağım. Ardından vakit buldukça gezdiğim bütün diğer yerleri anlatacağım. Siz ne dersiniz, açsam mı ?
Gezip tozmaktan kitap okuyamadığım doğrudur :) Okuma şenliği bitene kadar bir iki kitap bitirseydim bari.
Bu arada mimlendim ama Japonya yazıları bitmeyince ona da sıra gelmedi. Yalnız güncel hiç bir şarkı bilmediğimi fatk ettim, hahaha en son Any ile oturduğumuz kafede bile Black 'in Wonderfull Life'ı çalıyordu, ve paso nostaljik şatkılar vardı, kendimizden geçtik. (Number 1 Slows du galiba)
Dün ütüyle geçti. Saçımı boyatmayı başardığım için gururluyum. Neyse ki hep şapkayla dolaşıyorum da iki parmak beyazım gözükmüyor.
İşte böyle anacım.
Hepinize günaydın.
Huzur dolu bir haftaya açılsın sabahınız.
Bu hafta İstanbul tadı çıkartma haftası oldu.
Moda'da bir arkadaşımla buluştum, Any ile Şile - Ağva kaçamağı yaptık bir gecelik, lise arkadaşlarımla boğaz hattına binip Sarıyer'e gittik, Sadberk Hanım Müzesi'ni gezdik, pek yakında yemişim Japonyasını yazısıyla boğaz turu yapacağız blogda :) Bugün de Can'ın boş günü olunca bir geceliğine Büyükada'ya gidelim dedik. Genel itibariyle her yerle ilgili kötü yorumlar var ve fakat bakmadan anlaşılmaz diyerek yola çıkıyoruz.
Kendime bir gezi bloğu açmaya karar verdim. Doğrusu pek üşendim bu konuda ama sanırım en mantıklısı bu olacak, buraya yazdıkça hem diğer konularımı yazamıyorum anlatacaklarım bitene kadar hem de aralarda kayboluyor geziler. Japonya yazılarımı taşıyarak başlayacağım. Ardından vakit buldukça gezdiğim bütün diğer yerleri anlatacağım. Siz ne dersiniz, açsam mı ?
Gezip tozmaktan kitap okuyamadığım doğrudur :) Okuma şenliği bitene kadar bir iki kitap bitirseydim bari.
Bu arada mimlendim ama Japonya yazıları bitmeyince ona da sıra gelmedi. Yalnız güncel hiç bir şarkı bilmediğimi fatk ettim, hahaha en son Any ile oturduğumuz kafede bile Black 'in Wonderfull Life'ı çalıyordu, ve paso nostaljik şatkılar vardı, kendimizden geçtik. (Number 1 Slows du galiba)
Dün ütüyle geçti. Saçımı boyatmayı başardığım için gururluyum. Neyse ki hep şapkayla dolaşıyorum da iki parmak beyazım gözükmüyor.
İşte böyle anacım.
Hepinize günaydın.
Huzur dolu bir haftaya açılsın sabahınız.
23 Temmuz 2017 Pazar
Asakusa , Sensoji Budist Tapınağı(Tokyo 4. Gün)
Müze çıkışı karnımızı doyurduktan sonra yeniden yürümeye başladık.
Yolumuzun üzerindeki cam müzesini arama çabalarım ne yazık ki camdan eşyalar satan bir dükkânda sonlandı, oysa ne hayaller kurmuştum.
Sonunda Asakusa'ya vardığımızda akşam olmak üzereydi. Şimdi düşününce iyi ki bir müze daha yokmuş aksi halde diğer tarafa kapanmadan yetişemezmişiz :)
Asakusa'da bir tapınak var ama benim daha da merak ettiğim Nakamise Caddesi. Burası otantik görünüşlü dükkânların yan yana dizildiği bir cadde. Alış verişle pek alâkam olmasa da ortamı görmek istiyordum.
Beni bile cezbeden şeyler oldu, dükkânlar kapanmadan katana şeklinde mektup açacağından kalemime hoşuma giden bir kaç parça hediyeliğimizi de aldık .
Buyurun Sensoji Tapınağına..
Dördüncü günümüzün sonunda bu eğlenceli kızlarımızı da uzaktan biraz izleyip gülümsedikten sonra geri dönmeye başlıyoruz.
Tepesinde komik bira köpüklü bina ile ay dedenin zıtlığını da fotoğraflayalım tabi.
Ha gayret son iki gün kaldı arkadaşlar :)
Yolumuzun üzerindeki cam müzesini arama çabalarım ne yazık ki camdan eşyalar satan bir dükkânda sonlandı, oysa ne hayaller kurmuştum.
Sonunda Asakusa'ya vardığımızda akşam olmak üzereydi. Şimdi düşününce iyi ki bir müze daha yokmuş aksi halde diğer tarafa kapanmadan yetişemezmişiz :)
Asakusa'da bir tapınak var ama benim daha da merak ettiğim Nakamise Caddesi. Burası otantik görünüşlü dükkânların yan yana dizildiği bir cadde. Alış verişle pek alâkam olmasa da ortamı görmek istiyordum.
Beni bile cezbeden şeyler oldu, dükkânlar kapanmadan katana şeklinde mektup açacağından kalemime hoşuma giden bir kaç parça hediyeliğimizi de aldık .
Buyurun Sensoji Tapınağına..
Dördüncü günümüzün sonunda bu eğlenceli kızlarımızı da uzaktan biraz izleyip gülümsedikten sonra geri dönmeye başlıyoruz.
Tepesinde komik bira köpüklü bina ile ay dedenin zıtlığını da fotoğraflayalım tabi.
Ha gayret son iki gün kaldı arkadaşlar :)
22 Temmuz 2017 Cumartesi
Edo Tokyo Müzesi (Tokyo 4. Gün)
Bu müze bizim orada gittiğimiz son müze. Ama tek bir müzeye gidecek zamanımız olsaydı sanırım bunu seçmek akıllıca olurdu zira bütün gittiklerimizin özeti gibiydi. ( Yine de Açık Hava Müzesi'ni görmek gerek tabi, o bambaşka bir atmosferdi :)
Müzenin hemen yanında sumo müsabakalarının yapıldığı stad vardı. Maç olmadığından pek bakmasak da sumo güreşçilerine de bir selâm verdik.
Bu kadar ufak tefek zayıf bir milletin de sumo güreşçileri olması ne ilginç, değil mi :)
Bu tesis neydi bilmiyorum, yemek yerleri vardı içinde. Ortasında da sumo ringi (Dohyo) bulunuyordu. Doğrusu oldukça küçük gözüktü gözüme :) (Sumo ile ilgili daha çok bilgi için şuraya bakabilirsiniz)
Neyse biz gelelim müzemize.
Müze girişi sanırım altıncı katta, buradan alt katı da görebilmek pek eğlenceli.
Biz girdiğimizde alt kattaki kabuki tiyatrosunda gösteri vardı, yukarıdan seyrettik.
Bol minyatürlü, interaktif bölümlü, büyük ve güzel bir müzeydi.
Minyatür şehirlerin yanında dürbün bile vardı, çok büyük bir alanda olduklarından oldukça iyi fikir bu dürbünler.
Orjinalini gördüğümüz şeylerin kopyalarına dokunmak, içine girip fotoğraf çekilebilmek hem eğlenceli hem de akılda kalmayı kolaylaştırıcı, çok sevdim.
Bakalım kim güçlü :)
İş yerleri.
Doğum sahnesi.
Okul. Büyük öğrenciler küçüklere öğretiyorlarmış.
Bu baskı çok hoşumuza gitti. Basit bir sayfa resim için değişik yerleri boyanan kalıplarla yapılan uzun işlem. Sonuçta bence harika bir şey çıkıyor ortaya, şimdinin kitap resimlerinde bulamadığımız ruh belki de bundandır.
Ama canım boyu uzun olanları hiç düşünmemişler bu kısmı yapanlar :) Bilgiç yükün ağırlığından değil yukarı kaldıracak yer olmamasından iki büklüm duruyor, yanlış anlaşılmasın.
Yine dürbünlü koskocaman minyatür şehir. Hayran olmamak elde değil.
Aaa, o da ne, yanına resim koymuşlar, bulabilecek misiniz diye soruyorlar :)
Neyse ki altta kopya vermişler, yüzlerce adamın arasında bulması çok zor olabilirdi :)
Veee müzedeki benim olsun dediğim tek parça. Alttaki tarak toka, ama ama ama çoook güzel değil mi sizce de?
Toprak katmanlarındaki hikâye kısmı da en sevdiğim bölümlerden oldu. Su kuyusu toprağın ne kadar altında kalmış.
Bu sütunun yan tarafında da buluntular ile hangi katmandan çıkartıldıkları yazıyordu. Arkeolojik çalışmalarla ilgili oldukça akılda kalıcı bir öğreti olmuş.
Tabii ki binilebilen her şeye bindik. Yavaş git oğlum :)
Metehan sesin gelmiyur, çekmiyor mu senin telefon?
Bir ilginç köşe daha, bu odada hareketli minyatürler vardı. Bir rehber anlatıyordu ama tabi japon olduğundan dediklerini bilmiyoruz.
Çocukların ve bizim üzerinde durduğumuz camın altında sergi vardı. Ben gece halini çektim, önce aydınlıktı, derken gece oldu, sonra da bir binanın çatısı açıldı, içinden bir balo çıktı :)
Bu da aynı odadaki başka büyük vitrin. Gündüz ve gece hali.
Edo bölümü bittikten sonra Tokyo kısmına geçiyoruz. (Edo eski dönemdeki adı)
Artık teknoloji geliyor. Bu radyo düğmelerine bastığımızda yayın yapıyordu.
Japonya'da eski mimari kalmamasının en büyük sebeplerinden biri de depremler olmalı. Bu kasaba meselâ olduğu gibi yıkılmış,
Sonradan da böyle kurulmuş. (Nüfus da artıyor tabi)
Savaş zamanı bir ev.
Camlar kapatılmış.
Yine savaş zamanı her metal kullanıldığından sivil halk kâğıttan, tahtadan, bambudan ve topraktan yapılma şeyler kullanabilmişler.
Kâğıttan leğen.
Gelelim savaş sonralarına.
Bu gördüğünüz oyun makinalarının büyükbabası.
Üstündeki ekranıyla bir video oyunu.
Çıkarken bir gösteriye daha rastladık. Artık yorgun ve aç olarak kendimizi dışarı attık.
Son olarak müzede her dilden gönüllü rehberler olduğunu söyleyeyim. Biz almadık çünkü ingilizce açıklamalar yeterliydi, ihtiyacımız olmadı.
Güzel ve keyifli bir yerdi, hepimiz eğlendik.
Müzenin hemen yanında sumo müsabakalarının yapıldığı stad vardı. Maç olmadığından pek bakmasak da sumo güreşçilerine de bir selâm verdik.
Bu kadar ufak tefek zayıf bir milletin de sumo güreşçileri olması ne ilginç, değil mi :)
Bu tesis neydi bilmiyorum, yemek yerleri vardı içinde. Ortasında da sumo ringi (Dohyo) bulunuyordu. Doğrusu oldukça küçük gözüktü gözüme :) (Sumo ile ilgili daha çok bilgi için şuraya bakabilirsiniz)
Neyse biz gelelim müzemize.
Müze girişi sanırım altıncı katta, buradan alt katı da görebilmek pek eğlenceli.
Biz girdiğimizde alt kattaki kabuki tiyatrosunda gösteri vardı, yukarıdan seyrettik.
Orjinalini gördüğümüz şeylerin kopyalarına dokunmak, içine girip fotoğraf çekilebilmek hem eğlenceli hem de akılda kalmayı kolaylaştırıcı, çok sevdim.
Bakalım kim güçlü :)
İş yerleri.
Doğum sahnesi.
Bu baskı çok hoşumuza gitti. Basit bir sayfa resim için değişik yerleri boyanan kalıplarla yapılan uzun işlem. Sonuçta bence harika bir şey çıkıyor ortaya, şimdinin kitap resimlerinde bulamadığımız ruh belki de bundandır.
Ama canım boyu uzun olanları hiç düşünmemişler bu kısmı yapanlar :) Bilgiç yükün ağırlığından değil yukarı kaldıracak yer olmamasından iki büklüm duruyor, yanlış anlaşılmasın.
Aaa, o da ne, yanına resim koymuşlar, bulabilecek misiniz diye soruyorlar :)
Neyse ki altta kopya vermişler, yüzlerce adamın arasında bulması çok zor olabilirdi :)
Veee müzedeki benim olsun dediğim tek parça. Alttaki tarak toka, ama ama ama çoook güzel değil mi sizce de?
Toprak katmanlarındaki hikâye kısmı da en sevdiğim bölümlerden oldu. Su kuyusu toprağın ne kadar altında kalmış.
Bu sütunun yan tarafında da buluntular ile hangi katmandan çıkartıldıkları yazıyordu. Arkeolojik çalışmalarla ilgili oldukça akılda kalıcı bir öğreti olmuş.
Tabii ki binilebilen her şeye bindik. Yavaş git oğlum :)
Metehan sesin gelmiyur, çekmiyor mu senin telefon?
Bir ilginç köşe daha, bu odada hareketli minyatürler vardı. Bir rehber anlatıyordu ama tabi japon olduğundan dediklerini bilmiyoruz.
Çocukların ve bizim üzerinde durduğumuz camın altında sergi vardı. Ben gece halini çektim, önce aydınlıktı, derken gece oldu, sonra da bir binanın çatısı açıldı, içinden bir balo çıktı :)
Bu da aynı odadaki başka büyük vitrin. Gündüz ve gece hali.
Edo bölümü bittikten sonra Tokyo kısmına geçiyoruz. (Edo eski dönemdeki adı)
Artık teknoloji geliyor. Bu radyo düğmelerine bastığımızda yayın yapıyordu.
Japonya'da eski mimari kalmamasının en büyük sebeplerinden biri de depremler olmalı. Bu kasaba meselâ olduğu gibi yıkılmış,
Sonradan da böyle kurulmuş. (Nüfus da artıyor tabi)
Savaş zamanı bir ev.
Camlar kapatılmış.
Yine savaş zamanı her metal kullanıldığından sivil halk kâğıttan, tahtadan, bambudan ve topraktan yapılma şeyler kullanabilmişler.
Kâğıttan leğen.
Gelelim savaş sonralarına.
Bu gördüğünüz oyun makinalarının büyükbabası.
Üstündeki ekranıyla bir video oyunu.
Çıkarken bir gösteriye daha rastladık. Artık yorgun ve aç olarak kendimizi dışarı attık.
Son olarak müzede her dilden gönüllü rehberler olduğunu söyleyeyim. Biz almadık çünkü ingilizce açıklamalar yeterliydi, ihtiyacımız olmadı.
Güzel ve keyifli bir yerdi, hepimiz eğlendik.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


